Kategori İçeriği

Likya Sohbetleri

Likya Sohbetleri

Ahmet Erdem – Fotoğraflarımla Tanınmak İsterim

22 Kasım 2018
Ahmet Erdem


Ahmet Erdem

 
Didem Elif – Sevgili Ahmet, Influencer olarak iş yapan, Instagram‘da fenomen olmuş isimlerinden birisin. 850 bine yakın takipçin var. Türkiye’nin ve dünyanın pek çok yerini geziyorsun ve oralardan enfes fotoğraflar paylaşıyorsun. Üstelik bu senin işinin en önemli parçası. Mesleğini tam olarak anlamamız için öncelikle sana Influencer’ın ne olduğunu sormak istiyorum. Fotoğrafçı mısın? Gezgin misin? Reklamcı mısın? Hala bu terimi duymamış ya da duyup da ne olduğunu bilmeyen olabilir diye düşünüyorum. Bu kelimenin tam olarak Türkçe karşılığı henüz yok bildiğim kadarıyla.

Ahmet Erdem – Aslında şu anda yaşadığım “Tam olarak neyim?” sorusunu çok iyi özetlemişsin. Yurt dışında bu tarz kişilere senin dediğin gibi Influencer söylemi uygun geliyor. Ama Türkiye’de markalar, yöneticiler, bizi takip eden insanlar fenomen demeyi daha çok seviyor. Influencer dediğin zaman tam karşılığını bir türlü bulamıyorlar. Ben kendime fenomen diyemiyorum. Fenomen dediğimiz kişiler bir anda popüler olan kişiler oluyor genelde. Benim bu sektördeki hikayem ise 20 yıla yakın bir süreyi kapsıyor. 12 yıl reklam ajansı tecrübemden sonra 2011 yılından beri de sosyal medyanın içindeyim. Kısacası reklamın her alanında olduğum için tam olarak şu anda ben neyim bilmiyorum 🙂

Didem Elif – Uzunca yıllar reklam sektöründe çalıştın. Aslında şimdi de bir boyutuyla reklam işindesin ama freelance olarak çalıştığını söyleyemeyiz sanıyorum. Kendine ait bir şirketin mi var? Sonuçta müşterilerine fatura kesiyor olmalısın. Yanılıyor muyum?

Ahmet Erdem – Uzun yıllar reklam ajansında çalıştığım için sektörden biraz sıkılmıştım. Konumum gereği hep masa başında olduğum için kendimi yenileyemiyordum. O yüzden ajanstan kopmak için sosyal medya güzel bir bahaneydi. Şu anda hiçbir ajansa bağlı değilim ama kendi şahıs şirketim üzerinden müşterilerime hizmet veriyorum. Çalıştığım markaların tamamına yakını global markalar olduğu için onlarla fatura kesmeden iş yapmam mümkün değil.

Fotoğraf: Ahmet Erdem


Fotoğraf: Ahmet Erdem

Sistem Çok Hızlı İlerliyor

Didem Elif – Peki sistem nasıl işliyor? Nereye gideceğin, ne kadar kalacağın, nerede konaklayacağın  nasıl belli oluyor? Buna kim karar veriyor? Mesela geçtiğimiz günlerde Malezya’dan fotoğraflar paylaştın. Müşterin sana “hadi bakalım şimdi Malezya’ya gidiyorsun,” mu diyor? Yoksa sen mi karar veriyorsun? Tatile gider gibi kendine program mı yapıyorsun?

Ahmet Erdem – Sistem burada çok hızlı ve değişik ilerliyor. Aslında çok esnek. Kendi gezi planlarımı hazırlarken döneme ve mevsime uygun en iyi fotoğraf verecek yerleri tercih ediyorum. Eğer İstanbul’da bir işim yoksa gideceğim yerde kalacağım süreye kendim karar veriyorum. Ama söylediğin gibi bir Malezya gezisi olacaksa bunun bilgisi aylar öncesinden geliyor. Malum çok seyahat eden kişiler olduğumuz için çok hızlı planlar yapıyoruz. Malezya gezim Qatar Airways ile oldu. Onların yeni uçuş noktaları her yıl bir iki kez tanıtım için bu tarz geziler yapıyoruz.

