Kategori İçeriği

Öykü & Deneme

Liya

Hoşça Kal

10 Aralık 2018

Hoşçakal | Bab-ı Beka

Bab-ı Beka nedir bilir misiniz?

Havf eylememektir.
Rehbetmemektir.

Ölümü hiç böyle düşünmemiştim.

Geleceği vakitten ürküp, korkudan onu aklıma getirmekten caydığım çok olmuştur. Ölüm haberlerini televizyonda görünce izlemez, gazetede denk gelince sayfa değiştirirdim.

Bedenimi alıp beni bensiz bırakan, hayatı anlamsızlaştıran toprak ile iç içeyim. Geri gelmek istiyorum…

Tekrar sevmek, dokunmak, seni tanımak istiyorum…

Bu mektubu yazarken umarım sonuna yetişirim. Çünkü doktorum enfeksiyonun bütün organlarıma yayıldığını söyledi ve bir idam mahkumunun son sözlerini dilemesi gibi beni dileklerimle baş başa bıraktı.

Evet, Bab-ı beka sonsuzluk kapısıydı.

Korkmamaktı. Ürkmemekti…

Zaten bıraktıklarım da ardımdan gelecekti. Sonsuzlukta 0000000000000,1 salise bile etmeyen yaşamdan bahsediyorum. Çiçeklerini kokladığım, yarınımdan endişe ettiğim, gerekli gereksiz tartışıp kalp kırdığım, mahyadan söz ediyorum.

Hatırlıyor musun? Nevruz idi.

Kefterler başımızın üstünde uçuyor, toprağı ukhuvanlar kaplamış, bigüman bakışlarında dünyayı seyrediyordum.
Asla ayrılmayacağımızı, ömür boyu birbirimize ait olacağımızı konuşmuştuk. Nefesin cemre gibi düşüyordu yüreğimin terbasına. Senin gelişini haber veriyor, fakat sonbaharı hiç hatırlatmıyordu. Nereden bilecektim ki varlığın ile yokluğun dışında başka baharlar olmadığını…

Ben evimizin peygulesine sedir kurup, sirac-es sürc avizemiz altında muhabbetimizi ebedileştirirken, nereden bilecektim senin o kapıdan çıkacağını…

Mutsuzdun.
Hep mutsuzdun.
Umutsuzdun.
Ne istediğini bilseydin keşke…

Bensiz kalmayı düşünürken yanıma uzanışların yakıyordu canımı…

Evet şimdi yine sensiz uzanıyorum. Bu defa üstüme basıp geçeceksin. Artık ukhuvanlar benim üstümde açacaktı. Sen yine nevruzu çok sevecek, toprağı hep çiçeklerle dolu görmek isteyeceksin. Ne kendine, ne başkasına sonbaharı anımsatmayacak, kendinle süsleyeceksin akıp giden zamanı.

Aynada nasıl göründüğünü bilmiyorum.

Gönlümde hala o ilk günkü gibisin. Saçların kısa ve adın Tuba idi… Yay kaşların, uzun ve derin bakışların, kalın dudakların o ilk günkü gibi bende. Peki aynada kırk beş yaşında mısın?
Uzun oldu görüşmeyeli. Artık daha uzun olacak…

Senin için aldığım orkideler bile solmamıştı beni bıraktığında.

Evet karanlığın içindeyim. Hiç bir mevsimin üşütmediği, hiçbir gücün geri getiremeyeceği yerdeyim…

Sendeyim.

Sana gömüldü benliğim. Geri dönmek istiyorum.

Seni sevmek seni öpmek istiyorum.

Fakat şimdi anladım. Ben de bendeyim, sen de bende… Seni ben yaratmışım aşkımda. Zeus’un da ben, Osiris’in de benmişim.

Kendime gömmüşüm bendimi.

Olsun geri dönmek istiyorum.

Seni yine sevmek, yine öpmek istiyorum.
İsminin anlamını sormuştum. “Sende yeşeren bir ağaç,” demiştin…

Sonra baktım ki, cennette olan bir ağaçmış. Bana cennetimsin derken, dudaklarının soluk kırmızılığına tutulup, sonsuzluğa çoktan gitmiştim zaten.

Veda ediyorum.

Ben senden gidiyorum.

Hayata gömülüp, kendime geliyorum.

Hoşça kal…

Ahmet Yonca

Martan'ın Sepeti

Zaman

8 Aralık 2018

zaman

Ağzıma kadar doluyum, içine zaman tıkılmış, basılmış ne kadar asım takım varsa taşımaktan dikişleri sökülecek valiz gibiyim. En iyisi zaman gelmeden minareden at beni. Dur,dur, dur! Ya da durma! Koş!!! İn aşağıya ama sakın tutma beni. Ben kendimi tutarım. Tutamazsam da nasılsa minareden düşerken içimi boşaltır, zaman ve mekandan ari bir trombolin alıştırması yapar, tıkıştırılanların üstünden zıplarım.

Gelip geçenler karşısında çaresiz zaman mağdurlarının en bilindik şikayeti sanki yukarıdaki sözler öyle değil mi?

Zamanın, insanın içini ve çevresini doldurmasına kimse karşı değildir, yoksa gökkubbe altında nasıl adına zaman denen bu uslanmaz hırsıza katlanabilirdik?

Günler, zamana yazılmış hikâyelerle yüreği örerken, var olmayı da yok olmayı da, geçen zamanı önümüze ya da arkamıza alarak yaşamayı da seçen bizleriz. Peki yüreğin ve beynin son günlerde sıkça duyduğumuz gb, mb ve rem iflasları ve yetersizliklerinin üstesinden nasıl gelelim? Kendimize nasıl format atalım?

Eski fotoğraflara, eski anılara, eski dostlara, eski filmlere, eski kitapların yanlarına alınan minik notlara, birlikte yürüdüklerinizin yüreklerinden nasılsa bir yol bulup gözlerine vuran ışığa takılalım. Hepsinde bir zamanlar var olan bizi hatırlayıp, şimdiki bizle dost kılalım. Eminim bu nane ruhu gibi hoş bir rayiha bırakacak gönlümüzde.

Zamanın gizlice bizden çaldıklarını ya da bize kattıklarını bir yana bırakıp, zihinde mekansal olarak nasıl bir imge oluşturduğuna bakmak gerek belki de zamanla arayı düzeltebilmek için.

Bir çok dilde örneğin İngilizce, Almanca ve İspanyolca’da “gelecek” kelime kökü olarak ileriyi işaret ederken bambaşka bir kültürde Peru’da yerliler okuduğum bir makaleye göre gelecek zamanı arkada, geçmiş zamanı ise önde ifade eden kelimeler kullanıyorlar. Geçmişi bildiğimiz ve geleceği bilme olanağımızın sınırlı olması nedeniyle oldukça mantıklı görünse de zaman kavramıyla haşır neşir olmuş Papaz Augustin “Zamanı sorarsanız bilmiyorum, sormazsanız biliyorum” diye buyurmuş.

Sözün özü; her şey gibi zaman ya da biz geçip giderken asıl önemli olanın geçip gidenlerin hınzırlığı ya da gizlice çaldıklarının hesabını tutmak yerine, belki de günü gelene kadar ortaya saçılıp ziyan olmasın diye yine gizlice bize kattıklarıyla sabır ve sukûn bulmak yaralı derimize derman olacaktır kim bilir…

Zeynep Mete

Cadı Kazanı

Sanrı

3 Aralık 2018

Sanrı

Kollarının arasında olduğuna inanarak düştüğü uyku halinden, sarmalanmıyor olmanın korkutucu farkındalığıyla sıçrayarak uyandı. Zihni, uykunun yarattığı bulanıklıktan yavaşça çıkıp berraklaştığında, nasıl uyumuş olduğunu hatırlamak, dehşet içinde titremesine neden oldu. Son bir aydır her gece olduğu gibi ağlamaktan yorgun düşerek uyuya kalmamıştı bu gece.

Banyodan çıkıp, odanın kapısından yatağına doğru baktığında, Selim her gece yaptığı gibi gülümseyerek onu yatağa davet etmiş, o da kıkırdayarak karyolaya koşmuş, kocaman açılan kolların arasına huzurla kıvrılmış, günlerin uykusuzluğuyla kolayca kapayıvermişti gözlerini.

Ve işte şimdi, gecenin bir yarısı sıçrayarak uyanmasının ardından gerçekliğe dönmüş, ona arzuyla sarılan bir bedenle değil, tek başına yattığını fark etmişti. Terk edilmişliğinin üzerine bir de aklını kaybediyor olmanın korkusu vücudunun titremelerle sarsılmasına neden oluyordu.

Neydi şimdi bu?
Bundan sonra bir de sanrılar görmeye mi başlayacaktı?

Deliriyor olmanın korkusu geçtiğinde ve o bildik acı tüm bedenini yeniden işgal ettiğinde; “Belki de delirmek, beni parça parça kemirip yok eden kedere katlanmaktan daha iyidir,” diye düşündü. Yaşadığı sanrı, günlerdir ilk kez acıyla iki büklüm olmadan uyuyabilmesini sağlamıştı ne de olsa. Kim bilir hafif bir delilik, zihnini daha büyüğünden koruyabilirdi…

Fakat ne kadar denediyse de bir daha ne görebildi, ne de hissedebildi Selim’i. Her gece tekrarlanan ritüel, bu gece de geçit vermedi Azra’ya ve bedeni ağlamaktan yorgun düşüp kendini uykuyla tamir etme ihtiyacı duyana kadar, durmadı gözyaşlarıyla inen yakarışları.

Gün, siz ne büyük bir karanlıkta olursanız olun, istikrarla ışır her sabah…

Kendine acıyarak tüm günü yatakta ağlayarak geçirmeyi tercih ederdi elbette fakat staj yaptığı hukuk bürosunun ‘aşk acısı için istirahat’ diye bir izni yoktu. Beş dakika, beş dakika ertelediği alarmı kapatıp, sürünerek de olsa yataktan çıktı.

Değil hızlı bir duş, yüzünü dahi yıkamadan sadece dişlerini fırçalamakla yetinerek yeniden yatak odasına döndü. Gardırobun karşısında, her zamanki gibi “Bugün ne giysem?” diye düşünerek dakikalarca kıyafetlerini seyretmek yerine gözüne ilk ilişen kumaş pantolon ile mavi gömleği hızlıca üzerine geçirdi. Bahar ayları için yeterli olacağını düşündüğü blazer ceketiyle çantasını da aldığında evden çıkmak için hazırdı.

Kısa bir süre, bir şey unutuyor muyum diye etrafına bakındıktan sonra konsantre olmakta zorlananların yaptığı gibi başını iki yana sallayıp düşüncelerini olması gereken odacıklara yerleştirdikten sonra kapıyı açıp dışarı çıktı.

Nisan sabahının serinliği ürpermesine neden olmasına rağmen, ceketini giyecek gücü bulamadığından adımlarını hızlandırarak arabasına ulaştı. Motorun ısınmasını beklemeden çalıştırdığı fanlar soğuk hava üfleyince sinirle kaloriferi kapatıp, arabayı hareket ettirdi.

Zihni yeniden dün gece yaşadığı sanrıya kaydığında; “Delirmek böyle mi başlıyor acaba?” diye düşündü.

Birden zihnindeki ses sanki bölünerek çoğalmışçasına başka bir sese bıraktı yerini; “Delirsen, deliriyorum mu acaba diye düşünmezsin,” diyerek sakinleştirmeye çalıştı yeni gelen, ilk konuşan sorgulayıcıyı.

Sorgulayıcı; “Tam da bunu bildiğin için, yani sorguluyor olmanın kurtuluşun olduğunu bildiğin için bunu yapıyor da olabilirsin.” diye karşı çıkarken bir üçüncüsü araya girerek “Fazla film seyrediyorsunuz,” diye azarladı.

Dördüncü; “Ben de konuştuğuma göre çoklu kişilik bozukluğunu da göz ardı etmeyelim” deyince Azra arabayı sağa çekti, başını avuçlarının arasına aldı. İçine doğru attığı çığlıklarını, dudaklarını sıkıca kapatarak dışarı çıkmasını engellemeye çalışırken kendini sakinleştirmek için ondan gerekiye saymaya başladı.

“Keşke yoga yapıyor olsaydım, ‘Ommmnnn’lar eşliğinde beynimde konferans veren tüm bu bilmişleri susturabilirdim belki.”

Hiçbir şey düşünmemek, hiçbir şey hissetmemek tam da ihtiyacı olan şeydi.

Sesleri dinlememeye çalışarak tamamladığı rotasının ardından ofisten içeri girip patronlarının henüz gelmediğini görünce, bu sabah bir surat asmaya daha maruz kalmayacağını fark ederek, önce tuttuğu soluğunu, ardından da bedenini bıraktı sandalyesine.

“Lanet olası herif sadece beni değil, şehri de terk etti. Şimdi kendi ıssızlığımın yanında evimin, sokağımın, alış veriş yaptığımız marketin, gittiğimiz cafelerin, barların da onun yokluğuyla hissettirdikleri eksikliğe katlanmak zorundayım. Nereye baksam her yer o. Ben buradaki cinayetin izlerini tek başıma temizlemeye çalışırken, o, yeni bir şehirde, hatta belki de yeni bir bedende çoktan yeni anılar oluşturuyor olabilir. Üstüne üstlük kurban da benim. Kendi kanımı şehirdeki her yerden benim temizlemem gerekiyor…”

Daldığı düşüncelerden çalan telefonun sesiyle uzaklaştı.

Sabah sabah kimseyle konuşmaya niyeti yoktu fakat masanın üzerindeki telefon da pek susacak gibi gözükmüyordu. Bıkkınca aleti eline alıp, ekrandaki isme baktı. Yıllardır görüşmediği biri… Gece rüyasında mı görmüş acaba beni, diye düşünürken birden buz kesti… Selim’in taşındığı şehirde yaşıyordu aramanın sahibi.

“Günaydın Figen. Uzun zaman oldu.” derken sesine mutsuzluluğunun gölgelerini düşürmemeye çalıştı.

“Azraaaa, sabahı zor ettim. Dün gece Selim’le karşılaştım. Çok üzüldüm, nişanı atmışsınız. Düğüne bu kadar az kalmışken senin için zor olmuştur.”

“İyiyim Figen. Böylesi ikimiz için de daha hayırlı oldu. Evlenip, boşanmaktansa…”

“Orası öyle de, hâlâ aklım almıyor.”

“Aklının kapasitesi ortada, bence fazla zorlama.” demek istediyse de ağzından çıkanlar; “Eee sende ne var ne yok?” oldu.

Kendi evliliği, son aylara yaklaşan hamileliği, kısacası mutluluğu ya da bu durumda üstün başarısı hakkında böbürlendikten sonra konuyu yeniden Selim’e getirdi Figen;

“Bunu sana söylemeli miyim bilmiyorum. Uzunca düşündüm hatta ne yapmam gerektiğini ve senin yerinde olsam bilmek isteyeceğime karar verdim.”

“Allah’ın cezası, sus, bilmek falan istemiyorum. Cehalet mutluluktur ve ben mutlu olmayı diliyorum,” diye haykıran zihni tek kelime söyleyemeden Figen son sürat konuşmasını sürdürdü.

“Selim’in yanında bir kadın vardı. Oldukça yakın gözüküyorlardı. Beni fark edince aralarına biraz mesafe koydu. Merhaba demek için yanına gittiğimde de oldukça gerildi. Kısa sohbetimizin ardından başka bir yerde olmaları gerektiğini söyleyip mekandan çıktılar.”

”Sanırsın Mg42. Susmuyor kadın.”

Figen’in makineli tüfek gibi ardı ardına sıraladığı cümleleri Selim’in yanındaki çekici kadını tarif ederek devam ederken Azra artık onu dinlemiyordu.

”Mg42 mi? Ne zamandan beri makineli tüfek yerine spesifik çeşitleriyle tasvir yapmaya başladım?”

Bu da Selim’den miras kalanları kaldırdığı ‘Arızalar Kutusu’nun ‘Gereksiz Bilgiler’ bölmesine girmeliydi.

”Mg42 nam-ı diğer Hitler’in Testeresi ”

Azra’nın Fortnite’ın silah arşivlerine dalan zihni sonunda âna döndü ve Selim için her şeyin en iyisini dilediğini söyledikten sonra, toplantıya girmesi gerektiği için özür dileyerek telefonu kapattı.

Geriye yaslandığında zihnine yeni bir görüntü kazınmıştı.

Mg42 ile Selim’i ve yanındaki şırfıntıyı tararkenki kendi görüntüsü…

Didem Çelebi Özkan

Liya

1959

3 Aralık 2018

1959

Sene 1959

Sanki hayatın durduğu bir köy evindeydim. Geçmişle yüzleşiyordum. Yanan sobanın çevresine oturmuş, kıkır kıkır gülen çocuklarımı izlerken, yüreğim öyle bir ofluyordu ki…

Uzandığım somya, üzerine ayaklarımın terinin deyip ıslattığı hasır, sobadan çıkan cızırtı, boyası kırık beyaza dönmüş duvarlar, birer birer bana bakıyorlardı sanki.

Hepsine teker teker hesap veriyordum. Bugüne kadar sizlere sahip olmak için sürdüğüm tarlalar, sağdığım hayvanlar, şu evi inşa ederken yaraladığım incittiğim bedenim bunu mu hak ediyordu, diye.

Çocuklarımın biri altı diğeri yedi yaşındaydı. İki tane güzeller güzeli kızım vardı. Peki ya şimdi? Annelerinin öldüğünden habersiz nasıl oynaşıyorlardı pişirdikleri kestane ve kabuklarıyla.

Duvardaki tahta saatime bakıp ömrümün geri kalanını sordum. Daha cenaze namazındayken beni süzen dul Sabiha gözleriyle evlenme teklif ediyordu. İyi inek sağıyordu fakat tarlada ağır olduğunu duymuştum. Veyahut kayınbabamın “Torunlarımın üstüne üvey anne getirmek yok” deyişi…

Gönlümün efendisini toprağa verirken, herkesin benim uçkurumu düşünmesi kadar gerçekti hayat. Fakat sonra bizim köyün delisi Abdul’u düşündüm. Adam beni ne zaman görse, selam veriyor, hal hatır soruyor, ardından da; “Çok iyi, çok iyi, dört eder iki kere iki” diyordu. Fakat köy meydanında durup her gelene gidene yardım etmek isteyişine hayrandım. Mürvet Teyzenin tarladan eşek ile gelişinde yükü sırtlanıp ahıra indirişi, çocuklarla saklambaç oynarken sobelenişi, hele ki rahmetli Necmi Abinin dükkanından sebil dolu bidonu alıp ahaliye satmaya çalışması. “Alın, alın, alın” diye bağırıyordu. Ah deli Abdul, senden öğreniyorum hayatı, insanlığı, yaşama sevincini, maksadı ve ulviyeti.

Sobanın az ilerisinde yere açılmış sedirde uyuya kalmıştı kızcağızlarım. İkisi de Hümeyra’ma çok benziyordu. Ölmeden önce ne dilerdi ki benden acep.

Ağzımda sabahtan kalmış tek lokma acı biberli ekmeğin ekşimiş tadına çarpıyordu dilim. Ben bir eşi değil, bir anneyi bir ablayı kaybettim. Bu Züleyha bakışlı yarenlerimi yarım bıraktım. Onları dünyaya getirirken nasıl sözünü verebilirdim ki annelerinin ölmeyeceğinin.

Yüreğimde bir türkü çalıyor.

Hâlâ Hümeyra’ma sesleniyor. Söyle ey kadın, uskumru dolmasını nasıl yaptın? O leblebi zeytinleri nasıl döğdün? Sabah tarlaya giderken çantamı sırtıma nasıl yükleyeceksin?

Leblebi şekerleri ilişti gözüme. Bir de imamın titreye titreye okuduğu ezanı dinliyordum. Cemaat nasıl üşüyordur şimdi, velakin benim yüreğim kadar üşümez ayakları.

Vicdanımın acısını hafifletecek hiç bir ibadet tanımıyordum. Kime dua etsem getirmeyecekti çocuklarımın annesini, gönlümün çiçeğini.

Güneşin doğuşuyla köy pınarına gittim. Buğdayları yıkadım, kazana doldurdum. O sessizlik içinde at kişnemeleri, horozun ötüşü ve inek böğürmeleri bana günaydın diyen tek canlılık belirtisiydi. Taşları iyice oturtup, ardından kalın odunları yerleştirip çaktım kibriti.

Elimdeki gaz lambasına üşüşen sinekler kadar üşüyordu sol yanım.

Koşar adımlar duydum. Bir de kimi göreyim, Abdul. Yine başladı sormaya, “Nasılsın Mehat Ağabey“

Ağabey demesine tebessüm ettim, çünkü benden yaşça büyüktü.

“La Abdul, ne annen yaşıyor ne baban, yarı aç yarı toksun. Sabahın bu saatinde nasıl böyle güle oynaya geziyorsun?”

“Dediler ki dört eder iki kere iki.“

“Ya Allah aşkına başlama yine Abdul. 2 saat sonra gel sana haşlanmış buğday vereyim. Adettir.“

Gülerek ve yan yan koşarak uzaklaştı.

Pencereye çıkıp bana ilk günaydın diyen komşum Hacer oldu. Gece öksürük seslerini duyuyordum. Hal hatır sorarken anlattı. Zatürre olduğunu söylemiş köyün doktoru. Okuma yazması yoktur ama bütün şifalı bitkileri bilir Hekim Hilmi Bey.

Hümeyra’ma son müdahaleyi de o yapmıştı. Isırgan otu yedirdi, yine de fayda etmedi. Göçmeliymiş bu dünyadan demek ki. Kızlarım uyanmış pınara gelmişlerdi. Kazanın ateşinde ısınıp, yüzleri asık halde bana bakıyorlardı.

Nilüfer sordu önce; “Annem niye gelmedi?“ diye. Ateşin en sıcak hali, en gürültülü sesi yüzüme vuruyor, evin odalarından sonra şimdi de dava arkadaşlarıma hesap veriyordum.

Hiç yalan söyleme kabiliyetim yoktu. Biraz iç çekip;

“Dün annenizi defnettik benim çiçeklerim… Kurtaramadık“ dedim. Ben bu kadar zorlanırken söylemekte, onların kan feryat üzülmeyişine şaşırdım. Gözleri doldu, bana sarıldılar, saçlarından öptüm… Bütün acıları benden güç alır gibi dinmişti.

Dalgınlığım çekingen bir ayak sesiyle ayıldı.

Başımı kaldırıp sesin geldiği yere bakınca köy muhtarını gördüm. Emin ve Üzgün bir tonda “Günaydın” dedi. Tespihini elinde çevirip, sanki üçüncü bir kişiyle sohbet ediyormuş gibi kaftan bıyıklarının üstünden konuşuyordu.

“Başımız sağ olsun Mehat efendi. Fakat biliyorsun, köyümüz küçük ve son zamanlarda şehre ve Almanya’ya çok göç vermeye başladık. Kadınlarımız tek kaldı. Şimdi sen de yalnızsın. Eğer çocuklara bakacak birine ihtiyacın olursa vakit erkendir diye çekinme. Ben ahaliye konuşur, gönlünün istediğinle izdivaç yapmana destek olurum.“

Muhtarın gözlerinin içine bakıp acılı yüreğimle sordum; “Diyeceğin başka bir şey var mı Muhtar Efendi?“

Ses tonumdan ve ekşimiş yüz ifademden halimi anladı ki ürkek bir tonda cevap verdi.

“Yok, estağfurullah. Yardıma ihtiyacın olursa biliyorsun mekanımızı.“

“Allah razı olsun” deyip, kızlarıma sarılıp bakışlarımı ateşe çevirdim. Belki evlilik iyi bir fikir olabilirdi ama benim büyütmem gereken iki kızım vardı.

Gel zaman git zaman çocuklar büyüdü, ben kırk bir yaşıma basmışken okula bir öğretmen atadılar.

Genç daha yeni tahsilini bitirmiş, hemen bizim buranın okuluna vermişler. Dört sınıflı bir mektep. Delikanlı ile abdest alırken cami avlusunda tanıştık. Eve davet ettim. Öğretmen Bey iyi, temiz imanlı biriydi. Köylüler olarak yabancı hissetmesin diye kendini, el birliğiyle hep misafir eder, yemeğini içeceğini çamaşırını hallederdik. Evin odasında raflara dizilmiş tabakları seyredip, utangaç bir edayla konuşuyordu.

“Ne kadar sıcak bir yuva Mehat Amca. Her şey yıllardır özenle korunmuş gibi.”

Ben de övünmek için sebep buldum gayri,
“Kızlarım sağ olsun annelerini hiç aratmadılar. İkisi de eve ve bana çok iyi baktılar.“

Tam bunu söylerken Mine elinde tandır ekmekleriyle geldi. Sıcacık gülüşüyle öğretmen beyi selamladı ve koşarak tezgaha gidip hazırladığı sıcak ekmekleri zeytinyağı ve acı biber ezmesiyle ikram etti. Ayran da hazır balkonda duruyordu, bir koşu da ben alıp tasını doldurdum. Ardından sorusunu duyarmış gibi söz aldım.

“Bizim buralarda ekmeği tandırda yaparız. Biberimizi tarladan toplar, ezmemizi kendimiz yaparız. Köy hayatı sizin şehirlerinizden farklı oluyor. Büyük kızım Antakya Kız Mektebinde okuyor. O da muallim olacak senin gibi. Yarın şehre ziyaretine gideceğim,” dedim.

Ekmeğin lezzetinden zevk almış halde yarım dolu ağzıyla bana bakıp; “Çok güzel. Ben de yarın şehre gideceğim, size eşlik edebilir miyim?” diye sordu.

Çok sevinerek cevapladım; “Yaşa öğretmen bey. Çok iyi olur. Mektebe de beraber gidelim. Kızıma erzaklarını verelim, akşam yine döneriz. Minibüsler günde bir sefer gidip geliyor Cindarlı’ya. Kaçırmayalım, yoksa şehirde belimiz bükülür vallahi.”

Kızarmış yanakları ile gülümseyip onaylarcasına başını salladı genç Muallim.

Akşam ezanı okunurken camiye doğru yola çıktık. Oradan sonrada yarın sabah görüşmek için sözleşip yollarımızı ayırdık.

Sabaha yakın erzakları bohçaya doldurup köy meydanında minibüsün olduğu yere geldim.

Muallim Bey de oradaydı. Şoförle sohbet ediyorlardı. Kırmızı bir minibüs, şen şakrak bir kornası ve şehre kadar dinmek bilmeyecek bizim için dünyayı gezermiş havasında heyecanla olan yolculuktu bu.

Şehre geldik ve herkes işlerini halletmek üzere dağıldığında Öğretmen Beyle ikindi ezanında Antakya Öğretmen Kız Mektebi önünde buluşmak için sözleşip yollarımızı ayırdık.

Okula yetişip kızımı gördüğümde o siyah üniforma içinde nasıl gurur duymuştum. Evlenmedim, eğlenmedim fakat mutluluğu çocuklarımda had safhada bulmuştum.

İkindi vakti Öğretmen Bey de geldi. Kızım ile tanıştırıp kısa bir sohbet ettikten sonra balıkçılar çarşısına doğru yürüyüp muhabbet ede ede minibüsün yanına geldik. Dalgındı muallim. Ruhunda kambur bir illet varmış gibi eğriydi bakışları. Özel bir mevzu olabilir diye sormadım hiçbir şey.

Köyümüze haftada bir telgraf gelirdi ve genelde bu muhtar ya da muallim için olurdu. Biz de o sırada muallim ile sıkça görüşür olmuştuk. Seviyordum genç adamı. Bir gün bana hayırlı bir iş için ailesiyle ziyarete gelmek istediğini söyledi. Şaşırdım. O şaşkınlıkla;
“Hayrdır inşallah Muallim Bey?” diye sordum.

“Hayr efendim, müsaadenizle kızınız Nilüfer ile İzdivaç için görüşmek istiyoruz.“

Bunu söylerkenki zorlanışı ama söyledikten sonraki rahatlayışı gözümden kaçmadı. Kızımın okulu bu sene bitecek, muallim olacak ve çalışacaktır. O ne derdi ki böyle bir şeye?

Muallimi sevmiştim.

Uygun olabilirdi de. Fakat önce kızıma sormalıydım. O yüzden muallime bunun için 2 gün süre istediğimi, Nilüfer ile konuşmam gerektiğini söyledim.

Sabah minibüse binip okula gittim. Kızıma durumu açıkladım. Utangaç halde başını eğip “Sen bilirsin babacığım, nasıl uygun görürsen,” dedi. Yüzünde tebessüm vardı ve bu onun da istediğini gösteriyordu. Gel zaman git zaman, düğünlerini yapıp ikisinin de tayinlerini İstanbul’a alıp taşınmalarıyla, ardından Mine‘yi de şehirdeki mektebe yazdırıp köyde bir başıma kalmaya başlayınca, saçlarım ağardı. Artık yoruyordu beni bu yalnızlık, bu işler…

Ben de şehre taşınıp, pazarda köy mamulleri satmaya karar verdim.

Hem kızım bana yakın olur, hem de ben hayatıma bir mânâ katarım diye düşündüm. Harekette bereket vardır diyerek yola koyuldum.

Tarlayı, evi, arsayı satıp şehirden bir küçük müstakil ev satın aldım. Haftanın her günü bir pazarda tezgah açıyorken Melek Hanım ile tanıştım. Her seferinde aynı yerde tezgah açıyorduk. O dönemlerde yaygın olmayan bir radyosu vardı. Canı gibi bakar, frekans tutturunca sevinçten dans ederdi. Kendisinin de eşi genç yaşta ölmüş, bir daha da oğlunu büyütene kadar evlenmeyi düşünmemiş. Velakin büyüyünce oğlu Almanya’ya işçi gitmiş, o yine bir başına kalmıştı. Ben de bu halimizi göz önüne alarak kendisiyle evlenmek istediğimi söyledim.

Her zamanki o kısık gözlerle olan bakışını yapıp, ellerini beline yumruk yapıp yaslayıp; “Bir yıldır bekliyorum, şimdi mi aklına geldi ey saf adamım? Tabii ki evettt.“

Ben gönül işlerinden anlamazdım ki.

Yabancıydım kadınlara. O kabul edince yüzümde oluşan gülüş, mutluluk, ikinci baharımın habercisiydi.

Nilüfer‘e telgraf çekip, evleneceğimizi söyledim ve yaz tatilinde gelmelerini istedim. Kızım, canım balım, her şeyimdi o benim. Mine ise beni aşırı kıskanırdı ve evliliğime biraz farklı bakıyordu. “Baba 45’ten sonra ne evliliği ya, ben bakardım sana,“ demişti.

Evlat işte. Benim gönül işlerime de söz hakkı alıyorlardı. Onlarla olan bütünlüğümü zaten kaybedemezdim. İstekleri benim için çok önemliydi.
Düğün olacağı vakit Nilüfer ile Hüseyin geldiler. Muallim çocuklarım bir de geleceğin doktorunu dünyaya getireceklerinin müjdesiyle gelmişlerdi. Yanlarında dünürlerim, Hüseyin’in erkek kardeşi de vardı. Güzel bir mahalle düğününün ardından yine herkes vedalaştı ve yolları ayırdık. Bütün ömrüm bir karşılaşma ve bir veda ile gidiyordu. Hep bir geliş bir gidiş…

Zamanı durdurmak imkansızdı.

Ben henüz evliliğime alışırken bu defa Mine için aynı dünürlerim ziyaretime geldiler. Meğerse Hüseyin’in erkek kardeşi de Mine ile işi pişirmişler, hemen de evlenmek istiyorlardı. Neyse ki tanıdık birine kız vermek daha kolaydı. Bir mutlu veda da Mine’ye yapacaktım.

Kızlarım için yaşadım, kızlarım için yaşattım hayatı… Bencilce düşseydim kendi zevkimin peşine, belki de bugün olmayacaktı bu huzur, bu kader, bugün…

Hayatımızda evlatlarımızdan daha öncelikli bir şey olamazdı…

Canımın cananlarına ömrüm feda olsun…

Ahmet Yonca

Can’dan Gelenler

Yazar

2 Aralık 2018

Yazar

Okuma koltuğunda bacaklarını stresle sallarken bir yandan da dudaklarını kemiriyordu Melda. Okuduğu kitabın içine girmiş, olayları kendi yaşıyordu adeta. Çevresini saran aura tüm dış etkilerden koruyarak içeriye herhangi bir sesin, olayın girmesini engelliyordu. Neredeyse gözle görülen bir çember oluşturmuştu, griden maviye çalan tonlamada, şeffaflığın içinde keskin bir duvar oluşturan tezatlıkta kozaya sarmalanmış tırtıl gibiydi.

Sonuna yaklaştığı kitabı bitirmek için can atarken bir yandan da bitmesini istemiyor, kurgunun yaşattığı duygudan kopmak istemiyordu. Kitaplardan kurduğu dünyasında gözünün değdiği her yerde kitap olsun istiyordu. Evin her alanına yerleştiği kitaplarla dostluklar kurmuş, karakterlerle bağ kurup, zaman zaman konuşur olmuştu. Delilik miydi bu? Belki, ama kim takardı ki bunu? Herhangi bir durumun gerçekliğini ispat etmek için iki kişi gerekliydi. Başka bir gözün onayı gerekirdi olayların yaşandığının ispatı için. Onu gören kimse var mıydı? Yukardan izleyen bir göz vardı elbet, o da zaten başkasıyla konuşmuyordu ki delilik hali anlaşılsın.

Bir de fanustaki siyah balık vardı. Onunla da konuşuyordu, ara sıra sohbete dahil olmayı da başarıyordu balık. O da hafızasız bir varlık olduğundan, konuştuklarını başkasına anlatacak kadar zihninde tutamıyordu. Sahi balıkların bir zihni var mıydı? Bu konuyu da araştırmalıydı bir ara!

Melda, önce kendi sesinden kaçmıştı, sonra dış seslerden.

Zihninde sürekli konuşuyordu aslında ama sesini dışarıya çıkartmak istemiyordu. Aylar olmuştu dışarıdan bir ses duymayalı, bir insan yüzü görmeyeli. Bir dağ evine yerleşmiş, ormanlık alanda sadece doğaya bırakmıştı ruhunu. “İnsanlar kıyıcıydı, kitaplara kaçtım” diyen Cemil Meriç söylevine teslim olmuştu. İşini, evini, her şeyi terk etmiş, bu dağ evine yerleşmişti.

Giderayak büyük kıyak yapmıştı babası, yaşarken yapamadığı babalığı ölümüyle yapmıştı. Sigortadan vasi tayin etmişti Melda’yı, tüm mal varlığına da tek varis atamıştı.

Babasının ölümü, eşinden ayrılışı aynı tarihlere denk gelmiş, zaten pamuk ipliğine bağlı olan sağduyusu o anda kopmuş olacak ki defin işlemleriyle uğraşmayı bırakıp, avukattan öğrendiği miras işlemleriyle uğraşmış, işini, evini terk edip yeni hayatının planlamasına başlamıştı.

Kimsesiz kalmış olmanın hissiyle ağaç kovuğundan çıkmış deyiminin hakkını vermek için, ormanlık alanda dağ evi arayışı sonuç vermiş, hızlıca taşınma işlemlerini yapmıştı. Eski yaşantısından bir tek kitapları taşımıştı yanında.

Yalnızlığı hep sevmişti ama bu hal başka bir haldi. Kimsesizlik hissi çocukluğundan beri hep orda dururken, hayatındaki kişi sayısı arttıkça bu oyuk derinleşmeye başlamıştı. Evlendikten sonra onulmaz bir derinliğe ulaşmıştı. Babasının ölümü son darbe olmuş, eşini işini, evini terk etme hissi nefes almak gibi zorunluluk olmuştu.

Eve yerleştikten sonra hissetmişti olmuşluk hissini.

Artık kendi isteği dışında hiç bir şey yapmayacaktı. İstemediği birini dinlemeyecek, sevmediği biriyle göz göze gelmeyecek. İdare etmek zorunda olmayacak, sürekli fikir veren insan seslerinden kurtulmuştu. Bir süre sessizlikte yaşadı. Evin vazgeçilmezi olarak gördüğü kilere az insan diyalogu için stok yaptı. Evde sabit telefon hattı vardı, geri kalan tüm teknolojik aletlerden uzak kalmayı seçti. Ormanda yaşayan yalnız kadın imgesi bakıldığında korkutucu gibi görünse de içinde hissettiği duygunun dinginliği tüm korkulardan uzaklaştırmıştı zihnini.
Bir zamanı bu dinginlikte geçirdi. Sonra okumalar esnasında sesli düşünmeye başladığını fark etti. Sesi kulağına çalındığında bir yabancılama hissetti. Uzun süredir hissetmediği bu yabancılık hissi anında kağıt kesiği gibi canını yaktı. Acının üstüne gitti.

Bazen balıkla bazen kitap karakterleriyle, bazen yukardan izlediğine inandığı o gözle konuşmaya başladı.

Okuduğu kitapları bitirdiğinde yanından ayırmadığı deftere düşüncelerini yazar, okurken aldığı kısa notları okuyup o an ne hissettiğini kendine sorar, kitabın zihninde iyice demlenmesini sağlardı.

Yazar skalası epey genişti. Elbette takıntılı oldukları vardı. Hatta onlarla sohbetler ettiği de oluyordu. Her gün bir yazar ziyaretini geliyordu. Oturup kurgu karakterler üstüne konuşuyordu onlarla. Kendi yarattıkları kahramanı öldürmek canlarını acıtmıyor muydu? Nefret edilesi bir karakter yaratırken fikirlerinden korkmuyorlar mıydı? İnsanı yansıtayım derken, iyinin içine kötülüğü doldurduklarını düşünüyorlar mıydı? Bir insanın bilmediği bir duyguyu onların kaleminden öğrendiğini hissetmek bir nevi mucit konumunda hissettiriyor muydu onları?

Tüm konuşmaları bir gazeteci titizliğinde not ediyordu defterine.

Şu anda da elindeki kitabı bitirdikten sonra yeni bir ziyaretçi bekliyordu ama kitaptan ayrılamıyordu, içine çekildiği duygudan kurtulmak istemiyor, korumaya alındığı aurasından dışarıya çıkmak istemiyordu.

Kendi çığlığıyla çevresini saran auranın yırtılmasına sebep oldu. Kendini o kadar kaptırmıştı ki kitaba, karakterin attığı çığlığı kendinin seslendirmiş olduğunun farkına varamadı.

Yırtılan aurayla birlikte dış dünyayla bağlantısı yeniden kuruldu. Başını kitaptan kaldırdığından karşı koltukta oturup kendini izleyen yazarla karşılaştı bakışları. Hiçbir irkilme hissetmeden gülümsedi;

– Hoş geldin, baya geç kaldın.

– Hayır geç kalmadım, geleli epey oldu ama kitabın içindeydin müdahale etmek istemedim. Hoş buldum, bu arada kilerde şarabın kalmamış, son şişeyi açtım haberin olsun, deyip koltuğun yanındaki şarap şişesini kaldırarak gösterdi.

– Gelirken getirseydin keşke, insan içine kim çıkacak şimdi? Bir dahaki ziyaretinin daha yakın zamanda olması için sana bir sebep verdim, derken tek kaşını kaldırmış gözünde ışıltılı bir meydan okumayla yazara keskin bakıyordu Melda.

– Tamam, haftaya gelirim yine. Sen not defterini n’aptın, göz atmama müsaade var mı?

– Bu kitapta bitti, notumu tamamlamama müsaade var mı?

Gözlüklerinin ardından bakan sevecen gözleriyle çarpık bir gülümseme yerleştirip dudaklarına, başını salladı yazar.

Not defterini aldı eline, önce kitapla ilgili aldığı kısa notlara baktı, sonra boş sayfayı açıp hissettiklerini, yorumlarını deftere aktardı. Kalemden dökülen her kelimede yüzünün aldığı şekille hissettikleri yazar için bir öngörü oluşturuyordu. Son noktayı koyduğunda, ödevini tamamlamış her öğrencinin yüzünde oluşan özgüvenli ifade yerini almıştı. Defteri kapatıp yazara uzattı.

– Bitti, diyerek gülümsedi.

– Ben de kalabilir mi? Haftaya şarapla birlikte getiririm olur mu? Bugünkü ziyaretim kısa sürmek zorunda. Hem haftaya notların üzerine de bir sohbet gerçekleştiririz.

– İçinde senin de iki kitabın var, haftayı bekliyor olacağım o zaman.

Yazar, elinde not defteriyle, yeni kitabının kurgusunun tamamlandığı güvencesiyle arabasına yöneldi.
Pencerenin önüne gelip, yazar aracına binene kadar ardından bakmayı sürdürdü Melda. Yazarın kalktığı koltuğa oturup yarım bıraktığı kadehteki şarabı tek yudumda içti.

Özge Can

Uykusuz Klavye

Terazije Üzerinde bir Kafe

29 Kasım 2018

Öykü: Terazije Üzerinde bir Kafe | Karakter: Yazar Mehmet

Size de oluyor mu? Çıktığınız bir yolda, seyahat amacının hiç beklenmedik bir şekilde yaşamınızı sürdürmeniz için gerekli bir araca dönüştüğü? Keyfî bir son beklentisi ile bitirmek istediğiniz yolda, sona yaklaştıkça geri dönüşün içinizde yarattığı o özlem dolu baskıya rağmen; bir yanınızın hercai bir ruh gibi o anda kalmak istediği haller oluyor mu mesela?

Ya da şöyle sorayım: Yolun sonu başlangıca dönmek midir? Yoksa varılan yerdeki mevcudiyetinizin sona ermesi mi?

Kahvesinden bir yudum alıp yazdıklarını okudu tekrar.

“Sorular, sorular…” deyip iç çekti sıkıntıyla.

Bir öyküye başlamak için ne de iç bayan bir yöntemdi soru sormak. Öte yandan bu yolculuğa yazmak için değil, bulmak için çıkmıştı. Bu nedenle de aslında soru sormak duruma ve amacına oldukça uygundu. Yine de yazdıklarının günler geçtikçe, kendi hissettiklerini başkalarının gözüyle de onaylama ihtiyacına dönüştüğünü görmek canını sıkmıştı. O sırada garson kız gülümseyerek yanına yaklaştı. Kahvesine devam edip etmeyeceğini sordu kırık bir İngilizce ile. Bir eliyle fincanın üstünü kapattı sanki bu jest her yerde aynı geçerli anlama geliyormuş gibi. Kız uzaklaştı.

Saatine baktı. Neredeyse öğlen olmak üzereydi. “Bir şeyler yesem iyi olacak” diye düşündü sonra vazgeçti. Cebindeki para suyunu çekmek üzereydi. Öğlenle akşam yemeğini birleştirmeye karar verdi. Belki bir kahve daha içebilirdi. O da ısınmak için. Geldiğinden beri üşüyordu bu şehirde. Ne soğuk bir memleketti burası böyle! Beton kaplı eski demir perde ülkelerinin kalıtımsal çaresizlik mimarisi ile çevrelenmiş şehirlerinde görülen aynı puslu hava. Ana caddelerinin üstüne vuran binaların karanlıkları, kafelerdeki insanların çoklu yalnızlıklarıyla birleşince, yüzlerine vuran güneşin bile silemediği gölgeler yaratıyordu.

Öyle soğuk üşüyorsunuz.

Yıllarca önce gömüldüğü mezardan hortlayan sosyalizmin yoksul görüntüsü  bile yenilenen şehrin caddelerini örseliyordu hala. Fakat; ayan beyan meydanda olmasına rağmen; yoksulluğunu gelen hiçbir turistin yüzüne vurmadan elleriyle anlatıyordu bu şehrin insanı. Sardıkları sigaraların sarımtırak lekeleri, duman altı zihinlerde daha da belirgin hale geliyordu. Şeker yerine bal, özgüven yerine kuşku, samimiyet yerine tedirgin konuşmaların adabını öğreniyordunuz.

Belgrad’a geleli iki hafta olmuştu. Bu süre içinde Nihal’i bulabilmek ümidiyle Terazije Caddesi üzerindeki bu kafeden başka bir yere gitmemişti. Sabah erkenden kalkıyor ve kafenin açılış saatine kadar otel odasında oyalanıp sonra da soluğu kafede alıyordu. Burası, ana cadde üzerinde ve bir turistin herhangi bir Avrupa kentinde tercih etmeyeceği türden modern bir dekorasyon anlayışı ile dekore edilmiş sıradan bir yerdi. Soğuk iklime rağmen tezatlığın sempatikliğe dönüştürülme çabasıyla konulmuş izlenimi veren bir ismi vardı. Flamingo. Kafenin caddeye bakan dış kısmı yapay palmiyeler ve sarmaşıklarla çevrelenmişti. Demir ayaklı, ahşap tablalı masalara rengarenk plastik sandalyeler eşlik ediyordu. Bazı masaların altına ısıtıcı koymuşlardı. Mehmet, özellikle ısıtıcısı olan masalardan birine oturuyordu çünkü bütün gün Belgrad’ın sinsi soğuğuna karşı alabildiği tek önlem buydu.

Kafe çalışanları artık iyice aşina olmuşlardı ona. Özellikle garson kızlar yakışıklılığı doğu coğrafyalarına ait bu adamın her gün kafelerine gelip, kapanışa kadar orada vakit geçirmesini aralarından birine duyduğu platonik bir ilgiye bağlıyorlardı. Elbette bu doğru bir varsayım değildi. Ancak yakışıklı bir adamın istikrarlı bir şekilde günlerini bu kadar kadının çalıştığı bir yerde geçirmesi, şehvet uyandıran hevesleri beslemeye yeter de artardı bile.

Neyse biz hikâyeye dönelim. Mehmet’e yani.