Didem Elif – Peki ya aşk? Özel bir soru oldu ve damdan düşer gibi oldu ama aşkın kendisi de öyle değil midir? Damdan düşer gibi düşer insanın yüreğine. 🙂 Biliyorsun bizim kuşağın Reha Muhtar repliği; “Acı var mı, acı?”dır. Benim de “Aşk var mı, aşk?” diye sorasım geldi. Ben daha önce hiç böyle bir soru sormamıştım ama aslında şunu merak ettim. Böyle gezgin bir hayatın içinde aşkın yeri olabiliyor mu? Özel kısmını yanıtlamak istemezsen en azından bu anlamda fikrini söyleyebilir misin?

Ahmet Erdem – Aşk olmazsa şu anda yaptığım işi bu kadar güzel yapamazdım. 3 yılı aşkın zamandan beri birlikte olduğum sevdiğim bir kadın var. Ece hem benim arkadaşım, hem modelim, hem ortağım… İlişkimi ekran karşısında fotoğraflarla pek anlatmadığım için kimse çok fazla bilmez. Ama hayatımın ve yaptığım her işin en büyük destekçisi o.


Fotoğraf: Ahmet Erdem

Fotoğraflarımla Tanınmak İsterim

Didem Elif – Ah işte tam da duymak istediğim cevap. İçimdeki ses sor diye boşuna iteklememiş beni demek ki. Gezgin bir hayatın içinde aşkın var olabilmesi şahane bir haber bence. 🙂 Özellikle bizim neslimiz, televizyonun meşhur ettiği ünlülerle büyüdü. Şimdi ise sosyal medyanın ünlü yaptığı isimler var. Mesela sen televizyondan ya da diğer medya araçlarından bildiğimiz isimlerin çoğundan daha fazla insan tarafından takip ediliyorsun. Gerçi kendi görüntünü çok fazla paylaşmıyorsun. Ben takip etmeye başladığımdan beri birkaç defa hikayendeki videolarda görüntüne rastladım. Ama merak ediyorum bu fenomen olma durumu senin gündelik hayatına yansıdı mı? Yolda yürürken ya da bir kafede otururken ünlülerin başına geldiği gibi, insanlar seni tanıyıp özel hayatına bir anda dahil olup, fotoğraf çektirmek istiyor mu?

Ahmet Erdem – Tüm bu söylediklerine maruz kalmamak için kendimi çok fazla paylaşmıyorum. Dışarıda insanların sizi tanıyıp görmesi çok güzel bir duygu ama ben biraz utangaç olduğum için çok ön planda olmayı sevmiyorum. Çok fazla kendini ön plana çıkaran insanlar daha çok tanınıp, daha çok iş yapıyor ama ben o topa pek giremiyorum. Tanınmasını istediğim tek şey çektiğim fotoğraflar ve oluşturduğum hikayeler.

Didem Elif – Tam da bu sebeple seninle söyleşi yapmak istedim. Fotoğraflarındaki hikayeleri çok seviyorum. Reklam sektöründeki mesaili ve muhtemelen hiç de fena olmayan maaşlı işini bırakıp tamamen bu işi yapmaya başladın. Bu yola girerken maddi bir güvencen ya da bu işi yaparak yeterince kazanacağına güvenin var mıydı? Yoksa “Bir deneyeyim, baktım olmadı yine reklam sektörüne dönerim,” düşüncesiyle mi bu işe giriştin?

Fotoğraf: Ahmet Erdem

Fazlası İçin Hırsım Yok

Ahmet Erdem – Aslında söylediğin şeylerin tam tersi oldu. Reklam ajansında 12 yıl tek bir yerde çalışınca maaşım öyle hayal edildiği gibi çok yüksek değildi. Bizim sektörde ne kadar çok ajans değiştirirsen maaşın o şekilde yükseliyordu 🙂 Ben çok fazla ajans değiştirmektense mutlu olduğum yerde çalışmak istedim. İşten ayrılırken de elimde sadece tazminatım vardı. Orta direk tabir ettiğimiz bir ailenin çocuğu olduğum için ailemden maddi anlamda çok fazla destek görmedim. Onlar sadece yaptığım işin arkasında durarak destek verdiler. Sektör şu anda çok hızlı ilerliyor ve yenilikler baş döndürüyor. Eğer yeniden bir işe ihtiyacım olursa limon satarak da hayatımı kazanabilirim. Şu anda yaptığım iş için de; çok ciddi paralar kazandığım hayal ediliyor ama sektörün çok altında rakamlara çalışıyorum. Her işi kabul etmediğim için, öyle inanılmaz rakamlar konuşulmuyor benim hayatımda. Hayatımı normal standartlarda devam ettirecek kadar kazansam yeter. Fazlası için bir hırsım yok.