Onu görebilseydiniz eğer aklınıza hemen Kuzey Ege’nin zeytin ağaçları gelirdi. Çünkü baktığınızda karşılaştığınız ilk şey gözlerine hapsolmuş o mayhoş zeytuni renkti. Yeşil deseniz değil, sarı deseniz elaya kaçacak… Ancak Ege’ye varıp da gören anlatabilir size bu rengi. Yakışıklıydı. Öyle kalemle çizilmiş gibi değil ama. Kalıtımsal bir sürü uyumsuzluğun bir araya gelip de tesadüfi biçimde standartların ötesinde fiziki bir mucize yaratması gibi. Babadan miras hafif yamuk ve basık bir burun, anneden miras çıkık elmacık kemikleriyle bir araya gelince karşı cinste heyecan uyandıran bir bütünlük yaratıyordu. Bir de üzerinde bir kostüm gibi taşıdığı o hırpanilik.

Serseri ve romantik. Arıza ve yakışıklı.

Şakaklarına vuran beyazlardan mı yoksa o zeytuni gözlerinin üzerini örten kaşların sebep olduğu kartal bakışlardan mı bilinmez yüzünde hep keskin bir ifade vardı. Konuşurken utanıp gözlerinizi kaçıracağınız cinsten. Ama Nihal kaçırmamıştı gözlerini. İki ay önce İstanbul’daki kitap fuarında tanıştırıldıklarında Mehmet’in karşı cinste hiç alışkın olmadığı bir umursamazlıkla bakmıştı yüzüne. Alıcısı olmadığı bir nesneye bakar gibi. Yüz yüze geldikleri tek andı. Mehmet, gururla kadın okurlarının kitaplarını imzaladığı anlarda dahi yakalayamamıştı ondan umduğu hayranlık dolu bakışları. Dolayısıyla da hevesi kursağında kalan her erkek gibi o da tek taraflı hatta çocukça sayılabilecek bir aldırmamazlık yarışına girişmişti. Ancak aldırmıyor gibi görünmeye çalıştıkça, Nihal o kadar görünür olmuştu içinde.

Onunla ilk karşılaştığı an hafızasına bir şair mahlası gibi kazınmıştı. Nihal’in arkadan özensizce topladığı kumral saçları, kişiliğini ele verircesine şakaklarından elmacık kemiklerine asice dökülmüştü. Masmavi gözlerinin ardında ve bütün renklerin ötesinde hiçbir ressamın, hiçbir edebiyatçının tanımlayamayacağı bir derinlik vardı. Balkan genlerini açığa vuran kemikli yüzü yaşını olduğundan büyük gösterse de Mehmet onun en fazla yirmilerinin ortasında olduğunu anlamıştı. Yayınevinin düzenlediği yemekten sonra eve geldiğinde düşünebildiği tek şey Nihal olmuştu. Onun ismi bile Mehmet için hiç tükenmeyecek bir sevinçti artık.

Ertesi gün fuara gittiğinde Nihal’le konuşmaya karar verdi.

Aralarında önemli bir yaş farkı olmasına rağmen yine de içinde birbirleri için yaratılmış olduklarına dair sarsılmaz bir inanç vardı. Sadece bir kere görmüştü onu ve o an ona, hayatını geçireceği kadını, ömrü yettiği müddetçe mutlu edeceği ruh eşini vermişti. Hayatında ilk defa tarifini kelimelerle yapamayacağı duygular içindeydi. Bütün gün gözleri girişte onun gelmesini beklerken başka biri geldi. Nihal’in kocası. Yayınevinin önünde esip gürledi herkese. Alkollüydü de epey. Yayınevinin patronu, çalışanlar hatta kitaplarını imzalatmak için sıraya girmiş okurlar zor zapt ettiler adamı. Mehmet bütün bu olanları uzaktan izlemişti. Ortalık durulunca Nihal’in de editörlüğünü yapan Aslı’ya sordu meseleyi.

“Kitabı okumadın mı?” diye, sorusuna soruyla karşılık verdi o da. Sonra cevabını beklemeden standın üzerinden bir tanesini alıp Mehmet’e verdi ve sanki kolaya kaçan öğrencisini terbiye etmek isteyen bir öğretmen gibi sorusunu cevaplamadan oradan uzaklaştı.

Nihal’in kitabı 98-99 yılları arasında yaşanan Kosova Sırbistan savaşının kişisel anılarla bezenmiş bir özeti gibiydi. Babası Kosova’daki paramiliter birliklerinin başında olduğu ve kanlı bir savaşın ortasında oldukları için Nihal güvenlik sebebiyle on beş yaşındayken Bulgaristan’daki akrabalarının yanına gönderilmişti. Nihal’in kocası da o zaman yanlarında kaldığı uzaktan akrabalarının oğluydu. İşte, kocasını delirten ve fuardaki yayınevinin stand alanını basmaya cesaret ettirecek kadar onu delirten bölüm buydu. Nihal, kitabında kocasıyla aslında gerçekten bir karı koca hayatı yaşamadıklarını ve sadece bir zorunluluğun tarafları olarak hayatlarını ayrı ama göze batmayacak şekilde yaşadıklarını bütün detaylarıyla anlatmıştı.

Mehmet kitabın bundan sonraki kısmını okumaya gerek duymadı. Mutluluktan.

O gece gözlerini kaparken, hayatında ilk defa magazinsel haber niteliği taşıyan bir kitabı hayatının en güzel kitabı ilan ettiğini düşündü. Trajik ya da trajikomik. Sonraki günler Nihal’in izini sürmekle geçti. Elbette ilk iş Aslı’yı aradı.

Hayır cep telefonu yoktu. Malum sebeplerden dolayı artık kullanmıyordu. İletişimi sadece e-posta yoluyla sağlıyorlardı.

“Peki ev adresi?” diye sormuştu Mehmet.

İstanbul’daki adresini de bilmiyordu. Esasen artık İstanbul’da olup olmadığından da emin değildi. Fuardayken birkaç gün içinde Belgrad’a gideceğinden bahsetmişti. Bir kuzeninin orada bir kafede çalıştığından bahsetmişti. Adı tropikal bir şeydi.

Hiç vakit kaybetmeden biletini almıştı Mehmet.

Sonra Belgrad’da ne kadar tropikal çağrışım yapan kafe varsa hepsini Internet’ten bulup çıkarmıştı. Neyse ki; Aslı’nın anlatımına uyan sadece iki tane vardı. Terazije caddesi üzerinde bulunan kafeye girdiğinde Aslı’nın kuzeninin kim olduğunu bulmak artık birincil meselesiydi. O da çok uzun sürmedi. Daha kıdemli gibi duran garsonlardan biri cep telefonuyla Türkçe konuşunca; Mehmet adamın Nihal’in kuzeni olabileceğine kanaat getirdi. Hatta dildaş ve dindaş kozunu oynayarak ağzından laf almayı bile başardı.

“Aaa!? Demek yazarsınız. Benim kuzenim de bir kitap yazdı. Hatta geçenlerde bana da gönderdi bir baskısını. Durun hatta içeride olacak. Size göstereyim.” deyip uçar adımlarla kafenin iç tarafına gittiğinde Mehmet bu heyecanlı gencin Nihal’in kuzeni olduğuna emin olmuştu. Ne var ki; yaşı ömür boyu aşk vadedeceği kadının yaşına uygun görülmeyeceği korkusuyla, Belgrad’a geliş nedenini açıklamaktan çekindi. O nedenle Nihal ile ilgili edinebileceği her türlü bilgiyi duyabilmek hatta şans eseri de olsa onu görebilmek için sessiz kalmaya ve o mutlu son gerçekleşene kadar bu kafeye sıradan bir turist gibi gelmeye karar verdi.

İşte tam da o gün, yani Mehmet’in sorularla başlayan hikayesinin tam ortasına bomba gibi düştü Nihal. İlk başta bu kadar hevesle beklediği anın, seyahatinin başında bu yolculuğa dair planladığı sonun bu kadar zahmetsiz, alelade hatta bu denli hayal kırıklığı yaratacak ölçüde sıradan olmasına şaşırmıştı. Düşen bomba, beklentinin bu denli düşük bir potansiyelle gerçekleşmesindendi.

Mehmet, yemek siparişini vermek üzereydi. Garsonu çağırmak için elini kaldırmışken arkadan biri sessizce yaklaşıp gözlerini kapatmıştı. Ava giden avcının av olduğu an.

“Bil bakalım ben kimim?”

‘Nihal’ diyememişti. Sürprizin tabiatına uygun düşen ne kadar jest varsa teker teker usta bir aktör gibi hepsini yapmıştı. Elleriyle, gözlerini kapayan ellere dokunmuştu ilk. Sonra yüzüne dokunmaya çalışmıştı. Oysa nasıl da biliyordu o şakaklara dökülen saçların Nihal’e ait olduğunu.

“Hay Allah! Bilemedim ama kimsiniz?” diye sorarken heyecandan ama en çok da içinde taşan mutluluktan Nihal diye haykırmamak için ne kadar zor tutmuştu kendini.

“Nihal ben. Hatırladınız mı?”

“Nihal! Tabi hatırladım, nasılsın? Nereden çıktın sen böyle?”

“Biraz kafa dinlemeye gelmiştim. Kuzenim burada yaşıyor, hatta bu kafede de çalışıyor. Geçen o hafta o söylemişti. Türkiye’den bir yazar var burada diye. Merak ettim ama ancak bugün uğrayabildim. Neyse ki kaçırmamışım sizi, buradasınız hala. Yalnız biliyor musunuz hiç aklıma gelmezdi ama sizin olduğunuz.”

Siz diye hitap etmesi gücendirmişti Mehmet’i. Olduğundan yaşlı hissettirmişti. Yine de bozuntuya vermedi. Kafenin kapanış saatine kadar oturdular. Belki aşktan, belki şaraptan aradaki mesafeler kısaldı. Mehmet Bey, Mehmet oldu. Nihal ise zaten hep nasılsa öyleydi. Ayrılırken Nihal uzun uzun baktı Mehmet’e. İlk defa. Hayranlıkla. Hatta belki aşk bile vardı o bakışlarda. İlk görüşte aşk.

Şimdi siz diyeceksiniz ki; iyi de ilk defa Terazije üzerindeki kafede görmedi ki Mehmet’i.

Hayır.

İlk orada gördü.

Savunmasız, çıplak ve yalnız…

Beril Erem

Cadı Kazanı

Çakma Oktay Kaynarca’larla Yaşam

26 Kasım 2018

Çakma Oktay Kaynarca’larla Yaşam

Büyükçe bir salonun birbirinden uzak iki köşesinde, yakın arkadaş iki kadın ve iki erkek kendi dünyalarına gömülmüştü.

Termal dürbünlü taarruz tüfekleriyle katliam yaratan modern Rambo’ları sanal dünyalarında oradan oraya koşturan komutları nakleden kumandanın üzerinde seri hareketlerle gidip gelen parmakları ve tek bir piksel kaçırmamak için ekrana kitlenen gözleri ile bir çeşit trans haline girmiş olan adamlar, sanki vücutlarına ekstra testosteron hormonu zerk edilmiş de birer psikopata dönüşmüşlercesine, her devrilen adamı zafer nidalarıyla öbür dünyaya yollarken, dopamin havuzuna düşseler bile olamayacakları kadar mutlu görünüyorlardı.

Kadınlara, yani salonun diğer ucundaki adamların eşlerine gelecek olursak; sigaret pantolonlarının içinde seksi sütunlar gibi duran bacaklarının altındaki, sivri topukluların içine sıkıştırdıları ayaklarını ara ara sinirlice sallarken, histerik kahkahalarla çınlanan bir sohbet içindeydiler.

Kadınlardan biri siyah pantolon, askılı ipek siyah bir bluz ve tabanları kırmızı oldukça yüksek ince topuklu ayakkabılar içinde arz-ı endam ederken diğeri, asker yeşili pantolonunun üzerine giydiği kamuflaj desenli gömleği ve pantolonunun tonlarında tamamladığı stilettolarıyla tam karşısında oturuyordu. Militarizmin modadan daha öteye bir anlam taşımadığı bu kadınlar kamuflaja ya da Ninjalar gibi simsiyaha da bürünse -hem de seksi Ninjalar- kocalarında, ekrandaki SAS komandosu kılıklı adamların verdiği heyecanı uyandırmaları mümkün değildi…

Dümdüz fönlü saçları, sadece rimel ve bir rujla, gençliklerinden fazlasına ihtiyacı olmayanların özgüveniyle tamamlanan hafif makyajları ile modern çağın bu yeni nesil kadınlarından siyahlar içindeki;

“Tatlım, ‘Çok fazla kitap okuyorsun,’ diye söylenen bir kereste ile evliyim. Oysa ortalama bir Türk kadınının, zihin yakan televizyon dizilerinin karşısında geçirdiği zamandan daha fazla değil inan kitaplarla geçirdiğim süre. Onunla birlikte üç saat “Eşkiya Dünya’ya Hükümdar Olmaz” seyretsem, bana yeniden aşık olacak ama evli mafya babasının; karısı ve metresini nasıl dize getirdiğini, iki kadını, birbirinin varlığını kabul ettirmeye nasıl zorladığını ve tüm bunların ne kadar da normal olduğunu izlemeye de benim tahammülüm yok. Sonra alıyorum elime bir Le Guin ve evdeki çakma Oktay Kaynarca; “Kadın denilen şey ısıtan bir şey olmasa, değil yatağıma evime bile sokmam,” repliğinin hipnozu altında bakışlar fırlatıyor kitabıma ve bana.”

Çocukluk arkadaşının anlattıklarına kahkahalarla gülen Merve, öte yandan kendi evinde de yaşanan benzer senaryoların zihnine ani hücumu ile “Ağlanacak halimize gülüyoruz,” diye düşündü. Bu sıkıntılı düşüncenin etkisiyle biraz olsun ciddileşerek;

“O değil miydi, çıktığınız yıllarda dizlerine yatırdığı sana Mina Urgan okuyan? Ne ara bu maço adama dönüştü?”

Merve’nin attığı pası karşılamaya gönlü olmayan Şebnem, ciddi sulara girmeye hiç niyeti olmadığını belli eden neşeli vurgularıyla konuşmasını sürdürdü;

“Evliliğin böyle yan etkileri oluyor şekerim galiba Türk erkeğinin bünyesinde. Tanıyamıyorum artık. Örneğin evde beni toz beziyle görünce keyiften dört köşe oluyor, hele hele elime Vileda alsam, adam oracıkta boşalacak sanki…”

“Ahahahhahah alem kadınsın Şebnem.”

“İnan dalga geçmiyorum. Şimdi senin zihninde, fantezi filmlerde elindeki tüylü sopayla ve minicik hizmetçi kıyafetiyle temizlik yapan kadın görüntüsü belirdiyse bunu hemen silelim. Çünkü evde beni topuklu ayakkabıyla görmekten daha çok, pespaye bir halde temizlik yaparken seyretmek hoşuna gidiyor adamın. Sanırım bir tür köle-efendi halüsinasyonu içine düşüyor. Böyle anlarda yüzündeki sırıtışın Joker’den korkunç olduğunu belirtmeme bilmem gerek var mı?..”

Şebnem’in cümleleri henüz yeni bitmişti ki dev ekran televizyondan gözünü bir an olsun ayırmayan kocasının sesi duyuldu;

“Şebnemmm, dolaptan bir bira getirsene, oyundan çıkamam ben şimdi.”

Şebnem gözlerini devirerek Merve’ye baktı, “Elbette sadrazamın sol …” diye başladığı cümleyi sadece arkadaşının duyabileceği yükseklikte söylerken yerinden kalkmış, topuklularının parke üzerinde çıkardığı ritmik ses eşliğinde salonu boydan boya geçmişti…

Didem Çelebi Özkan

Martan'ın Sepeti

Kavuşmaya Doyamayanlar

24 Kasım 2018

Kavuşmaya Doyamayanlar

Bir zamanlar toprakların birinde birbirini çok seven ve fakat hepimizin bin yıl geçse de unutmayıp, tahmin edeceği sebeplerden kavuşamamış iki aşık varmış. Herhalde kavuşmaya doyamadıklarından “Ölüm bizi ayırana kadar” yemini edemeyeceklerini anlayınca sonsuzlukta kavuşmaya karar vermişler. Kendileri gibi iki arada bir derede; hem kendinden bir önceki, hem kendinden bir sonraki mevsimi hatırlatan iki mevsimden birini seçip ormanın kıyısında, birlikte, adına sonsuzluk dedikleri yolculuğa çıkıvermişler.

Elalem konuşmaya ve kına yakmaya dursun; herkesin aksine toprak, onları diğer bütün her şey gibi bağrına basmış. Yaşarken cisimlerine can ile canan olan variyetleri çürüdükleri toprakla beraber bir üzüm bağına taşınmak üzere seyrüsefere çıkmış. Fakat o da ne! Yamaçlardaki üzüm bağlarına ormanın kıyısından toprak taşıyanların keyfiyeti yüzünden farklı yamaçlara yar olmuşlar. Ayrı yamaçların topraklarında, ayrı rüzgarların ikliminde, iki ayrı bağda dal dal üzümken ayrı kasalarda, ayrı pazarlarda yeniden görücüye çıkmışlar.

Sonra bu ikisi kavuşmaya doyamadıklarından bir daha toprağa düşmüşler. Gel zaman git zaman bu kez de ayrı yerlerde, ayrı ayrı kalabalıkların yalnızlıklarında toprağa düştüklerinden birinin üstünde biten otun tohumu bile garip bir kuşun ağzından diğerinin toprağında yeşerememiş.

Ama dur!!!

Çok sonraları artık nasılsa; sanırım yine kavuşmaya doyamadıklarından, birinin toprağında yetişen üzüm nihayet diğerinin toprağından yapılan testiye konabilmiş, tam o sırada artık nedendir bilinmez (oysa siz biliyorsunuz nedenini…) testi çatlayıvermiş. Bunu gören han sahibi ikisini birlikte hanın kıyısından geçen nehre atıvermış.

“Ey ayrılık tenimize dikildin” diye inlemiş testi, “Birbirimizin boşluğunu yine dolduramadık…”

Üzüldünüz mü?

Fakat ne fark eder kavuşsalar Dünya gününde? Kol kola gezmeli/tozmalı, hülyalı ve de bol sevdalı veya toprak bir kapta birbirinin boşluğunu doldurmalı, olmadı atadan kalmış evladiyelik kristal kadehte bin yıl dinlenmiş şarap olmalı yaşasalar…

Söylesenize ne fark eder?

Ya da birbirlerinden vazgeçip, en sevdikleriniz ve hiç bilmediklerinizin yani sizden başkalarının ve sizin birbirinden çok uzak istekleri arasındaki boşluğa; tutku, haz, para, yolculuklar, yeni arkadaşlar, dostlar, yeni maceralar, içinin kederini dışardan göstermeyen birinci sınıf, gözlükler, aksesuarlar, mücevherler, giysiler, makyajlar, maskeler, -mış gibiler, inkar etmeler ve daha neler nelerle doldursak, ne fark eder?

Yüreği sallayıp menteşelerini söken ateşin harına dair üç ihtimal vardır derler:

– Kavuşursun köz biter.. pişman olursun..
– Kavuşamazsın elin böğründe.. pişman olursun…
– Kavuşamaz, vaktini ecele beş kalaya değin başkalarıyla doldurursun böylece ya affetmekten ya yalnızlıktan “emekli pişman” olursun…

Mutluluk; serin bir akşamüstü uykusunun tatlı konuğu, rüyana kıyamadığın için üstünü örtememek gibidir. Uykuyla umutlarının arasında gider gelirsin. Üşüyen bedenini umutlarınla sarar, rüyalarını uykuna konuk yollarsın…

Olsun… Bazen iki arada üç beş derede kalmak iyidir. Başkasında kendini yakalar, durulursun…

Nihayet sözün özü; yaşayanlar kavuşmaya doyamadıklarından ayrılık, kendine yeniden ad bulmaktır.. Bunları size yazdım ki aramızda hâlâ aşkta dahil bazı şeylere kavuşmaya doyamayanlar bilsinler; bir şeyi kuvvetle ve inançla istemek bazen öğretilerin aksine olacağı öleceğe çevirebilir. Oysa yakın zamanda okuduğum bir kitapta “Mizah kara talihi tersine çevirebilir.” diyordu.

Gülümseyin lütfen belki böylece kavuşmalara doyabiliriz…

Zeynep Mete

Can’dan Gelenler

Çiçek

18 Kasım 2018

Çiçek | Özge Can

Küçücük eli avuçlarının içinde sıktığının farkına varmadan diğer elinde tuttuğu çiçek ile parke taşlı yolda hızlı adımlarla yürüyordu.

– Anne elimi acıtıyorsun.
– Affedersin kızım, farkında değildim, çok mu sıktım?
– Ayrıca çok da hızlı yürüyorsun, ayağım da acıdı. Ölüler bir yere gitmez ki neden hızlı gidiyoruz?

Yürümeyi durdurup kızının boy hizasına gelecek şekilde eğildi. Elinde çiçek, nereye koyacağını bilemeden, taş zemine bırakıp, kızına sarıldı. Canından olanı yeniden canına katacak kadar sıkı sardı.

– Anne acıyoooor!

Uyarısıyla biraz gevşetti, “Benim de canım acıyor, beni bıraktığından beri günden güne acım artıyor. Geçirecek bir şey de yok” demek isterken sadece; “Geçti mi tatlım?” diyebildi.

Yeniden doğrulup, yürümeye başladı. Elinde bir eksiklik hissedince fark etti çiçek yerde kalmıştı. Koşar adım gidip çiçeği aldı, yine koşar adım kızının yanına döndü.

– Anne korkuyorum, gitme deyip sokuldu kızı bacaklarına.
– Neden korkuyorsun İrem?
– Ölüler var her yerde, korkuyorum.
– İremcim, ölüler demesek. Konuşmuştuk bunu seninle. Hani onlar Dünya’yı sevmemişlerdi, ışıklar içinde bulutlarda yaşamak istemişler, onun için gitmişlerdi.
– Anneannem de bulutlarda mı yaşıyor yani?
– Evet, artık hiç bir ağrısı kalmadı, oradan da bize gülümsüyor.
– Bulutlarda hediye alacak mağaza var mı?
– Bu dünyada bıraktığı hediye artık biziz canım, yeni bir hediye olmayacak.

Kalbindeki sızı kızının yüzüne bakınca hafifledi.

Hissettiği bunca acıya rağmen hala yaşamına devam edebilme sebebiydi İrem. Annesinin eli son nefesini verirken avucundaydı. Dünyanın bütün yeşilleri gözünde can bulurdu annesinin. Gülünce su yeşili olurdu mesela. Heyecanlanınca turkuaza çalan yeşil, üzülünce orman yeşili, sinirlenince öyle çok sinirlenmezdi ama çimen yeşili olurdu. Işık huzmeleri geçerdi beyaz teninden. Ruh haline göre beliren gözünün yeşil tonları ışıklanırdı.