Didem Elif – Son olarak amatör de olsa fotoğrafla az çok ilgilenen birisi olarak bir de şunu merak ediyorum. Fotoğrafçılar arasında fotoğraf makinasında en iyi marka açısından ikiye bölünme vardır. Bu anlamda sen Canoncu mu yoksa Nikoncu musun? 🙂

Ahmet Erdem – Heheheheh artık o soru markasal olarak güncelliğini yitirdi. Son yıllarda Canon’un yaptığı ve geliştirdiği yeni ürünlerle Nikon’u baya bir geçti. Sony şu anda en büyük rakibi diyebilirim. Ve bununla birlikte gelişen ve güçlenen Mobile teknolojisi. Samsung, Iphone ve diğer markalar fotoğraf ve video alanında oldukça iyiler. Bu şekilde iyi işler yapan bir çok insan tanıyorum. O yüzden burada kullandığımız cihazların hiçbir önemi yok. Önemli olan doğru kadrajı bulmak ve sunumu düzgün oluşturmak lazım. Çok iyi bir kamerayla çok kötü fotoğraflar çekmek de mümkün. Bunu yapan çok insan tanıyorum 🙂

Didem Elif – Evet çok haklısın. Yoğun temponun içinde, benimle sohbete zaman ayırdığın için çok teşekkür ederim Ahmet. Likya Sohbetleri‘nde seni ağırlamak büyük bir keyifti. Söyleşimiz yayınlandığında hangi diyarlarda olacaksın kim bilir. Senin fotoğraflarından oluşan bir galeri hazırladım. Ancak fotoğraflarının hepsi birbirinden güzel. Seçmesi o yüzden çok zor oldu. 

Ahmet Erdem – Bu zamana kadar sorulan en güzel soruları sorduğun için asıl ben teşekkür ederim 🙂

Ahmet Erdem Fotoğraf Galerisi
Likya Sohbetleri

Yeşim Ateşçi – Kendini Sevme Sanatı

8 Kasım 2018


Yeşim Ateşçi – Kendini Sevme Sanatı

Kendini Sevme Sanatı

Didem Elif – Sevgili Yeşim, sen hayatın bu sene bana getirdiği doğum günü hediyemsin. Her şeyin tepetaklak olduğu, yalnızlığı zirvede hissettiğim, ama bir o kadar da kendime ve özellikle duygularıma sahip çıkmaya karar verdiğim, tam da saatin 00.00’ı gösterdiği doğum günüme adım attığım o anda; kulağıma hayat “Yalnız Değilsin” diye fısıldadı sanki senin varlığınla. O yüzden bendeki yerin o kadar kıymetli ki. Söyleşimize başlamadan önce bunu belirtmek istedim. Profesyonel Yaşam Koçluğu yapıyorsun. Ama senin esas olarak kendi tasarladığın ve uyguladığın bir programın var. Adı da Kendini Sevme Sanatı. Bizi de zaten tesadüfen Instagram‘da kendini sevme hashtagleri buluşturdu diyebiliriz. Gerçi ikimiz de tesadüflerin tesadüfen gerçekleştiğine inanmıyoruz ya neyse. 😊 Aslına bakarsan kendini sevme işinin bir sanat olduğunu düşünüyordum zaten seninle tanışmadan önce, ama sen yaptığın işi tanımladığında bende çok daha anlamlı bir yer etti. O yüzden neden insanlara verdiğin destek deneyimini kendini sevme sanatı olarak yorumladığını bizimle paylaşır mısın?