Bütün anneler eşsizdi evet ama onun annesi daha eşsizdi. Dilinden, elinden, gözünden şifa akardı. Gözünün dokunduğu yer şenlenir, güzelleşirdi. Bir çiçek geçse eline baharlar açtırır, kocaman bir seraya dönüştürürdü bir dal çiçeği. Ancak kırk yılda bir gülümseyebilen babasının bile yüzüne, huzura yakın bir duygunun yerleşmesini sağlardı. Olumlama tekniklerinden habersiz, olaylara pozitif bakmayı yaşam düsturu edinmiş, çevresine enerji veren bir kadındı annesi.

Ondandır ki dünyaya veda ettiği hava bile kasvetli, yağmur yağıp yağmamakta kararsızdı. Hissettiği acıdan tüm damarları büzüşmüş, vücudu acıdan kıvrılıp kalmış haldeyken normal olayları algılayabildiğine şaşırmış, havanın kasvetini yorumlayabilmişti zihninde.
İnsan ne tuhaf bir varlık diye düşünmüştü. Avucunda annesinin cansız eli dururken, hastane penceresinden dışarıya bakıyor, havayı algılayabiliyordu. Kalbi duracakmış gibi teklerken karşı ormanlık alanın yeşilliğini göremediğini yakınıyor, acının her bir zerresinden dışarı fırlayarak vücudunu patlatacağını hissederken yağmurun yağıp yağmayacağını düşünüyordu.

Gücümüzün yetmediği olaylar için otomatik bir sistem vardı beynimizde.

Aklımızı kaybetmeyelim diye normale çekmeye çalışan bir sistem. Havadan sudan düşünmenin yavanlığında acının katmerli yankılarını algılamamızı engelleyen bir sistem. Yoksa hangi duygu açıklayabilir ki son nefesini vermiş annenin yanında, komidin üzerindeki çiçeğin solduğunu fark etme algısını?

O günden beri kaybolmuşluk hissi bırakmıyordu yakasını. Öksüzlük kavram olarak yetersiz bir deyişti. Sadece öksüz denilip anlatılamazdı yaşadığı hal.

Eksik, yarım, parçalanmış, düşmüş, kaybolmuş evet kesinlikle kaybolmuş olmalıydı! Annesi dünyada olan biri kaybolamazdı. Bulurdu anne evladını. Dünyanın bir ucunda bile olsa bulurdu annesi onu. Sesinden anlardı ruh halini. Başka yerlerde olsa da yanında biterdi hemen. Bazen bir kutunun içinden çıkar gelirdi mis kokusu, bazen bir fotoğraf karesinde ışıltılı yeşillikle bakardı, bazen bir el örgüsü kaşkolda, bazen de bir konserve kavanozunda, ama hepsinden öte her zerresinde canından kopan canı olarak.

Annesi bulutlara taşındığından beri, her gün geldi yanına.

Her gelişinde bir buket çiçek getirdi. Çiçekleri çok severdi, evini küçük bir seraya çevirmişti neredeyse. Son yıllarını kış bahçesini düzenlemesine adamıştı. Araştırmalar yapardı, nerede görülmemiş bir çiçek varsa annesinin bahçesinde bulunurdu. Kitaplar edinmişti bunun için. “Her çiçek ayrı bir canlı, özel ilgi ister, sevgi ister, tohumken özel bakım göstereceksin, ayrı seveceksin” derdi annesi. Şimdilerde evine gittiğinde çiçeklerine dokundukça annesine dokunmuş gibi hissediyordu kendini. Kış bahçesine oturup annesiyle konuşuyor gibi gününü anlatıyordu onlara. Ağzından her anne sözü çıktığında gözlerinden de yaşlar dökülüyordu. Çiçekler de bu acıdan nasibini almış renkleri solmuş, canlılıklarını yitirmişlerdi.

Bir elinde kızı diğerinde çiçek ile annesinin kabrine geldiğinde, ruhunun çok uzaklara gittiğini hissetti. Sadece bir beden olarak orada durmuş, içi boşalmış gibiydi. Aylardır her gün aynı rutinle yaşıyordu bu anı. Önce annesinin evine gidiyor, orada ondan kalan ne varsa tek tek dokunuyor, çiçeklerle konuşuyor, sonra kabrine geliyordu. Küçücük yüreğiyle İrem, bu duygu yoğunluğunda oradan oraya sürükleniyor, eski annesini anneanneli günlerini özlüyordu. Bunu dile getirmiyor, annesinin acıdan kaskatı olmuş bedeninden bir sıcaklık gelecek anı bekliyordu.

Annesinin kabrine diktiği çiçekler açmaya başlamıştı.

Dünki bıraktığı çiçek demeti solmuş, yenisinin yerini almasını bekliyordu. Toprağa dokundu önce, annesinin yumuşak ellerine dokunur gibi olmasa da ona ait olan zerrelerin varlığı vardı. Çiçeklerin yapraklarına dokundu, adının yazılı olduğu soğuk mermere dokundu. Annesinin ismini okumaktan kaçınarak toprağa dikti gözlerini, annesiyle konuşmaya başladı;

“Senden kalan bir can bıraksaydın yanımda, teselli olur muydu bilmem ama acıma ortak bir can daha olsaydı, geçer miydi sızım? Aynı acıyı hissettiğin birinin varlığı, anlaşılıyor olma duygusu yaşamak belki, senden sana ait, benim gibi kaybolmuş biri olsaydı bulur muyduk birbirimizi bu yitirilmişlikte. Benden başka en çok çiçeklerini sevdin sen anne, senin gibi olmasa da sana bakar gibi bakıyorum onlara. Onlar da benim gibi ben kadar olmasa da solgunlar.

Bir tek senden gelen organelim varmış; mitokondri. Yeni öğrendim bunu. Sadece anneden gelirmiş çocuğuna. Aynı anne gibi her şeye yetişen, ihtiyaç halinde ya da hiç ihtiyaç yok gibi düşünürken hep orda duran. Üç kuşak burada birbirimizin enerji kaynakları olarak duruyoruz. Sen burada olmasan da aslında biliyorum benimle her anımda bedenimdesin. Kalbimi saran mitokondrilerim senin izini taşıyor, ben yaşadıkça sen de benimle yaşayacaksın anne….”

Gözyaşları içinde annesi ile konuşurken, İrem’in kabrin kenarında bir gün önceki çiçek ile konuştuğunu fark etti.

“… Hem annem seninle sessizce konuşuyor, anneanneme anlatacaklarını sana diyor sanırım. Sen bulutlara çıkabiliyorsun demek ki, onun için annem seni burada bırakıyor. Solunca da yerine yenisini getiriyor. Çiçek, bulutlara nasıl çıkılıyor bana da anlatır mısın, belki annem benimle de konuşur o zaman, hem o zaman anneannemi de görürüm? Bulutlara çıkabildiğin için seni daha çok seviyor annem. Anneannem de seni çok severdi, önceden de bulutlarda yaşayanlar vardı onlarla mı konuşuyordu anneannem…”

İrem’in sessizce çiçek ile konuşmasını duymasıyla idrak etti, kızını nasıl bir karanlığa çektiğini. Annesi bulutların üstünden yetişmişti yine imdadına. Bir enerjiyle toparladı kendini, gözyaşlarını kurulayıp, aylar sonra ilk kez gülümsedi İrem’e.

– Annem, gel kızım, sen benim canımsın, ben de annemin canıydım. Candan cana geçen bağlantılarız biz kızım. Çiçek değil benim en sevdiğim, sensin. Sen bana anneannenin mirasısın, ondan kalan can sende. Özür dilerim canım, özür dilerim…

Aylar sonra ilk kez kendini aradığı yerde buldu. İrem’in yaşama çağıran gözlerindeydi annesi, onun yeşile çalan ela gözlerindeydi. Bir toprağa bağlı çiçek saksılarında değil İrem’in geleceğe akan bağımsız gözünde, sözündeydi annesinin hatırası. Hayata tutunmasına sebep olacak olan da bir çiçek kadar narin, özel sevgiye ilgiye ihtiyacı olan İrem’di.

Anne kız kabristandan çıkarken başlarını yukarı kaldırıp, acının kaskatı kestiği yüzlerinden adeta kırılma yaratırcasına gülümseyerek bulutlara el salladılar…

Özge Can

Uykusuz Klavye

Yarım Gölgeler

15 Kasım 2018

Bir saatten fazladır bekliyordu. Oturduğu rahatsız sandalyenin soğuk plastiği bile altında iyice ısınmış, sabahtan yardımcısına özenle ütületip giydiği emprime elbisenin arka kısmı terden hafiften nemlenmeye başlamıştı. Onca yıldır setlerde edindiği aktrislik adabımuaşereti gereği yerinden kalkıp hesap da soramıyordu. Halbuki saat onda bütün hazırlıkların yapılmış olması gerekiyordu. İşin başında öyle anlaşmışlardı yapımcıyla. Aslında mecburiyetten evet demişti. Eskiden olsa öğleden önce kılını bile kıpırdatmazdı ya. Ama ne dediyse de elifi elifine riayet ederdi. Hiçbir zaman söylediği saatten dakika geç kalmamıştı sete. Ezberini, sahneye uygun kostümünü, aksesuarlarını hep kendisi geceden hazırlar, öyle gelirdi.

Kolay mıydı Işık Özen olmak?

Neticede bu işi de sırf kendisi büyük bir Işık Özen hayranı olan prodüktörün ricası üzerine kabul etmişti. Hulki Kameroğlu. Çok eskiden, daha genç kızlığından tanırdı onu. O zamanlar beyaz perdenin tozunu attırdığı yıllardı. Bir gün film setine getirmişti babası Hulki’yi. Elinde neredeyse tüm yüzünü kaplayan bir kâğıt helva ile, ışıkçı Muammer’in bacak arasından ayıp bir şey yapıyormuş gibi arada kâğıt helvanın arkasına saklanarak hayranlıkla seyretmişti Işık Özen’i. Babası, rahmetli Ercüment Kameroğlu Yeşilçam’ın en önemli prodüktörlerinden biriydi o zamanlar. Az koşmamıştı peşinden. Elbette ilk başta tamamen ticari kaygılarla. Hatta ilk filmini de Ercüment Bey yapmıştı. O zamanlar daha adı Işık Özen değildi.

Feriköy’de fotoğrafçı Kazancakis’in biricik kızı Eleni Kazancakis’di.

İçinde yoğrulduğu bu sanat aşkı ona, ailesinden miras kalmıştı. Babası pek konuşkan biri değildi ama ne zaman vişne likörünü fazla kaçırsa; benim sanatım gördüklerimde der, sonra da mutlaka ve ısrarla büyük yazar Nikos Kazancakis ile yakın akraba olduklarını anlatırdı. Hatta Zorba’daki Alexis’in gerçekten de kendi büyük babaları olduğunu ve aynen kitapta anlatıldığı gibi ne kadar alicenap bir adam olduğundan bahsederdi. Çok sonraları, Eleni artık Işık Özen olarak yepyeni bir dünyaya doğduktan sonra Zorba’nın filmi çekilmiş ve büyükbaba Alexis, Işık’ın rüyalarına hep Anthony Quinn olarak teşrif etmişti.

Ercüment Bey, Eleni’yi babasının fotoğrafçı dükkanının vitrininde sergilenen fotoğrafında görmüştü ilk.

Vaftiz kurnalarındaki taşlar kadar pürüzsüz, neredeyse bir meleğin sureti kadar şeffaf bir tene sahip bu güzelliğin hafif profilden çekilmiş ve hokka burnunu, dolgun dudaklarını, biçimli omuzlarını mahir bir heykeltıraşın keskisinden çıkma bir sanat eseriymişçesine dakikalarca seyretmişti. Baba Kazancakis elbette hiç hoşlanmamıştı bu münasebetsiz vitrin magandalığından. Hemen o gün karar vermişti Eleni’nin fotoğrafını vitrinden kaldırmaya. Ancak Ercüment Bey bu işin peşini bırakacak değildi. Ertesi gün yine gitmişti fotoğrafçı Kazancakis’in dükkanına. Bu sefer vitrinde fotoğrafı göremediği için suretini ezberlediği güzelliğin yorgun hayal gücünün ona oynadığı bir oyun olabileceğine inanmış, hayal kırıklığı ile tam gerisin geri dönecekken dükkândan Eleni’nin çıkmasıyla yeniden mest olmuştu.

Ercüment Bey’in Yeşilçam’a yeni bir yıldız kazandırma hevesi için epey dil dökmesi gerekmişti baba Kazancakis’e. Ne Eleni’nin yalvarmaları ne de Ercüment Bey’in ölçüsüz ihyaları yumuşatmıştı onu. Haftalar sonra büyük yazar Nikos Kazancakis ile güya var olan akrabalığın bahsi geçince de avının zayıf noktasını yakalayan her avcı gibi oradan yakalamıştı babayı. Zorba’yı çekeceklerdi. Burada hem de. Türkiye’de. Anlaşma yapılmak üzereydi. Ne de olsa ailenin bir parçasını anlatan önemli bir başyapıttı bu. Eleni ise Alexis Zorba’yı baştan çıkaran Lola’yı oynayacaktı.

Birden oturduğu sandalyede irkildi.

Arkasından biri sanki o orada yokmuş gibi inatla sandalyesini ittiriyordu. Dönüp bakınca, önündeki devasa tekerlekli sandığı yanındaki daracık boşluktan geçirmeye çalışan set çalışanını gördü.

“Evladım başka yer yok mu bu heyula gibi şeyi geçirecek? Niye ittiriyorsun sandalyemi?”

Çocuk, bütün dangalaklara özgü cıvık bir özgüvenle kaldırdı başını. Göz kapaklarında geceden alacaklı uyku asılıydı. Sanki önündeki koca kutuyu değil de alamadığı uykusunu ittiriyordu bir sonraki geceye. Öyle hırsla, öfkeyle. Önünde oturan yaşlı kadını fark etmemişti bile. Ama zaten sabahın bu saatinde bütün yaşlılar gibi evinde pineklemesi gerekirken sette ne işi vardı ki? Kesin, oyunculardan birinin yakınıdır diye düşündü. Neyin nesi, kimin fesi olduğunu da tam kestiremediğinden usturuplu bir cevap vermesi gerekiyordu. Gece arka arkaya yuvarladığı tekilalardan ötürü ağzı kağşamış bir makat gibi yayıla yayıla konuşmaya başladı.

“Ya, kusura bakma hanım teyze. Ama yani siz de oturmuşsunuz böyle setin orta yerine. Geçip otursanıza şöyle kenara bir yere ya.”

“Bana burayı gösterdiler.”

“Kim gösterdi?”

“Girişteki beyefendi.”

“Bekçi Feyzullah mı o beyefendi dediğiniz?”

Gevrek gevrek gülmeye başlamıştı bir de.

“Oo-hooo hanım teyze, sen ne bakıyorsun ona. Ne anlarmış o set düzeninden. Hadi gel ben sana yardım edeyim de sen geç bak şu köşeye otur, orada bekle, tamam mı? Allah muhafaza seni görmezler burada, bak minnacık bir kadınsın, dert olma sonra bize.”

Koskoca Işık Özen’di o.

Birisine dert olacaksa, o kişi bundan ancak büyük bir şeref duymalıydı. Yoksa ne idiği belirsiz çapsız haytalar, kendilerine dert edinecek kadar bile yaklaşamazlardı ona. O nedenle bu münasebetsiz sözlerin hesabını soracaktı elbet. Hele şu prodüktör gelsin de sete, görürdü o hergele kim minnacıkmış, kim değilmiş diye geçirdi içinden. Sonra ağır ağır çocuğun gösterdiği yere doğru kaydırdı sandalyesini. Yeni yerine yerleşince, el çantasından aynasını çıkarıp makyajını kontrol etti. Sette nasıl olsa makyöz olur deyip, sadece yanaklarını hafif bir allıkla renklendirmiş, bir de şeftali tonlarındaki rujunu sürmüştü.

Aynada yüzüne bakınca hüzünlendi.

Yaşlanmış yüzünde, yıllanmış, değerini yitirmiş, uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan hatıraların, artık hissedilmez hale gelen acıların ve o acılar için akıtılan gözyaşlarının oluşturduğu derin oluklardan başka bir şey görmüyordu nicedir. Geçmişte kalmış tüm ölüler ve ölülerden daha derine gömülen yarı ölüler artık hiç kımıldamıyor, birlikte öyle uyumlu bir biçimde uyuyorlardı ki içinde; onların uzak mırıltıları zaman mahzeninde yarım gölgeler gibi vuruyordu zihninin duvarlarına. Ürkütücüydü de artık oralarda dolaşmak. Yaşlandıkça insan kimi uyandıracağını da karıştırıyordu çünkü.

O sabah uyanmamışlardı daha, evlerinin zili canhıraş bir feryat koparırcasına çalmaya başladı. Korkmuşlardı. Yine gayrimüslimlere karşı girişilen bir kıyam olduğundan endişe etmişlerdi. Kapıyı açmakla açmamak arasında tereddütte kaldıkları birkaç dakika sonunda, babası cesaret edip pencereden dışarı bakabilmişti. Gelen Ercüment Bey’in şoförüydü. Elindeki pusulayı onların oturduğu kata doğru sallıyordu. Babası biraz sinirli ama daha çok merakla açmıştı kapıyı. O da Eleni gibi Zorba filmiyle ilgili gelebilecek müjdeli haberi bekliyordu. Hayır, haber Zorba filmi ile ilgili değildi. Şoförün o konuyla ilgili bir malumatı yoktu.

Baş Rol

Ercüment Bey, daha önce çekimlerine başladığı filmdeki başrol kadın oyuncusu rahatsızlandığı için Eleni’yi kadroya dahil etmişti. Diğer erkek başrol oyuncusu ise Ahmet Mekin’di. Eleni heyecandan, babası ise şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilmez halde kapının girişinde kalakalmışlardı. İkisinin de ne konuşmaya ne de sevinmeye yetecek sesleri kalmıştı. Aldıkları bu haber kulaklarını, gözlerini, ağızlarını öyle bir gürültüyle doldurmuştu ki; sanki her şey bitmiş ve dünya yeni baştan yaratılmaya başlanmıştı. Neden sonra, şoförün Yeşilçam adabıyla terbiye ettiği sesiyle ana geri döndüler. ‘Hemen yazıhaneye gelsin’ demiş Ercüment Bey.

“Siz hazırlanın hanımefendi, ben aşağıda sizi bekliyor olacağım.”

Eleni, annesinin ölmeden önce diktiği ve fotoğrafçı dükkanının vitrinindeki fotoğrafta giydiği omuzları açık lila rengi ipek tafta elbiseyi giymeye karar vermişti. Saçlarını da buklelerini yok etmeyecek şekilde aynı renkte minik bir kurdele ile ensesinde topladı. Hayatında hiç makyaj yapmamıştı. O yüzden bunu fazla kafasına takmadı ve annesinden kalma portföy çantayı da alarak odasından çıktı.

Babası, hâlâ gelen haberin etkisinden kurtulamamış, holde bir ileri bir geri amaçsızca yürüyordu. Eleni’nin hazırlandığını görünce kollarından tutup sımsıkı sarıldı kızına. Zorba’nın uzak hayali, kızının Ahmet Mekin ile oynayacağı filmin gerçekliğiyle eriyip, entipüften bir hevese dönüşüyordu artık. Hiç istemiyordu elbet, kızının böyle hercai bir işin peşinden gidip, sonra büyük hayal kırıklıkları yaşamasını. Ancak buna mâni olsa da yaşanacak hayal kırıklıklarının ki; mutlaka yaşanacaktı, sebebinin bir baba olarak evladı ile ilgili alacağı bencilce bir karar olmasını istemezdi.

Yarım Gölgeler

Yarım Gölgeler filmi o yılın en ses getiren Yeşilçam filmlerinden biri oldu. Eleni Kazancakis’in ismi film sinema salonlarında gösterime girmeden Işık Özen olarak değiştirildi. Ercüment Bey, prodüktör olarak büyük para yatırmıştı bu işe ve Eleni’ye, haliyle Türk seyircisini yedi bölgede de kucaklayabilmek için Eleni’nin isminin mutlaka Türkçe bir isimle değiştirilmesi gerektiğinde ısrar ediyordu. ‘Işık’ demişti o zaman Eleni. Soyadım da Özen olsun.

“Işık Özen, Işık Özen.” diye birkaç kez yüksek sesle tekrar etmişti Ercüment Kameroğlu.

“Aaa aaaa? Ay inanmıyorum Işık Özen mi o?”

Yirmili yaşlarının sonuna demir atmış, ağır makyajlı ve bastığı yeri topuklarıyla dövüyormuşçasına sert adımlar atan bir kadın, arkasında gözlükleri, bıyıkları, bacak kaslarıyla bütünleşmiş ve paçaları nedense kısa pantolonlarıyla aynı tornadan çıkmışa benzeyen tebaasıyla cüretkâr bir hızda ona doğru ilerliyordu. Işık Hanım, kendisine doğru yaklaşan bu zevzeklik dalgasından nasıl sakınacağını o anda bilemediğinden kolaya kaçan yapay bir gülümseme ile karşılık verdi genç kadına.

“Aman, aman! Kimleri görüyorum? Işık Hanım, vallahi çok şaşırdım sizi gördüğüme. En son sizi gördüğümde sekiz yaşındaydım ben.”

Boşboğaz bir kahkaha çınladı setin duvarlarında. Kendi söylediğine bir tek kendi gülmüştü Suzan Avcı çakması. Hiç yol yordam bilmiyordu bu yeni nesil. Her şeyi vıcık vıcık bir espri sosuna batırarak tüketmeye, karşılarındakine de zorla tükettirmeye pek meraklıydılar.

“Ay kusura bakmayın, ben böyle birden bodoslama giriverdim lafa ama. Şaşkınlık işte.”

Karşısındaki kadının beton gibi boş baktığını görünce devam etti.

“Neyse. Ben Cemre. Cemre Kıraç. Bu filmin başrol oyuncusuyum. Gerçi tanıyorsunuzdur ama yine de söyleyeyim dedim.”

“Öyle mi? O zaman çok iyi olmuş.”

“Anlamadım. Ne iyi olmuş dediniz?”

“Sekiz yaşındayken beni görmüş olmanız yavrucuğum. Sanatım, kuşkusuz meslek seçiminizde etkili olmuştur diye düşünüyorum.”

Şimdi kadrajda Işık Özen vardı.

Sahne ışıkları, bütün reji, ışık, ses ekibi ona dönmüştü. Oturduğu yerden kalkmadan, o minnacık kadının doğal bir emprovizasyon ile nasıl rol kestiğini, şu ihtiyarlamış diyaframına rağmen nasıl entonasyon çayırında at koşturduğunu ama buna rağmen tek bir tonda bozulma olmadığını hepsi görecekti. Seyirci ile buluşma anı. Bir prömiyer. Başına türlü türlü felaketler gelen bir insanın en sonunda bundan daha kötü ne olabilir ki diye sorguladığı o anın yapayalnızlığına inat etrafında toplanan onlarca canlı seyirciye döndü yüzünü. Işığı her zaman sağ profilden almayı severdi. Cemre Kıraç ise, bu hamleye nasıl karşılık vereceğini bilmenin çok ama çok gerisindeydi. O, bir başyapıtın önemsiz bir figüranı gibi yitik; kendi kabuğuna çekilmişti. Arkasındaki tebaası ise yarım yamalak ve boş sözlerle onu o kabuktan çıkarmaya çalışıyorlardı.

“Özellikle yavrucuğum” diye devam etti Işık Özen. Siz de pek tabi beni izlediğinize göre vakıfsınızdır, rol yaparken bütün enstrümanları mutlak bir durulukta kullanmak benim en mühim ve en hakiki meziyetimdir. Hatta sırf bunun için bile sayısız ödüle mazhar oldum. Eminim sizin de vardır ödülleriniz.”

“Şey, yani…”

“Anlamadım canım. Bir şey mi diyordunuz? Duyamadım da sizi. Halbuki karşı karşıya duruyoruz değil mi ama?”

Tam yerinde bir Neriman Köksal kahkahası. Diyaframdan ve alçalıp yükselerek dalgalanan gerçek bir afet-i devran aksesuarı. Işık Hanım, kendi bile şaşırmıştı bu kadar temiz çıkabildiğine tize. Devam etti.

“Evet, bakın bir başka önemli husus da sestir. Mutlaka ama mutlaka egzersiz yapmanız gerekir. Karşınızdakinin sizi duymaması kabul edilebilir bir noksan değildir oyunculukta. Ama tabi ben gerçek oyuncular için konuşuyorum. İsterseniz size…”

“Ne oluyor burada? Neden kimse işinin başında değil?”

Gelen Hulki Kameroğlu idi.

Arkasına, topal olmadığı halde bir bacağını garip bir bacak sektirme hareketi ile topalmış gibi sürüyen set bekçisi Feyzullah’ı da almış, kapitalizmin sadık bekçiliğini üstlenen her patron gibi göbeği ve kolunda İsviçre markalı saati ile orta oyununun tam ortasına dalıvermişti. Patronun sesini ve bizatihi kendisini gören masum set işçisi ise eğlencesi yarıda kesilmiş her topluluk gibi uğuldayarak ve gösterinin sonunu kaçıracak olmanın verdiği hayal kırıklığı ile dağılıverdi. Cemre Kıraç hemen yaralı bir ceylan gibi sekiverdi Hulki Bey’in önüne.

“Ayyy Hulki ağabey, iyi ki geldiniz vallahi. Çok moralim bozuk, çok. Bütün motivasyonum, enerjim bitti. Yani ben koskoca Işık Özen’i burada gördüğüm için ne kadar mutlu olduğumu anlatıyordum ki; iş birden benim oyunculuktaki noksanlığıma geldi. “Sonra iyice sesini kısıp, Hulki Bey’in kulağına doğru: “Yani, anneniz diye bir şey demedim ama yemin billah boğazıma dizildi hırsım.”

Hulki Bey, tüm set çalışanlarının önünde nereden tutacağını bilemediği sorunun kaynağı olan annesine döndü. Ne dese boşa diyecekti. Uzun zamandır gerçek bir karanlıkta konuşuyorlardı anne oğul. Önce yılların, sonra ayların ve nihayet de günlerin kapısını çalan bir çağrı işlevini görüyordu artık konuşmaları. Doktorları, eskiye dair anılarını canlandırabilecek kişilerle ve mekanlarda olması onu en azından belli bir zaman diliminde, korunaklı kılar demişlerdi.

Geçmişe çapa atmak gibiydi aslında yaptığı şey.

Set ortamına girerse, içinde kaybolduğu anıların en azından en özlenenlerini bulup çıkarır belleğinden diye düşünmüştü. Oysa şimdi görüyordu ki; aslında onlar hiçbir zaman kaybolmamışlardı. Kaybolan tek anı kendisi, hatta babası ile ilgili olanlardı. Başrol oyuncusuna hiçbir şey söylemeden annesinin elini tuttu, sanki nadide bir sanat eserini bozmaktan imtina eder gibi, incelikli bir şefkatle.

“Hoş geldiniz Işık Hanım’cığım. Şeref verdiniz efendim setimize.”

“Ah, hoş bulduk oğlum.”

Oğlum demesi sadece ihtiyarlıktan kaynaklanan genel bir hitap şekliydi.

“Hulki’ciğim bak sana söylemem gerekir. Son derece lakayıt bir set burası. Kimse söylenilen saatte burada değildi bir kere.”

Patron göz ucuyla hemen yanı başında duran Feyzullah’a dikti gözlerini.

“Ayrıca ben yılların sanatçısıyım evladım. Biraz adap, edep hak etmiyor muyum? Bak kaç saattir burada bekliyorum. Ne bir makyöz ne bir yapım asistanı ne bir yönetmen gelmedi yanıma.”

“Çok haklısınız hanımefendi. Ben hemen ilgili arkadaşları yönlendireceğim. Siz lütfen buyurun kulise. Rahat rahat istirahat edin, ben de birazdan geleceğim yanınıza.”

Işık Özen, prodüktörün sözleriyle iyice kabaran övünç dolu gövdesini yavaşça kaldırdı sandalyeden. Bütün set çalışanları kaçamak bakışlarla süzüyordu artık onu. Çünkü o artık sadece Işık Özen değildi. Aynı zamanda ve hatta en önce Hulki Kameroğlu’nun annesiydi. Hulki Bey de bu arada abartılı fenalıklar geçiren başrol oyuncusunu yatıştırmaya, o günkü çekimin iptal olmaması için ne tür bir pazarlık yapması gerektiğini aklından hesaplamaya çalışıyordu.

“Cemre’ciğim, Işık Hanım’ın durumu malumun. Kendi öz oğlunu dahi hatırlamıyor ve hala kendisinin faal oyunculuk yaptığını zannediyor. Bugünkü sözlerini bu açıdan değerlendirmeni rica ediyorum senden. Onunkisi basit bir kıskançlık, bir iğneleme atışması sadece. Ciddiye bile almana şaşırdım doğrusu çünkü senin oyunculuk konusunda noksanın değil, fazlan bile var. Anlaştık mı güzelim?”

Ancak Cemre çabuk ikna olacağa benzemiyordu, o yaşlı bunağın kendisine bir daha musallat olmaması için bazı önlemleri aldırmasının şart olduğunu düşünüyordu.

Işık Özen, kulise gitmesine gitmişti ama sabahki zihinsel atışmanın ya da üstünlüğünün demeliydi tabi ki, yol açtığı fiziksel bir yorgunluk çökmüştü üstüne. Onunla daha önce çalışanlar bilirdi; Işık Hanım kendi sahnesinden önce mutlaka tarçınlı ıhlamur içerdi. Bu Hulki, hiç babasına çekmemiş diye düşündü. Halbuki Ercüment Bey, en ince zevklerimi dahi hatırlar, set hassasiyetlerime saygı duyardı diye de devam etti düşünmeye. O sırada tatlı bir sızı oturdu içine. Özlem gibi. Gurbet gibi. Kocaman bir boşluk gibi. Fazla üstünde durmadı. Tekrar dışarı çıkıp tarçınlı ıhlamurunu hatırlatmak için Hulki Bey’i bıraktığı alana yöneldi. O sırada duydu o Suzan Avcı çakmasının söylediklerini.

“Işık Hanım’ın Alzheimer’ı bizi ilgilendirmez Hulki Ağabey. Bak burada kaç kişinin emeği var. Kendi oğlunu dahi tanımayan bir kadının sette dolaşması hepimiz için son derece tehlikeli. Gerekirse kontratımı iptal ederim ama annenizle bir daha bu sette olamam.”

Az önce içindeki manasız boşlukta büyüyen özlem, Işık Özen oğluyla göz göze gelince iyice görünür olup saplandı kalbine.

Her şeyi hatırlıyordu. Işık’a dönüşen Eleni’yi, fotoğrafçı dükkanını, babasını, Ercüment ile karşılaşmalarını, Zorba’yı, annesinin diktiği o lila elbiseyi ve hatta… Hatta… Artık kendi sahnesinde son bir sözü kalmıştı söylenecek. Yere düşerken bir fısıltı gibi duyuldu sesi ama oğlu anlamıştı.

“Oğlum.”

Beril Erem

Martan'ın Sepeti

Hatırlarız

10 Kasım 2018

Hatırlayarak başlarız hayata ve hatırlayarak devam ederiz.

Babamızda yaşarken bir anne bulmamız gerektiğini hatırlarız. Annemizdeyken ise hayata tutunmak için gerekenleri düşlerle süsleyerek dokuz aylık uykumuzda hatırlarız… Sonra ciğerlerimize değen ilk oksijenle nefes almamız gerektiğini hatırlarız. Büyürken gördüklerimizi, yaşarken kanatlarımızı açmamız ve daha yükseğe çıkmamız gerektiğinde hatırlarız. Sonra bir gün; ruhumuzun zengin havuzunda bir resim, bir müzik, bir eser vücuda getirmemiz gerektiğinde yaşanmışlıkları unuttuklarımızda hatırlarız.

Kötü anıları, iyi günleri hatırlayarak kovalarız. Her seferinde sevdanın harını hatırlar, pervanelerin öyküsündeki gibi ateşlere yürürüz. Kötülüklerin, dertlerin, sonu gelmez hayalkırıklıklarının ve çaresizliğin icabına neleri başaracağımızı hatırlayarak bakarız. Yürüyeceğimiz yolları, yollarda yarenlik ettiklerimizi neye ihtiyacımız olduğunu hatırlayarak seçeriz. Eski fotoğraflara bakar, yitirirken kazandıklarımızı hatırlarız. Eski dostlarla bir araya gelince ruhumuzun dipsiz delhizlerinde yanan sonsuz ışıkları hatırlarız. Bizi kara kaplı defterine alanları, bizim üstünü çizdiklerimizi, unuttuklarımızı ve dahi kendini bize unutturanları hatırlayarak yolumuzun üstündeki çalıları temizler, kendimize yeni yollar açarız.

Bir iyilik, bir kötülük hatırlanır derdi büyükannem

Hatırlayarak biz oluruz. Geçmişi gelecekte hatırlayıp kucaklayarak yaşamımızı anlamlandırırız.

10 Kasım | Hatırlarız

Bugün de bir hatırlama günü; yürüdüğümüz yolları, o yollarda yitirdiklerimizi, hiç büyümeden, hiç yaşamadan vatanları ve o vatanın biricik bayrağı uğruna yitip giden onbeşlileri, yalınayak, açlık ve soğuğa teslim olmadan, vatan aşkıyla bir karış toprağın bile kutsallığının bilincinde, kendi varlığını vatanının varlığına hediye edenleri, onlara bu sevdayı büyütecek ve yaşatacak kişinin yalnız ve ancak kendileri olduğunu hatırlatan Mustafa Kemal’i, yeniden ve yeniden hatırlama günü bugün.

Kısacık ömrüne inat

Bin yıllar sürecek bir vatan sevdası bırakıp gidenlerin anma günü bugün. Her ölüm yeni bir başlangıçtır, onların sonsuzluğa başlattıkları yürüyüşü, alınlarındaki ışıkla bizlere ilham olan Atatürk çocuklarıyla devam ettireceğiz. Bu yolda muhtaç olduğumuz kudret, kim olduğumuzu ve nelere gücümüzün yetebileceğini hatırlamaktan ibaret.

İnsan hatıralardan ve hatırlamaktan ibaretse eğer insan olmanın önündeki unutma engelini kim olduğumuzu hatırlayarak aşacağız. Aşacağız ki evlatlarımıza hatırlamalamaları için, atalarından ilham almış destanlar bırakabilelim.

Çünkü hatırlamak; doğumdan ölüme uzanan yolu aydınlatan ve ilham veren yegane ışıktır.

Zeynep Mete

Cadı Kazanı

Neden?!

5 Kasım 2018

Neden?!

17 yaşın tüm tecrübesizliğiyle sordu; “Neden?”

Ağustos akşamı, sessiz bir sokağın ortasında oturan iki genç kız, gözlerinde akmamak için direnen yaşlarla, birbirlerine meydan okurcasına baktılar.

“Çünkü onu seviyorum.”

“Hah neden o, diye sorduğumu sanıyorsun. Çocukluktan çıktığım ilk günden beri aşık olduğum ama bir kez olsun bunu söylemeye cesaret edemediğim için uzaktan sevmeyi tercih ettiğim kişiyi mi seçtin onca insan arasından, diye sorduğumu sanıyorsun… En yakın arkadaşım olarak tüm bunları bilirken, aylardır arkamdan nasıl iş çevirdiğinizin hesabını sorduğumu sanıyorsun.”

“O da beni seviyor…” derken başını öne eğmiş olan Doğa’nın sesi oldukça zayıf çıkıyor. Sevdiği ve karşılığında sevildiği için özür dilemeye niyeti yok. Efe’yle birlikte olduğu günden beri kendini bu cümleyle telkin ediyor, bu şekilde vicdanını susturabiliyordu. Fakat şimdi Ceren’in karşısında sanki her şey anlamsızlaşmıştı.

“Ahhh iyi o zaman. Ne mutlu size. Bir ömür boyu mutluluklar dilerim, Allah bir yastıkta kocatsın. Sadece tek bir soruya cevap istiyorum. Neden?”

“Ne, neden Ceren yaa? Neyi öğrenmek istiyorsun, nasıl başladığını mı?”

“Nasıl başladığını mı?! Onu gayet iyi biliyorum. Ayyuka çıkan ilişkiniz sonunda bana kadar geldiğinde tüm detaylarıyla öğrendim.”

Bir an için susan Ceren, öldürücü bakışlarını Doğa’nın gözleriyle buluşturmak istediyse de Doğa başını kaldırmayınca, avını köşeye sıkıştıran yırtıcı edasıyla bir hamle daha yaptı.

“Ben anlatayım istersen sana nasıl başladığını? Her sabah evime gelip, yatağımda beni uyandırmadan önce, Efe’nin odasını ziyaret etmeye başlamışsın. Bu ilk nasıl ve neden oldu bilmiyorum ama sonradan sıkça tekrarlanır olmuş. Tıpkı beni uyandırmaya geldiğinde yatağımda zıpladığın ve ben uyanmayınca yanıma yattığın gibi Efe’yle de aynı sahne tekrarlanır olmuş. Bir, iki, üç… Ehh Efe, Ceren değil tabi. Onunla aynı yatakta olmak benimle olmaktan farklı. Ateş ve barut, öyle değil mi?”

“Ceren lütfen…”

“Ne lütfeni ya?! Ne lütfeni?! Tüm yaz, dalga geçmişsiniz benimle.”

“Bunun seninle bir alakası yok kızım.”

“Benimle bir alakası yok öyle mi? Bence de olmamalı zaten, olmamalıydı. Bu ilişkinin hiçbir anında ben olmamalıydım. Ama merkez benmişim. O yüzden soruyorum yeniden; neden?”

Doğa başını kaldırıp, tahammül sınırına eriştiğini belli eden bir tonda; “Ceren neyi öğrenmek istiyorsun? Açıkça sorsana!”

“Tek bir şeyi! Efe tüm bu oynaşmaların ardından seninle çıkmak istediğini söylediğinde ona nasıl “Olmaz arada Ceren var. En yakın arkadaşım yıllardır sana aşık. Bunu ona yapamam,” dedin? Allah’ın cezası, yıllardır benim tek başıma yaşadığım aşkı, sırrı nasıl kendi oyununa alet edebilirsin? Oyun diyorum çünkü Efe senin memelerini mıncıklarken söylediğin hayır, hayırdan çok kendini yasak elma gibi sunmaya çalışmaktan öte değil. Efe’yle olman değil, arkadaşlığımıza emanet ettiğim sırrıma ihanet etmen beni asıl yaralayan. Bu yüzden söyle neden? Neden yaptın?”

Didem Çelebi Özkan

Can’dan Gelenler

Kalem

4 Kasım 2018

Kalem

Elindeki kalemi demirlere çarparken çıkardığı gürültüden habersiz, gözlerini kısmış tık tık tık sesleri eşliğinde volta atıyordu. Aklından geçenlerin hızına adımları yetişemedikçe kalemin demire çarpma hızı artıyordu.

“Irmak Hanım buyurun” diye seslenen görevliye yabancılayarak baktı. Ne için orda olduğunu unutmuş, adıyla seslenilmesini yadırgamış halde bir kaç saniye anlamaz bakışlarla baktı. Ana dönmeyi başardıktan sonra hızlı adımlara kapıya yöneldi.

Hapishane girişi prosedürlerinin detaylarında cep telefonuyla içeriye girmenin yasak olduğunu bildiğinden telefonu arabada bırakmıştı. Dünyayla bağlantısının o kapıdan itibaren kesileceğinin bilincinde, içinde yükselen endişeyi bastırarak üçüncü denemede x-ray cihazından geçmeyi başarabildi.

Ses kayıt cihazının içeriye alınmasına müsaade edilmemiş, sadece kalem ve kâğıt ile röportajı gerçekleştirebilecekti. Labirenti andıran bina içerisinde kendine yolu gösteren memurun yanında duvarlara sinmiş sessiz çığlıkları duyduğunu düşündü. Binanın duvarları rutubetten yer yer dökülmeye başlamış, duvarlardan ince çizgiler halinde su sızıntıları Irmak’ın zihninde gözyaşları olarak imgeleniyordu. Bakış açısındaki deneyimleme tarzı işinde net ifadeler kullanmasını sağlasa da ruhunda onulmaz travmalar yaratıyordu.

Görüşme odasında beklemesi söylenip kapı üzerine kapatıldı Irmak’ın.

Klostrofobik bir ortamda zihnindeki cümleleri toplamakta zorluk çekiyordu. Empati kurmaktan vazgeçmeyi denese de başarılı olamadı. Nefes almasını zorlayan bir elin boğazını sıktığı hissiyle, ruhu kıskaçtaymışçasına boğuluyor gibiydi.

Basit görsellere odaklanmayı denedi Irmak. Görüşme odasının tek penceresi iki camlı demir parmaklıklı avluya bakan ışık almaktan yoksun bir yerdeydi. Duvarlar solmuş su yeşili boyalı, rutubet izleriyle kaplı, dökülmüş çatlamış sıva parçalarıyla bezeliydi. Görüşme için tek masa iki sandalye ve masanın üzerinde Irmak’ın getirdiği dosya ve kalem vardı.

Masanın üzerinde kaldı bakışları. Kalem, insanların iletişim kurmaya başladığı ilk çağlardan beri vazgeçilmez bir araç olmuş, dönemden döneme şekil değiştirerek bu zamana kadar gelmişti. İletişimin temel unsuru konuşmak olsa da, sonraki zamanlara ulaşmak adına kalemin gücünden faydalanılmış, bazen çivi, bazen taş, bazen kuş tüyü ile yazımların gücünü oluşturmuştu.

“Söz uçar yazı kalır” deyişini düstur edinmiş niceleri fikirlerini zamansızlığa taşımayı başarmışlardı.

Irmak’ın da gazeteci olmayı seçme nedenleri arasında bu fikir baş sırada yerini alıyordu. Teknolojinin gelişmişliğiyle kalem kullanmadan birçok fikrin yazıya dönüşmesi artık kolaydı. Fakat ülkede hala teknolojinin ulaşamadığı noktaların varlığı yeniden kalemli yazımlara mahkum ediyordu insanı.

İçinde bulunduğu ortamın ilkelliği, dünyanın dışında kalmışlık hissiyle Irmak bir simülasyonun parçası olduğu zannına kapıldı.

Kapının açılmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı Irmak. Bulundukları ortamla çelişki oluşturan iyi giyimli orta yaşı biraz geçmiş özgüvenli bakışlara sahip biriyle karşılaşmayı beklemiyordu.

Şaşkınlığından sıyrılıp elini uzatması biraz zaman alsa da, sonunda bunu başarabildi.

– Merhaba Toprak Bey, buyurun, diyerek sandalyeyi gösterdi. Kendini ev sahibi gibi hissetmesinin saçmalığında misafir olarak addettiği mahkumun oturmasını bekledi.

– Siz hoş geldiniz Irmak Hanım, diyerek yerine geçen Toprak, kadının bakışlarındaki şaşkınlığa şaşırarak, gülümsedi.

Bir süre konuşmayı başaramadan beklediler. Hal hatır sormanın ortama uygunsuzluğunun farkında, direk konuya girmenin aceleciliğini engellemek isterken süre biraz daha uzadı. Irmak yeniden Toprak’a bakma cesaretini kendini bulduğunda kaleme uzanarak açıklamalarda bulundu.

– İçeriye kayıt cihazının girmesine izin vermediler. Ayrıca fotoğraf çekmeme de izin verilmedi. Sitenizde bulunan sizin uygun gördüğünüz bir fotoğrafınızı kullanmayı düşünüyorum ne dersiniz?

– Özel bir fotoğraf seçimim yok, asistanımla iletişime geçerseniz o sizinle fotoğraf paylaşır.

– Tamam, öyleyse söyleşimize başlayabiliriz, sizin için uygunsa.

– Elbette, diyen Toprak’ın yüzünden hüzün dalgası geçti, oturduğu sandalyede biraz daha dikleşerek Irmak’ın gözlerine dikti gözlerini.

– Sizi yargının önüne taşıyan son yazınızdan bahsedelim Toprak Bey, adıyla ironi oluşturan söyleviniz belirli zümrelerde huzursuzluk yarattı…

– Araya girmem lazım sevgili Irmak, belirli zümreler derken kimi ya da kimleri kastediyorsunuz? Açık bir söyleşi olacağını umuyorum, sizin ne ifade ettiğinizi kesin dille bana sormanız lazım ki bende kesin ifadelerle derdimi anlatayım. Yoksa baskı sizi de mi etkisi altına aldı?

– Hayır, hayır, tabi ki bir etki altında değilim. Şu an etkisi altına girdiğim tek baskı hapishane ortamı. Baştan sorayım öyleyse, “Kalem” başlıklı yazınızda ‘Kalemimi kendim kıracağımı bilerek yazıyorum’ dediniz. Sekülerizmin yaygınlaştığına inancınızdan bahsedip, dini inançlarıyla hayatlarına yön veren insanları hor görür ifadeler kullandınız. Üstelik bundan bahsederken başınıza gelecekleri bildiğinizi de dile gelirdiniz. Bu bir meydan okuma mıydı yoksa bu duruma geleceğinizi bilip kamuoyu oluşturmayı mı hedeflediniz?