Her Birimiz Eşsiz ve Biriciğiz

Yeşim Ateşçi – Sevgili Elif, öncelikle senin kalbine böyle dokunmuş olmak ve hayatın her ikimize getirdikleri, bir yandan beni şaşırtmasa da benim de kalbime dokunuyor.  Bu fırsatı bana verdiğin için teşekkür ederim. Bu hayatta, her bir karşılaşmamızın bir nedeni olduğuna inanıyorum, iyi ya da kötü olarak algıladığımız her bir karşılaşma, dokunduğumuz her bir ruh, bizim ruhumuzu genişletmek için bizimle buluşuyor. Sana fısıldarken, Instagram hesabımda başlattığım #100gündekendimisevmek meydan okumasına katılımınla bana da fısıldadı aynı cümleyi; “yalnız değilsin”. Çünkü kendini sevme sanatını tam olarak da bunun için tasarladım. Çocukluğumdan beri yaşadığım pek çok şeyi benim gibi milyonlarca çok hassas genç kız ve kadın yaşıyor bu dünyada. Kendimi severek pek çok hastalığımı iyileştirip artık kaygılarla kendimi hasta ve mutsuz etmemeye başladığım anda ve hassas yapımı bir eksiklik yerine güç olarak kullanmaya başladığım anda, bunu paylaşmam gerektiğine çok güçlü bir şekilde inandım. Çünkü bu bir devrim, ben buna “öz sevgi devrimi” diyorum. İnsanın kendi içinden, ta en derinlerinden, kaynağından başlıyor ve her gün yayılarak artıyor, hatta bir süre sonra çevrene de yayılıyor. O yüzden bu öz sevgi devrimini herkes kendi içinde yaşasın ve kendi yolunu keşfetmesi için 10 adımdan oluşan bir program tasarladım. İsmini de Kendini Sevme Sanatı koydum, çünkü her birimizi eşsiz ve biriciğiz, ben sana kendini nasıl seveceğini anlatamam, her bir adımda senin seçeceğin yöntem sana ait olmalı ki bu sanatı sen kendi yaratıcı kimliğin ile yarat. Çünkü hepimiz bu dünyaya yaratmak için geldik. Özellikle şunu da belirtmek isterim ki yaptığım şey “koçluk” değil, kendini sevme sanatı programı haricinde koçluk da yapıyorum ama bu adından da anlaşıldığı üzere, kendi tasarladığım bir program. Tabi ki program dahilinde de koçluk yapıyorum ama öğrettiğim belirli pratikleri ve adımları olduğu için buna koçluk diyemeyiz.

Didem Elif – Herkesin yolu, yöntemi farklı yani. Dediğim gibi bu bende çok anlamlı bir yer buldu. Çünkü herkesin hayattan etkileşimi çok farklı. Kimi dans ederek kendini hafifletiyor, kimi kitap okuyarak. Buradaki cümlede öznelerden biri seni, biri de beni tanımlıyor mesela. Dans etmeyi sevmediğimi söylemiyorum ama dans etmek benim için bir sürü bileşenin bir araya gelmesiyle vuku bulacak bir şey. O da her zaman değil. Sende ise bambaşka bir yeri var. En azından benim algımda dans etmenin sana çok iyi geldiğine dair bir tanım oluştu. Yanılıyor muyum?


Dans Etmeye Bayılıyorum

Dans Etmeye Bayılıyorum

Yeşim Ateşçi – Çok haklısın. Dans etmeye bayılıyorum. Küçüklüğümden beri her fırsatta dans ederim. Hiç unutmadığım bir anım var. Babam küçükken bizi hafta sonları restorana götürürdü. Orada da mutlaka bir dansöz çıkardı, normalde çekingen olan ben, hiç kimse bakıyor mu ya da ne diyecek diye çekinmeden en önde alırdım yerimi, dansözün tüm hareketlerini inceler ben de aynı figürleri yapmaya çalışırdım, yapardım da. Durum hiç değişmedi, yine ne zaman sevdiğim bir müzik duysam sahnenin en önünde alırım yerimi ve müziğin ritmiyle bedenimi özgürce hareket ettiririm, çok iyileştirici bir yanı da olduğuna inanıyorum dansın benim için. Dişiliğimi ve özgürlüğümü yaşamama yardımcı ve hayat karşısında sürekli esneyip dengede kalabildiğimi hatırlatıyor bana. Dans ederek sevincimi paylaşırken bazen de öfkemin bedenimden akıp gitmesine izin veriyorum. O yüzden dans hayatımda hep vardır. Ama senin için olmaması çok normal çünkü her ne kadar hayattan benzer tecrübelerden de geçsek, herkesin kendini rahatlatma yöntemi farklıdır, olmalıdır da zaten.

Didem Elif – Dolayısıyla sen destek verdiğin kişilere kendi yöntemlerini tavsiye etmek yerine o kişinin kendi dinamiğini bularak yardımcı oluyorsun. Öyle değil mi?