– Öncelikle ben yazı dilimde kimseyi hor görür ifadeler kullanmadım. İnançlarıyla hayatlarına yön veren insanlara elbette saygı duyuyorum, kabul de ediyorum. Dile getirmeye çalıştığım kendi hayatlarına yön vermekte serbestler, mesele bu hayat yapılarını hepimizin yaşaması konusundaki ısrarları. Üstelik bunun devlet eliyle de yaşamın içine yerleştirilmeye çalışılması kabul edebileceğim bir yaklaşım değil. Diğer taraftan ben yaşam tarzımı kimseye dikte etmeye çalışmıyorum. Benim gibi düşünen insanlar olduğu gibi benden çok farklı düşünen insanların da olduğu bir dünyada yaşıyorum. Ortak paydada buluşup yaşayabileceğimiz bir ülke hayal etmenin romantizminde yazdım belki de “Kalem” adlı yazımı. Bir meydan okuma değildi bu ya da kamuoyu oluşturma gayreti de değildi. Anlaşılmak istemekti belki, bu ülkede ben ve benim gibi yaşamak isteyen insanlar var mesajını vermekti. Belki de kurdukları ve kurmayı hedef edindikleri yaşam şartlarını kabul etmeyecek bir kesimin varlığını hatırlatmaktı…

– Peki, Toprak Bey yargılanma sürecinizde sizin gibi düşünen insanların pek de ortada görünmediği fark edildi. Aksine karşı taraf diye değerlendirdiğiniz taraf tüm duruşmalarınızda Adliye önünde sizi protesto ettiler. Destek görmemiş olmak sizi incitti mi?

– Ben ülkede sekülerizmin doğru anlaşıldığından pek emin değilim. Aynı tarafta olduğumuzu söylediğim birçok insanla aynı düşünceyi paylaşmıyoruz ki bu olması gereken bir durum. Ben taraf toplamak için yazmadım ki farkındalık oluşturmakta bir kapı açmak istedim. Tam da savunduğum fikre uygun bir davranış oluyor bu söylediklerim, dini olgularla planladıkları yaşantılarını dilediklerince yaşasın herkes. İster Hıristiyan, ister Musevi, ister Müslüman olsun bu mühim değil. Dini yaşantıları göstergeye dönüşüyorsa -ki şu an toplumumuz çok hızlı olarak bu göstergenin bir parçası olma yolunda ilerliyor- burada özümseme hatası da var demektir. Toplum temelinden inşa edilmeli, bunu da ancak sekülerizmin öncülüğünde yapılacak inkılâplarla sağlayabiliriz. Yazımın başlığına “Kalem” demenin sebebi de buydu zaten. Tüm liderler inkılâp yapmak istediklerinde bir simge seçerler bunun için. Bu simge zamanla hedefe giden araç haline dönüşür. Kimi zaman silah, kimi zaman dini bir kitaptır bu, örnekler çoğaltılabilir elbette. Benim önerim kalemden yanaydı. Bilimin yaygınlaşmasının sebebi olarak gördüğüm yazma eylemine göndermeydi. Ayrıca toplum zihninde yer etmiş ‘eli kalem tutan’ , ‘kalemini kırmak’ gibi kalıplaşmış deyimlerin de varlığı buna bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Biraz mola vereyim ister misiniz sevgili Irmak, parmakların yoruldu yazmaktan?

– Lütfen devam edelim, kısıtlı süremiz var siz cümlenizi bitirin, öğrenmek istediğim bir kaç şey daha var.

– Pekâlâ! Sözü edilen kalabalık grup içinde bir kaç şey demek istiyorum. Körü körüne herhangi bir inancın peşine düşen insanlar koloni halinde hareket kabiliyetine sahiptirler. Bu koloniyi oluşturmak için de illaki dışarıdan bir destek gerekir. Bu desteklemenin de devlet eliyle yapıldığını tekrar etmekten kaçınmıyorum. Siz de bunu yazıda belirtmekten kaçınmayın lütfen.

– Kendinizi tecrit edilmiş hissediyor musun?

– Bilakis, herkesten arî bir ortamda düşüncelerimin şekillenmesine fırsat doğduğunu düşünüyorum.

– Adil olarak yargılanacağınıza inanıyor musun?

– Cevabı soruda gizli aslında! Bunu sorma ihtiyacı hissettiren bir adli düzenin ne kadar adil olduğunu yorumlamaya gerek olduğunu düşünmüyorum.

Kapının açılmasıyla birlikte Irmak başını kaldırıp Toprak’ın gözlerine baktı. Kahverengi gözlerinin içinde oluşan hareli elalık ışıl ışıl parlıyordu. Toprak kapıdan giren görevliye hiç bakmadan ayağa kalktı, bu sürede gözlerini Irmak’tan ayırmadı. Yüzüne yerleşen gülümsemeyle elini Irmak’a uzatıp, şaşkın bakışlarla kendine bakan kadının elini tuttu. Irmak irkilerek yerinden kalktı, tokalaşma haline çevirdi ellerini.

– Teşekkür ederim sevgili Irmak, yine görüşeceğimizi umuyorum.

– Mutlaka, mutlaka Toprak Bey, diye cevapladı Irmak…

Hapishanenin kapısından çıkınca bakışlarını gökyüzüne çevirdi Irmak, bir saatlik mahkûmiyet bile yetmişti özgürlüğü özlemeye. Dingin adımlarla arabasına geçti, telefonu eline alıp, derginin editörünü aradı.

– Söyleşinin başlığı hazır “Topraktan Kaleme, Fikir Savaşı”

Özge Can

Martan'ın Sepeti

Angaje

27 Ekim 2018

Angaje | Kedi

Kışa angaje olmuş sonbaharın sonu

Kış ise ilkbaharla olan angajman şartlarını yerine getirmek adına beyaz örtüsünü çoktan tepelere birer birer serdi bile. Ben, sakin sessiz evimde, sıcacık sepetimde uyuklamaktayım. Bu evde olup bitenlerin hiçbirine benimle ilgili olsalar bile dahil olmuyorum, taraf da değilim. Yalnızca sessiz tanığım.

İzlediklerim ve yaşadıklarımın hep aynı şeyi işaret ettiğini bin kere tekrarlamak için burada sizlerle yaşıyorum. Ruhum ancak bu yolla tekamül ediyor. Her şey birbirinin içinde ve fakat her şey birbirinden bağımsız.

Belki de o yüzden sakin ve sessiz evim. Ama durun! Ne o bıyık altından gülümsemeler? Şimdi, hiçbir şeye karışmadığım için “Kediler hep bencildir zaten” mi diyeceksiniz? Yo, yo sakın inkâr etmeyin; dudağınızın incecik kıvrılan kenarından, göz kapaklarınızın hemen yanında aniden ortaya çıkan hınzır çizgiden, insanoğluna has sınıflama tutkusuyla beni üzerinde büyük harflerle BENCİL yazan yaftalı kutulardan birine tıkıştırdığınız o kadar belli ki! Üstelik neden izleyici olduğumu en başından söylememe rağmen…

Olsun…

Bugün hiç de adetim olmamasına rağmen, keza kimsenin işine karışmam; size bazı şeyleri kısa kısa anlatmak niyetindeyim. Sorular soracağım izninizle ve cevapları birlikte bulacağız. Eğer beni dinlerseniz; uzun zaman önce kapıldığınız adına hayat denen bu girdabın, en az sırtımdaki tüylerin adedi kadar bir büyüklükle üzerinize yürüyor hissini bir kenarda bırakıp, keyfinize bakacaksınız! Elbet beni dinlerseniz…

1.)

Özgürlüğünüz ve her şeyi kontrol edebilme hastalığınızın bir arada olabileceğine ne kadar inanıyorsunuz? Çünkü özgürlük, kontrol duygusuyla angaje edilirse sizi bağımlılığa taşır.

2.)

Sizi rahatsız eden asıl şeyin ne kadar umursandığınızı tam olarak tespit edememek olduğunun bilincinde misiniz?Sahi bu arada siz kendinizi ne kadar umursuyor ve ruhunuzun mırıldandıklarını itirazsız ne kadar dinliyorsunuz?

3.)

Her şeyi, ama her şeyi; para, aşk, gayrimenkul, dostlar(!), arkadaşlar, evinizdeki eksik gedik… saymanın ve kaydetmenin size yüklediği ağırlığın farkında mısınız? En son ölen yakınınız yanında ne götürdü giderken, dikkat buyurdunuz mu?

4.)

Mekanda, zamanda, işte, okulda kısacası yaşamda ilerlemek uğruna kayıtdışına aldıklarınız ve kayda değer bulmadıklarınızın hayatın hikâye kısmını oluşturduğunu, yani en güzel yanını sildiğini görmüyor musunuz?

5.)

Dokunmak ve dokunulmanın her varlık için şefkatle yoğurulmuş iyileştirici bir pomat olduğunu ancak sıklıkla yinelendiğinde eskisi kadar yatıştırıcı olmadığını üstelik varlığın özgünlüğüne kastederek onu sıradanlaştırdığını biliyor musunuz?

6.)

İkinci şahıslar ve onların sebep olduğu diğerleri uğruna yaptığınız fedakarlıklar, uğradığınız haksızlıklar, çektiğiniz eziyetler “onun için neler yaptım”a ulaşmadan sona erdi mi? Hiç tüm bunlar gerçekleşmeden iki kere düşündünüz mü?

1. Aslında bu yaptığım beni onun gözünde yüceltmek ve vazgeçilmez kılmak için değil de nedir?”Kendime yer edeyim,gör sana neler edeyim”gibi mesela.
Ya da

2. Sorununu çözeyim ki bana daha çok angaje olsun gibi…

Yaptığımız her şeyde asıl muradımız; varlığımızı sağlamlaştırmak, yerimizi başkalarında derinleştirmek, sudaki aksinize kendinizde dahil herkesi hayran bırakmak değil de nedir?

Oysa yalnızca buradan geçiyoruz, başka milyonların daha önce geçtiği gibi. Hoş sedada kulak tırmalayan bir çığlık ya da muhteşem bir melodi bırakıp gitmek sizin marifetinize kalmış. Kimsenin değilsiniz, kimse de sizin değil. Hiçbir şeyin sahibi değilsiniz, hiçbir şey de sizin sahibiniz olamaz çünkü ruhlarınız bağımlılık ve mecburiyet gibi sıradan kavramlarla angaje olamayacak kadar tanrısal tınılara sahiptir. Bunu laf olsun diye söylemiyorum; sizin için hazırlanan ve biçilen ömür her neye inanıyorsanız inanın sonlu ve ancak sakin kalabildiğiniz ölçüde keyiflidir.

Bu demek değildir ki vazgeçin. Hayır! Elbette vazgeçmeyin ama bunu yaparken ortaya koyduklarınızın sizin için ve sizin eseriniz olduğunu unutmayın, pişmanlık duymadan ilerleyin.

Ve son cümle:

Size angaje olan ve sizin angaje olduğunuz her şey sizi tanımlar. Şimdi iyi bakın, bu siz misiniz?

Zeynep Mete

Can’dan Gelenler

Çekmece – 5

21 Ekim 2018

Öykü Çekmece | Mektuplar

Kutunun içine uzattığı elini adeta içine uzatmış gibi hissetti Sude. Kapattığı, yok saydığı, kilitli kapılar ardında odalara hapsettiği, tüm çekmeceler toplu halde isyana geçmiş, kapıları zorlayıp dışarı çıkmak için zihninde anlık görüntülerle istilaya başlamışlardı.

Kutunun içinden yıllar önce sakladığı iki kitabı çıkarttı. Aynı kitabın iki farklı basımı elinde duruyordu.

Sanki ilk kez görüyormuş gibi hissederek, midesinden kalbine doğru yaşadığı basıncı yutkunarak yok etmeye çalıştı. Elleri titremeye başlamış, yasak bir bölgeye geçerken vücudun salgıladığı adrenalinin belki de yüz katı bir salgıdan ruhunu kurtarmaya çalışıyordu.

Kaçacak yeri kalmamıştı, teslim oldu.
İlk kitabı eline aldı. Kitap kapağı, sepya tonlarda yarım açılmış bir çekmece, içinden dışarı doğru sarkmış açılmış mektuplardan oluşuyordu. Mektupta yazılanlar pusluydu, sadece bir tanesinde imza okunuyordu “Yağmur”

Kapağı çevirip önsözü okumaya başladı Sude.

“Tam da kitabımın içeriği gibi aslında yaşamda. Birbirimizle bağlantı kurarak var olabiliyoruz. İnsan kendini bir başkasının varlığından ispat ediyor. Yoksa silinip gideriz bu dünyadan hiç olmamış gibi, hiç sevmemiş, hiç sevilmemiş gibi. Ben varım, ben yaşadım demek için iz bırakmak isteriz yaşamda. Bazımız bir çocuk yetiştirir, bazımız bir şarkı yazar, bazımız bir kitap, bazımız bir gazetede, dergide çektiği altında imzası olan bir fotoğraf yayımlar, belki bazımız da sevdiklerimizin anılarında bir iz bırakırız.

Benim de bir izim var bu hayatta!

Şu an elinizde tuttuğunuz kitap yaşamımın en önemli izini taşır. Sizlerde benden bir iz olarak duracak bu kitap, bende bir başkasının izinin yansımasıdır. Kitabın içerisinde okuyacağınız mektupların hepsi gerçektir. Yıllar önce yaşadığım aşkın hiç yaşanmamış gibi geçip gitmesine gönlüm razı olmadı. O vardı, ben vardım, biz vardık bir zamanlar!

Buraya not etmeden geçmek istemiyorum. Kişi hak ve hürriyetini gasp etmek gibi algılanmasını engellemek adına, mektup sahibinin ismini ve mesleğini değiştirdim. Okuyacağınız mektupları sadece bir aşkın iz düşümü gibi değerlendirmeyin isterim. Dönemin kültürüne ayna tutan, ilişkilerin, gelişmişliğin ya da gelişememişliğin yansımasını her bir satırda aktaran, dünya meseleleriyle, edebiyatla, sanatla, siyasetle, fikirle hemhal olmuş gerçekliklerdir okuyacaklarınız.

Tek taraflı mektupların oluşturduğu bu kitaptan sonra, sevgili okuyucular karşı tarafın mektup içeriklerini hayal dünyasıyla tamamlamak zorunda kalacak maalesef. Belki bir karşı atak olarak cevapları da başka bir kitapta bulabiliriz. Buradan mektupları elinde bulunduran kişiye mesaj vermiş olayım.”

Sude önsözü bitirecek gücü kendine bulamadı. Yüzünden geçenler ilk kez bu kadar net okunur haldeydi. Tüm maskelerinden arınmış, ifadesizliği çekip gitmişti.

Yüzünden okunan en net duygu hayal kırıklığıydı. Yanına ek hüzün, acı, pişmanlık ve çıplaklık olarak değerlendirilebilirdi.

Sude’nin elindeki kitap Mert Altok tarafından “Sonsuz Sevgimle” notuyla imzalanmış, kişiye özel postayla Fransa’dan yollanmıştı. İlk 100.000 baskının içindendi elindeki kitap.

Yıllarca Sude’nin Mert’e yazdığı mektuplardan oluşan, önsözde bir kaç övücü cümle ile kendine ithaf edilen kitap “Çekmece” adıyla piyasa sürülmüştü.
Kutunun içindeki diğer kitapta Çekmece adlı kitabın Fransızca çevirisiydi. Aynı kapak tasarımıyla çıkmış kitap yine Sude için özel imzalanmıştı fakat bu kez imza sahibi Belle Altok’tu.

Sude yıllarca kaçtığı gerçekliğin karşısına bu kadar yalın çıkmış olmasının şaşkınlığında tüm duvarlarını yıkmış, maskelerinden arınmış halde kendi çıplaklığında kaldı.

Yıllardır elinde bulunan kitapları ilk kez okumaya karar verdi. Kendi kaleminden çıkan mektupları bir kitapta herkes gibi okumanın yabancılığı, tek bir cümlenin öznelliğinin yarattığı kendiliğiyle Çekmece adlı kitabı okumaya başladı…

SON

📌 Tüm Bölümler için tıklayabilirsiniz.

Özge Can

Uykusuz Klavye

Lades

18 Ekim 2018

Lades | Büyükanne, Torun

“Ladesim lades olsun mu?”

“Olsun.”

“Tutmayan gavur olsun mu?”

“Olmasın.”

“Olsun diyeceksin kızım.”

“Gavur ne demek anneanne?”

“Müslüman olmayan demek.”

“Müslüman olmayanlar kötü mü oluyor?”

“Ne bileyim yavrum. Olmuyordur herhalde. Her Müslüman iyi mi sanki?”

“O zaman neden gavur olsun diyoruz ki? Başka bir şey diyelim.”

“Ne diyelim peki? Sen söyle.”

“Bozacı olsun diyelim.”

“Bozacı mı? Allah Allah!”

Son Allah’ı uzatarak içinden sanki bir nefes gibi söylemişti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme asılı kalmış da düşmesi için uğraşıyormuş gibi titretti dudaklarını. O zaman küçüktüm. Bu hareketin dilinin ucuna kadar gelen bir sözcüğün çıkamadığı için dudaklarına vuran bir isyan dalgası olduğunu bilmiyordum. Öyleydi anneannem. Ne zaman biri ona mantığına toslayacak bir laf etse, aynen böyle titrerdi dudakları. Sonradan, biraz daha büyüyüp aklım ermeye başlayınca dudaklarını titretenin o çıkamayan sözcükler olduğunu, lafını esirgediği insan uzaklaşınca kıyılarımıza vuran dalgalardan anladım. ‘Ah ben şimdi ona şöyle derdim de… Böyle derdim de…’

Sözcük yutardı anneannem.

Nefes gibi. İçinde iyice yıllanıp, demlendikten sonra başka birine, sırf kendini iyi hissetmek için ya da karşısındakinden “Keşke diyeydin” lafını duymak için harcardı o sözcükleri.

“Peki. Tutmayan bozacı olsun mu?”

“Olsun.”

“Yerde ne var?”

“Toprak.”

“Gökte?”

“Bulut.”

“Sen bunu kırk günde unut!”

Ben unuturdum. O unutmazdı.

“Cereeen! Kızım al bakalım şu yoğurdu sofraya götür. Hadi benim kuzucuğum.”

“Aaaa?!”

“LADEEEESSS!”

Annem kızardı.

“Anne! Çocuk o daha. Bırakaydın da bir sefer de o kazansaydı.”

Bırakmazdı.

Biri hariç anneannemle girdiğim lades savaşlarını hiç kazanamadım.

Bir evin içinde üç buçuk kişiydik. Herkesin bana yarım akıllı muamelesi yaptığı evimizde o bana gerçek bir bireymişim gibi davranır ama yine de boyumdan büyük işlere karışmama müsaade etmezdi. Çocukluğum adeta anneannemin aşırı mantıklı hali tarafından kuşatılmıştı.

“Aklı yok mu onun? Unutmasın canım!”

Annem ve babam çalışırlardı. O zamanlar şimdiki gibi bakıcılık müessesesi ya yok ya da ona ayrılacak para yok. Anneanneler ya da babaanneler gelir kurulurdu torunlarının rikkatle örülen geleceklerine. Benim gelecek yolumun orta şeridinde seyreden güvenli araçtı anneannem. Annemdi ve babam. İkisi olamadığı zamanlarda anneannem. Yoldaşım. Büyümeyen çocuk yanım.

Ara sıra oturduğumuz muhitten uzaklaşırdık. Torun anneanne, iki suç ortağı. Annemle babam işte olurlar ve akşam beşten önce dönmezlerdi. Anneannem hep pür telaş. Arada da bana nasihatler edip, uyarılarda bulunurdu.

“Aman çocuğum sıkı giyin.”

“Aman kuzucuğum annene ya da babana söylemek yok, tamam mı? Zaten hemen gidip geleceğiz. Söylersen bir daha beraber kalamayız.”

Bu son söylediği öyle canımı acıtırdı ki; sonunda annesiz ve babasız kalmayı dahi göze alabilecek bir çocuğun içtenliği ile susardım. Sonra akşam olur, annemle babam eve gelirlerdi. Anneannemle ben ise çoktan dönmüş olurduk. Ben Yakari’nin peşinde, anneannem Yalan Rüzgarı’nın. Bir odanın içinde iki sırdaş, iki arkadaş birbirimizin güvenilir sıcaklıklarına saklanırdık.  Sonra, ilk okul ikinci sınıfta o yaştaki bir çocuk için asla kötü sayılamayacak bir alışkanlık edinmiştim. Günlük tutmak. Elbette o zamanlar için annemin merakını gideren bir araç olduğunu bilmeden. Anneannemle yaptığım her şeyi ayrıntılı bir biçimde yazdığım, o güzel anlara yazarken beni geri götüren bir hayal gemisiydi günlüğüm.

Sabahçı olduğum yıl, anneannemle haftada bir öğleden sonraları Kadıköy’e giderdik. İşte böyle bir günün sonunda annem, o gün yaptıklarımızı (minibüse binip Kadıköy’e gitmiş, Maide’ye uğramış, sahlep içip bir de peynirli tost yemiştik, anneannem şiir okumuştu…) ben tüm zihnimi boş sayfalara döktükten ve uykuya teslim olduktan hemen sonra öğrenmişti.

Anneannem ertesi akşam kendi evine döndü. Aramız minibüsle sekiz dakika. Ben sekiz yaşında. Pişmanlık yaşımdan büyük. Ayrılık bir ömür bana. Hayatımda yazmaktan, yazıdan, kalemden sadece o zaman nefret ettim. Yazabildiğimi söyleyen aklıma, yazan elime, kalem tutan parmaklarıma… Sözcüklere, kelimelere.

Nedametle isyan etmenin ilk canlı hayali o gün çimlendi zihnimde.

Artık okuldan sonra annemin iş yerine gidiyordum. Bir köşeye itilmiş, içindekileri kimsenin umursamadığı yalnız bir dosya dolabı ile aynı sessiz kederi paylaşan bir çocuktum. Önüme yığılan uzun maaş bordrolarının arkasına, devlet malzeme ofisinden alınmış kalemlerle özgürlüğü çiziyordum. Her ayın kalanında anneannem olurdu. Kuşlarla. Öyle mutsuz, melankolik bir ruh halindeydim ki; anneannemden biraz daha ayrı tutulsam kesin büyük bir sanatçı olabilirdim. Ama babam dayanamadı. Anneannemle ayrılığımızın onuncu gününde bana bir ömür gelen o sekiz dakikalık minibüs yolculuğunu, tam sekiz dakikada yaptık birlikte. Anneanneme bıraktı beni. Annem küsmüş müydü? O yoktu yanımızda.

Anneannem…

On günlük ayrılığın ardından.

Bana karşı ladeste alacağı gönüllü hatta şikeli yenilgiyi dahi benim aklıma bir hakaret kabul eden anneannem bensiz bırakılma tehdidine yenilmişti.

Oysa ben pişmandım. En çok da küskün. Bireysellik algım farklı bir boyuta ulaşmışken, bana başkalarının eşyalarını karıştırmamam öğretilirken, bu çelişki, bu ikiyüzlü ahlak anlayışı…Şimdi harika ifade ediyorum. O zaman öyle değildi. İçten içe bunları bilip, anlatamamak, savunamamak… Ağlamıştım. Sadece ağlamıştım.

Hafta sonlarını anneannem ile geçirmeme izin verildi. İyi bir çocuk olmam karşılığında. Oldum. Ben hep iyi çocuk oldum. Büyümedim. Büyüyemedim.

Anneannem öldü.

Dizkapaklarım ağrıdı.

O gün. Gönüllü suç ortaklığı. Minibüsteydik. Kalabalıktı. En önde oturuyorduk. Şoförün yanı. Dizlerim değiyordu minibüsün ön paneline. Dizlerim acıyordu.

“Off dizlerim acıyor anneanne.”

“Dayan kuzucuğum az kaldı.”

“Müsait bir yerde şoför bey.”

“Geldik mi?”

“Geldik.”

‘Dizlerim sıkıştı anneanne.”

“Tamam yavrum dönüşte yan yana otururuz”

Çok severdim kitapları. En çok Reşat Nuri Gültekin’i. Çalıkuşu’nu. Feride’ye benzetirdim kendimi. Hırçınlığımı. Kafaya koyduğumu yaparımlığımı. Sonra derin bir utanç duyardım içimde. Ben kim Feride olmak kim? Anneannem anlar gibi sahafların olduğu sokağa götürüp başka karakterlerle durulmamı beklerdi. En çok Maide’de dururduk. En çok oradaki kitapları sevdirmeye çalışırdı anneannem. Anladığım kitaplar yoktu halbuki. Kapaklarına baktığımda bilirdim bunu. Ruh ve Ruhlar Dünyası, Sinan Onbulak. Denemeler, Montaigne. Bu iki yazarın, iki farklı dünyanın aynı sepette olmasına şaşırırdım. Çoğunlukla Maide’nin sahibi İlhan Amca ile derin bir sohbette olurlardı. Hatta o gün, anneannem şiir bile okumuştu. Eski plakların dizili olduğu bir rafın arkasında, Cem Karaca’nın burnunun tam üzerinden seyretmiştim onu. Sanki gizli bir şeyler yapıyor gibi utangaç, yanakları al aldı.

Gözlerim maviliğin ruhudur.
Fecirlerin tebessümü içer.
Berraklığında ilah çocukları uyur
Ve emer sükutu beyaz gölgeler.”

“Ahmet Arif değil mi?”

“Bildiniz.”

“Terk Etmedi Sevdan Beni. Benim en çok sevdiğim.”

“Yaa? Onu da biliyordum aslında ama unuttum şimdi. Çok oldu okumayalı diyeceğim ama yaşlılık da var tabi.”

“Estağfurullah Hanımefendiciğim, hala gonca bir gül gibisiniz maşallah!”

Bu ve buna benzer abartılı teşbihlerle dolu konuşmaların arasında, sanki dışarıdan mutluluk hormonu verilmişçesine doygun bir neşeyle saatler geçirirdik Maide’de. Kitaplar ve plaklarla örülmüş bu duvarların içinde zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmezdik. Gitme vaktimizin yaklaştığını, anneannem siyah, ince deri kayışlı saatine sık sık bakmaya başladığı zaman anlardım ben. Bir de İlhan Amca’nın yüzüne düşen gölgelerden.

Hayal kırıklığı, abartılı bir vodvilin ince tarizleri gibi otururdu yüzüne.

Sonra hep aynı soru gelirdi:

“Gitme zamanınız mı geldi Maide Hanımcığım?”

Anneannemin ismi, cesaret kırıcı bir biçimde samimi, içten dururdu İlhan Amca’nın dudaklarında. Ekmek teknesinin ismi ile anneannemin isminin aynı olmasının sunduğu tesadüfi bir rahatlık olarak düşünürdüm ben. Belki anneannemi kimseyle paylaşmak istemediğimden ya da belki de onların o iki kişilik dünyalarına tecahülüarifte mahir bir çocuk olarak tanık olmama izin verdiklerindendi. Bu gidip gelmeler ben on iki yaşıma gelene kadar sürdü. Sonra anneannemin romatizmaları İlhan Amca’ya duyduğu ilgiye galip geldi. Uzun bir süre gidemedik Maide’ye. Telefonlaşıyorlar mıydı bilmiyorum. Ama ben hiç denk gelmedim.

Orta son sınıftayken ailem beni Kadıköy’deki bir dershaneye yazdırdı. Bir gün, sanki yakın geçmişimin özlenen hatıraları kendilerini hatırlatmak ister gibi bir his düştü içime. Çıktım dershaneden ve Mühürdar’ın o bilindik telaşlı sokaklarında, kendimi içimdeki hisse teslim ederek yürüdüm. Ve Maide’nin ışıklandırılmış levhası, sıcak bir yol gösterici, güvenli bir liman gibi ileride ortaya çıktı. Koşarak girdim içeri. İlhan Amca’ya bakındım. O yoktu ama onun kopyası başka bir genç adam fark etti beni. Aynı gülümseme ve aynı tez canlılıkla yaklaştı yanıma.

“Buyurun küçük Hanım, ne arıyordunuz?” diye sordu.

“İlhan Amca’ya bakmıştım ben.”

Gözleri kederlendi genç adamın.

Dudakları incecik bir çizgi halini aldı ve yanlarında iki küçük gamze belirdi. Neşesiz hatta küskün iki küçük çukur. ‘Babam maalesef iki hafta önce vefat etti.’ derken bunu bana söylemiyor, sanki kendine hatırlatıyordu. Sonra ben yaşlarda birinin, çocuk kitapları satmayan yetmiş yaşındaki bir kitapçıyı tanımasındaki absürtlüğü merak ederek sordu:

“Siz nereden tanırdınız babamı?”

“Anneannemin arkadaşıydı. Çok gelirdik birlikte buraya.”

“Yaaa? Anneannenizin ismi ne peki?”

“Maide.”

Maide ismini duyunca şaşırmıştı. Hiçbir şey söylemeden hızlıca arka tarafa gidip beni orada yalnız bıraktı. Ve aynı hızla geri döndü. Elinde bir defter vardı. İnce, çirkin bir don lastiği ile sıkı sıkı bağlanmıştı.

“Bunu alın lütfen.” dedi.

“Babamın yazdığı şiirler. Anneannenizde durması sanırım daha doğru olur.”

Akşam dershane çıkışı anneanneme gittim. Eski düzen aynen devam ediyor, ben hafta sonları anneannemde kalıyordum yine. Koşa koşa aceleyle çıktım merdivenleri. Zile birkaç kez üst üste bastım. Sanki anneannemin elimdeki defterden haberi varmış gibi, romatizmalarını unutarak koşarak açmasını bekledim kapıyı. Ama o içeriden ‘Dur, patlama. Geldim, geldim’ diye söylenerek açtı.

“Anneanne, anneanne sana bir sürprizim var.”

“Dur kızım, bekle biraz. Elini yüzünü yıka bir önce. Ben de şu tavuğu çıkarayım fırından.”

“Aaaaa? Tavuk mu yaptın?”

“Evet.”

“Lades kemiğini sakladın değil mi?”

“Aşk olsun, tabi ki sakladım. Saklamaz mıyım?”

Lades meydanından zaferle ayrılacağım gün gelip çatmıştı işte. Sürpriz hakkımı lades için kullanıp, anneannemi mat etmeye karar verdim. Benim akıl küpü anneannem yemeğe kadar birkaç kez sürprizimi sordu tabi ama hem şüphelenmesin diye hem de gerçek sürprizin yaratacağı etkiyi artırmak için alakasızca dershanede matematik testinden en yüksek notu aldığımı söyledim.

Akşam yemekten sonra ladesimizi tutuştuk. Tutmayanın bozacı olması geleneğimizi de sürdürdük pek tabi. Sofra toplandı, bulaşıklar yıkandı. Anneannem köpüklü kahvesini alıp salondaki berjerine kuruldu.

“Cereeeen, kızım gel de aç şu televizyonu yavrum. Ajansa bakayım bir.”

“Tamam, anneanne geldim.”

“Ne o senin arkanda sakladığın bakayım?”

“Hani ben sana bir sürprizim var demiştim ya. İşte o sürpriz aslında buydu.”

“Neymiş o?”

‘Ben bugün Maide’ye gittim.’ diye devam edecektim ki; Maide’nin ismi, çağrıştırdığı başka bir isim, duygular, anılar, özlem, hatta kim bilir kavuşamamak belki de tüm bunlar aynı anda hücum etmişler gibi oturduğu koltukta geriye çöktü anneannem. Kötü bir şey yapmadığımı bilmekle beraber; anneannemin bu halinden çok korktum. Hayatının kalan kısmını bir özleme, bir düşe ekleyenlerin o düşü kurduran insanı kaybetmeleriyle hasıl olan yıkılmışlığı gördüm yüzünde. Anneannem biliyordu. Çarçabuk anın hüsran dolu tik taklarından sıyrılmak için sadece bir çocuğa yaraşır acelecilikle elimdeki defteri anneannemin eline tutuşturdum. ‘Bak İlhan Amca bir sürü şiir yazmış, oğlu verdi bana’.

“LADEEEES!”

İlk defa anneannemle tutuştuğum lades oyununu ben kazanmıştım. Anneannem eline tutuşturduğum defteri özenle yerleştirdi kucağına. Sessizce okşadı kalın mukavva kapağını. Ladese tutuştuğumuzu unutmuştu çoktan. O, defterle birlikte başka anlara, bambaşka diyarlara gitmişti. Defterin sıkı sıkı sarıldığı lastiği zarif bir el hareketi ile çıkardı. Özenle kenara koydu. Kapağını açtı defterin, ilk sayfanın sağ üst köşesindeki tarihe dokundu parmaklarıyla. Sanki yıllar mürekkebi kurutmamış gibi parlayan lacivert çizgilere, harflerin üzerindeki noktaları da es geçmeyerek uzun uzun baktı. Sıkılmıştım.

“Anneanne aklımda demeyi unuttun. Bak sonra mızıkçılık yapma ha! Ben kazandım tamam mı?”

Sesimi duyunca, sanki ilk defa beni görüyormuş gibi hayretle yüzüme baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece kafasını salladı belli belirsiz. Dudakları titredi.

O günden tam üç hafta sonra anneannem uykusunda vefat etti. Sabahları servise çıkan kapıcı, anneannem kapıyı açmayınca şüphelenip annemi aramış. Öyle öğrendik. Gittiğimizde, rüya görmeyen masumlar gibi uyuyordu sanki. Yastığının altında İlhan Amca’nın şiir defteri vardı. Anneme fark ettirmeden alıp çantama attım. Bu anneannemle paylaştığımız son sır oldu.

Anneannemden sonra defalarca lades tutuştum. Annemle, babamla, arkadaşlarımla, sevgililerimle, kocamla, şimdi de çocuklarımla.

Aynı değildi.

Ve hiçbir zaman aynı olmadı.

Beril Erem

Martan'ın Sepeti

Altı Dolunay

13 Ekim 2018

Altı Dolunay

Son geçişle bugün arasında altı dolunay vardı.

Açlık ve çaresizlik inatçı bir bit gibi, eprimiş ve ters yüz edilmiş gömleğinin yaka dikişlerine kadar yerleşmişti. Kuşlara bile saklanacak çalı doğurmayan ağaçsız ve kurak iklim bize ekmek parasını başka nereden verecekti, diye düşündü. Sarma sigarasını yaktığı kibriti yağlı akan derenin taşları arasına atarken, kafasında yarın geceki geçişin son kontrolünü çoktan bitirmişti. Topal bir eşek, sırtı bebeli bir avrat, zayıf bir sürü, bir dolu umut…

Başka umarı olsaydı, bu son demeyi ne kadar çok isterdi. Sigarasından çektiği derin nefesi burnundan veriyordu ki sesi duydu;

“Vazgeç! Biliyorum sensin o. Vazgeç, git buralardan.”

Yuttuğu duman mı, söylenen sözler mi bilinmez boğazında düğümlendi. Öksürük nöbetinin arasında bağırarak sordu;

“Nasıl? Babam ve hatta onun babasının babası bile bu toprakta ağanın kuluydu, nasıl, komutan nasıl?”

Tel örgünün öte yanından bağırdı komutan;

“Git buralardan. Müsademede ölenler ağa çocukları mı? Vazgeç!”

Koşarak uzaklaştı köye kadar, ancak o zaman farketti başka bir dilde hâlâ “Nasıl?” diye bağırdığını.

Her yerine sinekler konmuş, sümükleri umutları gibi yüzünde donmuş çocuklar karşıladı onu köyün girişinde, oynadıkları oyundan bir saniye başlarını kaldırıp, bakımsızlıktan irin akan gözleriyle baktılar aldırmadan. Onları, adeta itekleyerek köyün tepeyle kucaklaştığı yere kadar koşmaya devam etti.

Oradaydı, yarın gece geçiş yapacak sıska koyunların, dudaklarıyla kendileri gibi sıska otları yoluşunu izliyordu.

“Korkma” dedi kadın sessizce, “Bir şey olmayacak; koyunlar az, dolunay yok” Öteleri gösterdi; “Bulut burada olacak, korkma.”

“Bebe” diyecek oldu. “O” dedi, “O, bari burada kalsa”

“Olmaz.” dedi kadın, sustu sonra.

Elli yıl sonra, mayına basan topal eşeğin geceye karışan feryadını, “Dur” diye defalarca haykıran komutanı, mitralyözün parıltısını ve yerden kaldırılan en sevdiğinin, göğsünden boşalan ılık kanın oluk gibi sesini yeniden ve yeniden duydu.

Şimdi, geçtiği kapının çok ilerisinde onu yitirdiği yere son bir kez baktı, vedalaştı, kendisini zor taşıyan ayaklarıyla yürüdü gitti.

Ne garip, bir zamanlar izinle dahi giremediği topraklarda yaşayacaklardı artık.

Savaş hep öldürecek değildi ya, bu kez de yaşam için yol açmıştı ona ve ailesinden geri kalan üç beş yitirik boynu büküğe.

Altı dolunay süren kamp hayatının sonunda yerleşik hayata geçebilmişlerdi. Oğlu bir iş buldu, çocuklar okula başladı, gelini ise ara sıra geçici bulduğu işlerde çalışıyordu.

Bu kente geleli garip ama tam altı dolunay daha geçmişti ki bir akşam oğlu, çocuklar için okula gitmesi gerektiğini söyledi, o dil biliyordu. “Peki” dedi, gidecekti.

“Okul!” diye düşündü kapıdan içeri girerken, 70 yıl önce yolu düşseydi yine böyle yalnız bir çalı mı olurdu?

Zil çalana dek tahta bankta oturup bekledi, kapıdaki görevli haber vermişti torunlarının hocası onu görmeye gelecekti.

Gözleri kapıda, kulakları zilde beklerken aniden bir şey takıldı gözüne, yüreği ağzına geldi, bin yıl geriye gitti. Başı dönüyor, kulakları uğulduyordu, görevli ona bir şeyler söylüyor o hiçbir şey duymuyordu. Gözleri, gamzesinde karabiber saklayana kilitlenmişti. Gün tüm karanlığıyla göz kapaklarına çöktü ve bilinci tamamen yitti.

Gözlerini açtığında evindeydi, herkes bir şey sordu, o sustu…

Bir iki gün sonra tekrar gidecekti…
Ne olduğunu bilmiyordu…
Öyle dedi.

İki koca hafta geçti, okula gidecek cesareti bir türlü bulamadı. Sonra birgün kapı çaldı, açtı kapıyı.

O, evet o karşısındaydı, elli yıl…
Elli yıl sonra o…

Gülümsüyordu. Gamzesi yanağındaki bene yatak olan anasının suretiyle, bin dolunaydır her duasında andığı, şimdi tam karşısındaydı. Nasıl olabilir bu benzerlik, yoksa gerçekten o muydu?

Öğrenecekti. Yüreği avucunda içeri buyur etti öğretmeni.

“Yok” dedi öğretmen, “Sizi çok merak ettim. İyi misiniz? Çocuklar evden hiç çıkmadığınızı söyledi. Karşıdaki parkta bekliyorum.”

Sonra elindeki kocaman termosu işaret etti; “Çay da getirdim. Hazırlıklıyım, sohbet edelim.”

Yüreğinin sesi çağlayan bir su gibi kulaklarında uğulduyordu, zorlukla başını salladı, gidecekti…

Üç koca saat konuştular; çocuklar, savaş, anneler, babalar, aile, yitirilenler, geçmiş ve gelecek…

Oydu, müsademeden sonra sağ kurtulan ve “Artık sınırı geçti, kurtulsun” diye geri almadığı bebesiydi, karşısında duran…

Günlerce tel örgünün ardından bağırıp, haber yollayan komutan demek onu büyütmüş bakmış, kimselere vermemişti. Ona baba diyordu, bilmiyordu. Kendisi söylemezse hiç bilmeyecekti gerçeği çünkü ölmüştü anne babası…

Bir oğlu vardı öğretmenin, “Demek” dedi, “Başka topraklarda büyüyen iki filizim daha var.” Oysa elli yıl önce başkasının koyunlarına dökecek ot uğruna yitirmişti fidanını…

“Sizi çok sevdim” dedi öğretmen, “Neden bilmem bana babamı anımsattınız…”

Altı dolunay düşündü.

Şimdiye dek düştüğü uçurumların biri hariç hiçbirinden çıkamamış, sırtında uçurumlarıyla gezen kanadı kesik çöl kartalları gibi yaşamıştı.

Bu topraklar ona, ailesinden artakalan yitiriklere umut olmuştu. Bunca yıldan sonra kesik kanatlarının uzayacağı yoktu ama uçurumların sayısı azalmıştı. Artık akıllı olacak, büyük hayretinin gayretiyle sırrını kimseyle paylaşmıyacaktı. En azından şimdilik…

Muhtemel altı dolunay daha geçti

Öğretmen iki gündür okula gelmeyen çocukları iyiden iyiye merak ediyordu, tam o sırada çalınan sınıf kapısında çocukları görünce merakla neden gelmediklerini sordu, büyük oğlan boynunu büküp cevap verdi; “Dedem öte dünyaya göçtü öğretmenim, gitmeden az evvel gizlice bu zarfı size vermem için beni tembihledi…”

Zarf dört bir yanından koli bantlarıyla sıkıca kapatılmıştı. Üzerindeki daracık alana titrek bir yazıyla “Kanatları uçurumlara yetmeyen bir kartalın yuvasından düşürdüğü fidanın öyküsü”
yazıyordu…

Zeynep Mete

Can’dan Gelenler

Çekmece – 4

7 Ekim 2018

Öykü Çekmece | Mektuplar

Gün batımına denk geldiği köprü trafiğinde en azından manzara güzel diyerek kendini teselli etmeye çalıştı Sude. Gökyüzünü kaplayan kızıllık, boğazın rengini maviden laciverte, yer yer turuncu harelere bırakmış, gün şehri terk ederken şehir insanlarının üzerine siyah pelerinini çekmeden görsel bir şölen armağan ediyordu. Sude manzaraya sadece bakıyor, algılamıyordu. Gördüğü şey kartpostallara giren boğaz manzarasıydı. Manzaranın derinliğe inemeyecek kadar kendi derinliğinde boğuluyordu. İçindeki çekmecelerin hesaplarını karıştırmış, dün bugüne, bugün düne karışmıştı.

Günlerdir mektuplarla başka bir zamana gidiyor, o zamanın duygusunun içinde andan kopuyor, içinde oluşan kaotik durumun çözümlemesini yapamıyordu. Yıllardır kurduğu düzende sekteye uğramadan hayatına devam etmişti Sude. Evini, işini, içini dahi bir düzene oturtmuştu. Hayatın felsefesini çözdüğüne inanmış, içinde çekmecelere hapsettiği anlardan kurtulduğunu düşünüp, günü yaşayarak dingin bir yaşamda yoluna devam ediyordu. Bilinçaltının ortaya neyi, nerde, nasıl çıkartacağı konusunda fikri olsaydı bunları engelleyecek doneleri hazır bulundururdu.

Oysa yaşamın akışı içinde, herhangi bir renk, bir isim, koku, ses ya da bir müzik, bir kitap, belki de bir yazarın kurgusu insanın içinde çekmece içlerine kapattığı kutu ansızın çıkabilirdi. Öyle de olmuştu işte! Suçlayacak birini arama hatasına teslim olmanın manasızlığının farkında, yüzleşmek en doğru karardı. Aksi halde kim suçlayabilirdi Sezen’i 88 albümünü yaptığı için!

Sude düşüncelere dalmışken, eve ne zaman gelmiş, Sezen’in 88 albümünü ne zaman açmış, mektupların başına ne zaman oturmuş farkında değildi. Sonuç odaklı yola çıkışının üzerinden geçen vaktin bilinmezliğinde yine mektupların başında bulmuştu kendini.

“Artık üç metrekarelik yaşam alanımda bir düzen oluşturmam gerektiğini fark ettim. Günümün büyük bir kısmını hatta neredeyse tamamını geçirdiğim odamda ufak değişiklikler yaptık. Çalışma masamın dağınıklığı, aradığımı bulmada bana sıkıntı çıkartmaz iken Belle için hiç kolay olmadı. Hatta bu düzen oluşturma fikri Belle’den çıktı demem daha doğru olacak. Çünkü sıkıntı çeken o oldu ben değil. Masamın üzerinde duran senin mektuplarını da önce bir kutuya yerleştirip, ilk çekmecemi onlara ayırdı. Anılarımı not ettiğim defteri masa başında bırakmayı daha makul bulduk. Fotoğraflar için de bir düzenleme yaptık. Masamın duvarında senin gülümseyen o eşsiz fotoğrafın vardı sadece. Şimdi orayı adeta bir albüme çevirdik. Hayatımda yer alan herkese ait fotoğraflarla süsledik duvarımı. Hayatımın özeti o duvarda şimdi. Yatağımın yönünü tam tersine çevirip, pencereden dışarıyı izleyebileceğim hale çevirdik.

Bu zamana kadar pencereden görünen manzarayla hiç ilgilenmediğimi fark ettim. Biraz ondan bahsetmek istiyorum sana. Ülke dışından gelen öğrencileri şehre hayran bırakmak için inşa edildiğini düşünüyorum bu binanın. Özellikle yapılmış olmalı bu yer seçimi. Şehrin yeşilliğinin içinde yerleştirilmiş binada, hangi yöne bakarsan ağaçların dostluğuyla karşılaşılıyorsun. Ağaçların arasına yapılmış yürüyüş yolları kenarlarındaki sokak lambaları sihirli bir yolculuğa davet eder gibi çağırıyor insanı. Gündüzleri de ağaçların arasından göz kırpan sincapların sevimliliğiyle karşılaşıyorsun. Ayağımdaki alçıya rağmen bu alanda biraz yürümek çok iyi hissettiriyor Sude.”

“Nasıl anlatmalı, ne söylemeliyim inan bilemiyorum. Her şeyden önce senden af diliyorum. Endişelenme hemen büyütecek bir şey değil. Benim fazla duygusal olmam belki de bu açıklamaya, bu özre çekiyor beni.

Detayları anlatmalıyım sana, lütfen tarafsız olmaya çalış ve mantıklı düşün değerlendir Sude. Ben seninleyim bunu da hiç çıkartma aklından.

Ayağımdaki alçı ruhumu da alçıya almama sebep oldu sanırım. Karamsar bir hale büründüm Sude, kişisel işlerim dışında birine muhtaç olmadan hayatımı devam ettiremiyorum ve çok yalnızım Sude. Zihnimde sürekli bir sorgulama var bu da beni öfkeli biri haline çeviriyor. Kitap okumaya çalışıyorum olmuyor, pencereden manzarayı izliyorum yetmiyor, fotoğraflara bakıyorum ruhum sıkışıyor gibi oluyor. Sana yazmaya çalışıyorum onu bile beceremiyorum. Anı defterimin kapağını dahi açamıyorum. Bunalıyorum Sude. Belle arada gelip gitmese yalnızlıktan kendimi yok edecek gibi hissediyorum.

Neyse konuma dönmeliyim. Sana geçenki mektuplarımdan birinde bahsettiğim penceremden izlediğim parka yürüyüşe çıktım bir başıma. O sihirli dünya beni içine çekti. Kol değneğimle başarabileceğimi düşündüm. Yürüyüş yolunda ilerlerken aniden bir sincap ayağımın altından geçti, karanlıktı ve ben sincap olduğunu anlayana kadar panikledim ve ayakta durmayı başaramadım ve düştüm. Dur kızma hemen ayağıma bir şey olmadı. Yeni bir kırık yok, yumuşak bir düşüş sağlayabilmişim, fiziki bir acı bile yaşamadım.

Fakat ruhum o çalkantılara teslim oldu, karanlık, yalnızlık, muhtaçlık, hasret, öfke derken tüm duygular gözlerimden akın etti. Bir yandan ağlıyor bir yandan ayağa kalkmaya çalışıyordum ki, yürüyüş yapan başka bir öğrenci beni fark edip yardım etti. Bu yardım hali beni daha da duygusallaştırdı ağlamamı durduramıyordum. Acı çektiğimi düşünen öğrenci arkadaşım ambulans çağırma teklifinde bulundu oysa ki benim acım ruhumdaydı. Beni odama çıkartmasını istedim, tam o sırada Belle göründü. O an sanki huzur duymaya başladım Sude. Bildik bir insanın acımı dindireceği inancı, onu görmemle kalbimde bir yakınlık oluşturdu. Belle beni odama çıkardı, elimi yüzümü temizlememe yardım etti, gözyaşlarımı dindirdi. O şefkat anında Belle’ye yakınlaştım Sude, sadece bir anlık bir şeydi. Onu öptüm.

Bunun duygusal boşluktan oluşan bir duygu karmaşası olduğuna karar verdik Belle ile. Bunu sana anlatmam konusunda Belle ısrarcı oldu ve çok özür dilediğini iletmemi istedi (çok nazik ve düşünceli). İkimiz adına da ben bu görevi üstleniyorum Sude. Sadece anlık bir duygu karmaşasıydı ve geçti, bir daha böyle bir şey asla yaşanmayacak seni temin ederim yaşanmayacak.”

“Sude harika bir işe giriştik. Bütün detayları sana anlatacağım. Bir gün Belle çalışma masamda çekmeceden aldığı bir şeyle ilgili notlar almaya başladı. Ben de yatağımda kitap okuyorum. Yine bir düzenleme yaptığı fikriyle elimde Stendhal Fransızca okuyarak, Fransızcamı okuma seviyesinin altına düşürmemeye çalışıyorum. (Bu arada sana Stendhal aldım, bu psikolojik anlatımın içinde sen de mest olacaksın eminim)

Elinde iki ayrı sayfayla Belle yanıma geldi, Fransızca bir makale olduğunu düşündüğüm bir sayfa verdi elime. İkinci cümleden itibaren senin mektubun olduğunu anladım. İnanamadım elimdeki kağıda. Türkçeyi o kadar iyi Fransızcaya çevirmişti ki aklım almadı. İlk önce Belle’ye Türkçeyi bu kadar iyi öğretmiş olmamın gururu okşadı ruhumu sonra da benim Fransızcamın okuduğunu anlamada bu kadar ilerlemiş olmasının gururu.

Sonra birlikte planlama yaptık. İlk önce senin yazılı mektuplarını Belle Fransızcaya çevirecek sonra ben o Fransızcayı Türkçeye çevireceğim böylece ilk andaki senin mektubunda benim çevirimi karşılaştıracağız. Hatta en son aklımıza gelen fikir senin Türkçe gelen mektubunu ben hiç okumadan Belle direk Fransızcaya çevirecek ben o Fransızcadan alıp Türkçeleştireceğim, böylece de aklımda kalmış senin cümlelerinle çeviri yapmamış olacağım. Çok heyecan verici bir deneyime başladık Sude, bunu tecrübe etmenin keyfi eşsiz bir duydu.”

Sude, elindeki mektubu tüy gibi yere bıraktı. Yüzleşmelerin en ağırlarının sonda olduğunu biliyordu. Bu kadar derin bir yaraya pansuman yapmanın işe yaramayacağının bilincindeydi. Yaranın temizlenmesi için en dibine ulaşması lazımdı.

Odadaki çekmeceleri gözüyle taradı, hangisinde olduğunu hatırlamaya çalıştı. İki çekmece arasında kalmıştı bu fikirden vazgeçmeden birinci çekmeceyi açtı. Açtığı anda kutudan anladı orada olduğunu.

Kutunun kapağını kaldırır kaldırmaz içinde aynı anda açılan bir dolu çekmeceyi hüzünle izledi, elini kutunun içine uzattı.

>> 5. Bölüm

Özge Can

Martan'ın Sepeti

Ruh Üşümesi

29 Eylül 2018

Ruh Üşümesi | Çocuk Gelin | Çocuk Gelinler

Eylül bulutlarının her yeri sardığı, yağmursuz ikindi vaktiydi. Her köşesi incelik ve zerafetle döşenmiş, duvarları objektifiyle yakaladığı muhteşem anlarla dolu ofisinin penceresi önündeydi şimdi.

Son giden danışanının ardından bakarken camda gördüğü silüeti hoşuna gitmedi. Döndü, inatla ona eşlik eden ruh üşümesi ve yorgun ayaklarına aldırmadan çıktı. Köşedeki kahve dükkanının davetkâr kokusu bir an karmakarışık zihnine iyi gelse de aldırmadı. Ayakları, dudaklarına yapışan eski bir türkü gibi ezbere bildiği evinin yolunu çoktan tutmuştu bile. Oysa en son istediği şeydi bu. İlk kez; batan her günle birlikte, azgın bir köpek gibi daima yakasına yapışan yalnızlığını, nasılsa hapsettiği evine gitmek istemiyordu.

Evinin kapısına geldiğinde; “Hiç değilse biraz bahçede oturmalı; belki bahçıvanın yarı deli, yarı kahin Gamese’si ile sohbet ederim” diye düşündü.

Garip bir kadındı Gamese.

Bazen günlerce ortada görünmez, bazen sargılarla bağladığı kar yağmış yaşlı başını sallayarak ninniye benzer şarkılar söyler yine de koca evi görünmez bir elle çekip çevirirdi.

Doktor, kimbilir kaçıncı kez; kapının hemen yanında duran ve sırtını yüksek bahçe duvarına dayamış tahta banka oturdu. Bakımlı bahçesinin; sararan yapraklar ve yer yer kel kalmış ağaçlarıyla ‘Eylül’den tıpkı kendisi gibi nasibini aldığını düşündü.

“Eylül” dedi sessizce, “Bir ruh üşümesi…”

Tam o sırada elinde iki çayla bahçıvanın yaşlı yol arkadaşının yaklaştığını gördü. Gözleri hep telaşlı, hep soran, hep yarı gölgeliydi kadının. Sanki bin yıl ötede kalmış hevesleriydi yorgun, başını sallayarak sordu kadın;

“Hayrola doktorum! Gemiler ne yanda battı?”

Doktor umarsızca tekrarladı;

“Bir ruh üşümesi yalnızca, bugün ruhum üşüyor Gamese.”

Sesi yaşlı kadının beklenmedik ve gökgürültüsünü andıran gülüşünde kayboldu.

“Ahhh doktor! Dinle öyleyse, ben sana öyle bir mesel anlatacağım ki ruhun bir daha ‘üşüyorum’ demeyi unutacak.”

Dedikten sonra getirdiği çaydan ilk yudumunu aldı, gözlerine yine o bulut çökmüştü.

“Henüz altı yaşındaydım anam öldüğünde, benden küçük iki kardeşim daha vardı üstelik. İlk kez üşüdü ruhum. Babam yoksul bir adamdı, anamın yokluğunda bizlere bakmak için çorak tarlamıza da gidemez olmuştu. Bir zaman sürdük böyle. Önce kardeşlerime bakacak bir analık getirdi eve, sonra yakın köyde oturan teyzeme bıraktı beni, onun da üç çocuğu vardı oysa. Kapı aralığında konuşurlarken duydum; ‘Çaresizim, çok borcum var’ diyordu babam, gitmezden az evvel teyzeme. Ben artık orada kalacağımı sanarken, bir sabah teyzemin keselemekten kıpkırmızı ettiği bedenime ak bir fistan giydirdiler, henüz yedi yaşındaydım. Beni alan adam babama çok para vermiş, öyle dediler. O gece ve devam eden her gece bağırmaktan sesim, ağlamaktan nefesim kesilene değin ne kadar üşüdü ruhum bilmiyorum.

‘Hatçeee gene kanıyor bu’ diye seslenirdi en büyük yavuklusuna.

Kurtuluşumdu bu ses bir sonraki geceye değin. Sonra bir geceyarısı nasıl olduysa kaçtım, bacaklarımın arasında çağlayan kırmızı nehire aldırmadan. Koştum, koştum, taaaa evin aşağılarında, öte yakasında teyzemin evini saklayan dereye kadar. Dere soğuk, dere karanlık, dere kış yağmurlarıyla çoşkundu. Bir an bile düşünmedim atladım, karşı kıyıya vardığımda hiçbir noktamı hissetmiyordum, sadece ardımdaki acımasız güruhun içinden onun sesi geldi kulaklarıma; ‘Tohumuna para saydım, yakalayın orospuyu.’

Henüz yedi yaşındaydım. Teyzemin kapısına vardığımda herkes sokaktaydı artık, her yeri morarmış, kan revan içindeki çıplak bedenimi dastarıyla sardı teyzem, elinde kocaman bir çifte vardı;

‘Diyet bitti’ diyordu havaya ateş ederken.

Sonrası karanlık, uzun, soğuk ve kimsesiz. Üç koca ay yatmışım kendimi bilmeden. İyi oldun dediler.

İyi oldum, iyi oldum olmasına da yüreğimdeki soğuk hiç geçmedi. Buzları erimedi, üşümesi hiç bitmedi. Sonra yirmili yaşlarıma erişirken buna verdiler beni, aldı buralara getirdi. Çok sefillik, yoksunluk çektik ama bir kez ezmedi beni. ‘Ganadı yaralım’ diye sevdi.

Hiç bebem olmadı, uçamadım onlarla, uçuramadım onları yuvamızdan. Dediklerine göre içerisi bir bebeği değil kendisini bile taşıyamaz haldeymiş. Aldılar içerimi, olmazmış gayri benim bebem. Bir daha üşüdü ruhum.

‘Evlen’ dediğimde buna, dinlemedi beni, bir kez daha üşüdüm…

Ehhh kocadık gayri hepsi geçti. Yalnız bir tek, bir tek şey geçmedi, o gece derenin koynundan bir daha teslim aldığım ruh üşümesi hiç geçmedi…”

“Oooo doktor üşüttün çayını!” diye gülümsedi, derin bir nefes aldı. “Üzülme” dedi, “Hayat yalnızca bir rüya, bizim olmayan.”

“Her evde bir cehennem, her cehennemin ateşini ezelden beri körükleyen bir zebani var” diye düşündü doktor. Acaba ateş, hiçliği yoksunlukla var edebilmek için mi oradaydı?..

Zeynep Mete

Can’dan Gelenler

Çekmece – 3

23 Eylül 2018

Öykü Çekmece | Mektuplar

Ofiste pencerenin önünde dikilmiş boş gözlerle dışarıyı izliyordu Sude. Mektupları yıllar sonra yeniden okumanın yarattığı duygu karmaşası ruhunu alt üst etmişti. Boğaz turu yapan feribotları izlerken içinde açık kalmış çekmece eski yeni anılarla ruhunu o anların içine çekiyordu.

Mert, mektuplarında bahsettiği arkadaş grubuyla o yaz İstanbul’a gelmişti. On günlük ziyaretin rehberliğini üstlenmişti Sude. Avrupalıları İstanbul’a hayran bırakmaya kararlıydı. İçten içe hissettiği kıskançlık duygusunu bastırmaya çalışarak, gelişmekte olan ülkesinin adeta zümrüt bir gerdanlık gibi parlayan kadim şehri İstanbul’u tanıtacaktı.

Gezinin ilk gününe boğaz turunu koydu. Feribotla gezerken önce bir resim oluşturmayı planladı. O resmin içinde gezintiye çıkmayı diğer günlere yaydı. Her bir konuk için kendi dillerinde tanıtım kartları hazırladı. Türkçeyi de altına eklemeyi unutmadı. Tanıtım kartlarına bölgenin en eski tarihinden başlayıp, efsaneleri de ekleyerek bir dizi bilgilendirme notu düştü. Bu yolla gidecekleri yere ulaşmadan kafalarında bir hayal oluşturup, hayalin fazlasıyla karşılılaştıklarında gözlerinde oluşan hayretle karışık hayranlığı büyük bir keyifle izledi.

Ayasofya, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe, Yerebatan Sarnıcı, Galata, Pierre Loti, Adalar turu, İstiklal derken on gün dolu dolu geçti.

Sude tüm bu zaman içinde konukları yakından inceledi, Mert’in onlarla iletişiminde kadınca bir hisle bir şeyler aradı. Fransız kız Belle ile daha yakındı Mert. Daha manalı bir iletişim içindeydi. Üstünde durmak istemedi içinde büyüyen duyguyu yok sayarak bir çekmece içine hapsetti. Bu duygunun çekmeceyi kırarak dışarı çıkacağı günü hiç tahmin etmemişti.

Zihnine akın eden anıları kovmak ister gibi elini başının üstüne savurdu Sude. Hızlı adımlarla masasına geçti. Masasının üzerinde dağılmış broşürleri topladı, hırsla çekmeceye attı. Kurduğu turizm acentesinde güzergâhları kontrol ediyor, tanıtım broşürlerine onay veriyor, acentede oluşan ekiple güven içinde işlerini yürütüyordu. Kendi işi dahi olsa arada boş vererek işleyişten kendini kurtaramıyordu. Bugün bir ilk olabilirdi.
Minimalistliği tercih ettiği odasında, düzene aykırı duran tek şey pencerenin önüne yerleştiği limon ağacıydı.

Çocukluğundan beri vazgeçemediği bir bağ vardı arasında. Bodur ağacın dallarında henüz rengi sarıya dönmemiş limonların dönüşümünü izlemek terapi gibi geliyordu.

Yerinden kalktı, ağacın yapraklarını parmaklarıyla ufak çaplı ezdi, eline sinen kokuyu çekti içine. Gözüne masasındaki fotoğrafı takıldı. Kendiyle göz göze geldiği anda, aklına Mert’in mektubundaki satırlar geldi; “Sende de bir İngilizlik sezinlemiyor değilim.”

Çerçeveyi eline alıp yüzünü inceledi. Soğuk sert hatlar, gülümsemeyle tebessüm arasında belli belirsiz bir dudak kıvrımı, gözlerinde çivi gibi buz bakışlar. Çatıklıkla ifadesizlik arasında kalmış kaşlar. Yüzüne inmiş bir duvar gibi duran ifade. Ulaşılmaya müsaade etmeyen soğukluk. Mert tam da bundan dolayı İngiliz olmakla yaftalardı Sude’yi. Keşke bu duvarın ardını görebilseydi diye hayıflandı.

Günün koşturmasını tamamlayıp evine atmak istiyordu kendini Sude. Yeniden minderine kurulmak; mektuplar, fotoğraflar, kartlar arasında o eski anılara dönmek, hayatının akışındaki dönüm noktalarına ulaşmak istiyordu.

Günü yarıda bırakıp eve döndü Sude.

Ayine döndürdüğü mektup okumalarına hemen sarılmadı. Heyecanını kontrol etmeye çalışarak başka işlerle oyaladı kendini. Önce kitap okumaya çalıştı. Yaşar Kemal’in İnce Memed’i eline aldığında yine mektuplara düştü aklı. Ne Apdi ağanın zulmüne odaklanabildi, ne de Memedin kahramanlığına.

Kitabı bıraktı, mutfağa yöneldi. Belki yemek yaparsa dağılırdı aklı. Çekmece içlerinde aradığını bulamadı, dolapları karıştı bulamadı aklını toplayamadığından zihnindeki tüm düzen alt üst olmuştu.
Bir kahve dedi, iyi gelecek. Sert bir americano hazırlayıp kendine, fincandan yayılan kokuyu içine çekti.

Bazı telefon görüşmeleri ve bir takım araştırmalarla kısa bir süre oyalanabildi.

Kendini yeniden toprak renginin hüküm sürdüğü odada buldu.

Her şey bıraktığı gibiydi. Açık kalmış çekmecelerden göze çarpan kartlar, yerde dağılmış mektuplar, üzerinden kenara attığı şalı. Plakların bulunduğu çekmeceye uzandı ilk.

Dağınıklığı bir süre görmezden gelebilirdi. Nasılsa içindeki bütün çekmeceleri açık duruyordu. Pikaba Ayten Alpman’ı yerleştirdi, ‘Ben Böyleyim’ odayı doldurdu.

Ayine çevirdiğinin farkında, odaya yerleştirdiği mumları yaktı.

İlk önce fotoğrafları aldı çekmeceden. Yıllarının dökümünü önüne serdi. Birer birer kendini inceledi önce. İç hesaplaşmalarının geçtiği yüzü inceledi. Her bir yıldaki dönüşümü ve dönüşmeyen bakışları. Her fotoğrafta aynı donuk bakışları. Oysa insanlar en çok bakışlarından ele verir içinde bulunduğu ruh halini. Mutluluğu, enerjiyi, suçluluğu, masumiyeti, neşeyi, acıyı, hüznü ilk anda bakışlardan anlaşılır. Sude içinse bu durum her zaman donuk ya da hissiz diye adlandırılabilecek haldeydi.

Kendi bakışlarındaki duygusuzlukla hesaplaşmaya çalıştı. Fotoğraflardaki anlarda neler hissettiğini bakışlarından bağımsız hatırlamaya çalıştı. Vücut dilini anlamaya çalıştı, belki gülümsemesine gizlenmiş mesajı. Bir bütünü oluşturuyorlardı, birçok karede ama bütünlük hissini zedeleyen hissiz bakışları, donuk gülümsemesi duygularını hatırlamakta yanıltıcı olabiliyordu.

Pierre Lito de çekilmiş fotoğrafta kaldı bir süre. O anın hissettirdiklerini herhangi bir yanılgıya teslim olmadan o kadar net hatırlıyordu ki kendi bile şaştı bu kadar net anımsamasına. O anın içinde bir süre kaldıktan sonra içindeki çekmeceyi yumuşak bir hareketle kapattı. O çekmece tamamdı artık, herhangi bir soru işareti bırakmayacak şekilde kapatılabilirdi.

Fotoğrafları olduğu yere bırakıp, mektuplara uzandı.

“Evet Sude, ben artık Trekkingciyim. Okulun kulüp başkanı benim. Belle ile organizasyonu yaptık, gerekli tüm yazışmalar ve duyurulardaki dil bilgisi eksikliklerimi, Belle kapattı. İlk yürüyüş rotamızı da Belle belirledi. Bölgeyi tanımasının büyük avantajını yaşadık. İlk rotamız ormanda dik bir yokuştu. Yaklaşık olarak 10 km kadar bir mesafeyi aşıp bir doğa harikasına ulaştık. Doğal yaşam alanı olduğundan dolayı sadece yürüyüş parkurları düzenlenmiş, çevrede hiç bir noktaya insan elinin ve fikrinin temas etmesine izin verilmemiş. 23 kişilik bir gruptuk. Üye sayımız şu anda sadece 23, bu yürüyüşten sonra artacağını umuyorum.

45 derecelik bir eğimde 10 km yürümek pek akla yatkın görünmese de birazdan anlatacağım güzellik için inan ki değerdi. Yürüyüş boyunca ilerledikçe değişen bitki örtüsünün içinde başka başka bölgelerde gezide gibi hissediyor insan kendini. Yukarılara çıktıkça ağaçların rengi çeşidi değişiyor ve inanılmaz bir görsel şölen yaratıyor. Gökyüzünün tonunun bile değiştiğine and içebilirim. İnanılmaz bir maviliğin içinde parıldayan bulutlar, hızlıca daha yukarı çıkarak dokunma hissi uyandırıyor.

Zirveye vardığımızda bir kaç kayalık üzerinde dinlendik. İşte tam da orası tarifi mümkün olmayan bir mekan.

Ağaçların yapraklarının arasından sızan güneş ışığı, aşağıda yemyeşil bir deniz hissi uyandıran orman. Aşağıdan yukarıya değişen ton farklılıkları, karşıda yükselen dağların insanı içine çeken yapısı, gökyüzünün deniz mavisi.

Büyülenmiş gibiydik hepimiz ve kimseden çıt çıkmadı. Orada ne kadar dinlendik hatırlamıyorum ama o süre içinde rüzgarın ağaç yapraklarına çarparak çıkarttığı hışırtılı sese eklenen kuşların ötüşleri bambaşka bir rüyada olmanın hazzını yaşattı bana.”

“Nasıl başıma geldi bilemiyorum? Düşerken hissettiğim adrenalin bacağımda kırılan kemiklerimin ağrısını hissettirmedi bana. Çarpılmıştım o zirvede, o manzara o dinginlik, doğanın o muhteşem ahengi karşısında gözlerimi kapattığımı, o muhteşem kokudan başımın döndüğünü sonrasında ise vücudumun çarptığı kayaların ani irkilmesini hatırlıyorum sadece. Şimdi şiddetli bir ağrım yok ama maalesef 3 ay alçıda kalacak bacağım. Tam anlamda yatağa bağlı olmasam da yürüyüş etkinliklerimiz, Avrupa gezi turlarımız sekteye uğrayacak. Bu arada bir süre okuldan uzak kaldığım için dil kaybına da başladım. Neyse ki Belle gönüllü öğretmenim olmak istedi. Bu sürede ben de ona Türkçe öğretmeye çalışacağım. Böylece Fransızcam da zayıflamamış olacak.”

Elindeki mektubu okumayı bıraktı Sude.

Dışından konuştuğunun farkında olmadan ünledi;

“Başlıyoruz…”

>> 4. Bölüm

Özge Can