Yeşim Ateşçi –  Kesinlikle. Çünkü ben mutlak doğru diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Fizikte bile yıllar içinde ne kadar çok şey değişiyor, Einstein’dan öncesi ve sonrası ne kadar değişik, fiziğin evrimi söz konusu iken, ben kimseye “Bak tatlım, bu çok güzel bir yöntem, şunu yap hayatın değişecek,” diyemem. Çünkü kime göre, neye göre? Programın belirli adımları var ama her bir adımda herkesin kendi yöntemini bulması için onlara doğru soruları sorarak yardımcı oluyorum. Kendi bildiğim ve eğitimini aldığım pratikleri sıralıyorum, dileyen onlardan birini öğreniyor dileyen de tamamen kendi pratiğini yaratıyor.

Bazı Kelebekler Bir Kaç Kez Kavuk Yapar

Didem Elif – Bu arada sen kendi hayatında çok yakın bir zamanda ilginç ve köklü bir değişiklik yaptın. İstanbul’daki evini, eşyalarını olduğu gibi bırakıp; iki üç bavulla ve oğlunla Avustralya’ya yerleştin. Neden Avustralya ve neden bu kadar büyük bir değişim?

Yeşim Ateşçi – Ben zaten doğumdan Avustralyalıyım, hayatımın yarıya yakın zamanı burada geçti diyebilirim. Pek çok karakteristik özelliğim de buradan, geniş bakış açım ve rahat olmam ama bir yandan da çılgın bir Türküm, yetişkin hayatımın çoğu da İstanbul da geçti. İstanbul benim kavuğum ve sığınağımdır, tanımlanamaz bir duygu dolar içime her düşündüğünde. Tabi en de konforlu alanımdı, ablamlar uzun yıllardır Avustralya da yaşasa da ben baya direndim bu fikre. Ama tabi yıllar içinde değişiyoruz, hayat her zaman bir döngü ve bazen kavuktan çıkıp uçmak gerek, ta ki yenisini yapana kadar. Bazı kelebekler birkaç kez kavuk yapar… Biz de hayat boyu pek çok hayat yaşarız. Bu kış çok sordum kendime, “Hiçbir şeyin yoksan sen kimsin?” diye… Eşyalar evden tek tek giderken de aklıma bu soruyu sorduğum geldi, hah dedim işte sorunun cevabı sana geliyor. Evet üç bavul topladım ve konfor alanımdan hiç çıkmadığım kadar çıktım bu sefer. Geride her şeyi, canım kadar sevdiğim kedimi bile arkada (tabi emin ellere) bırakarak. Daha önce taşındığımda tüm eşyalarımı getirmiştim, ve sonra hepsini geri götürmüştüm. Bunun nedeni sanırım hiçbir şeyi ya da kimseyi bırakamamıştım. Bu yolculuğumun nedeni, öz sevgi yolculuğumun devam ediyor olması ve kendime değere ve kendimi gerçekleştirmeme giden yol olduğunu düşünmem.

Didem Elif – Avustralya’ya gittin ama Internet aracılığıyla Türkiye’de destek verdiğin insanlarla çalışmaya da devam ediyorsun. Peki Avustralya’da da yaşamına dokunmayı hedeflediğin bir kitle var mı?

Yeşim Ateşçi – Evet Türkiye ve dünyanın farlı yerleriyle Internet üzerinden eğitimlerim sürüyor. Avustralya’da yaşamına dokunmayı düşündüğüm kitle, burada yaşayan Türkler öncelikle. Özellikle kendini Araf’ta, iki ülke arasında kalmış hisseden Türkler. Yol yine öz sevgiden geçecek, çünkü aidiyeti önce kendimize koymadan kendimizi hayata ait hissedemeyiz.

Aborjin Meditasyonu

Didem Elif – İsmini ilk defa senin aracılığınla duyduğum bir şey var ki, o da Aborjin Meditasyonu. Aynı zamanda Aborjin Meditasyonu yapıyor ve yaptırıyorsun. İstisnalar kaideyi bozmaz ama daha insan organizması olarak meditasyon kafasına tam gelemedik, Aborjin meditasyonu nasıl bir şey?

Yeşim Ateşçi – Aborjin meditasyonu aslında doğa aracılığı ile kendimizle bağ kurmak. Hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen derin bir kaynak var. Yerli Avustralyalılar bunu çok uzun zamandır biliyorlar. Meditasyon süresince doğayı tüm duyularımızı kullanarak fark ediyoruz, dinliyoruz, hissediyoruz, izliyoruz ve kokluyoruz. Bu meditasyonun adı aslında “Dadirri”. Dadirri, derin dinleme ve sessiz, dingin farkındalık anlamına geliyor. Aborjinlerin 40 bin yıldır sürdürdüğü bir gelenek. Son birkaç yıldır Miriam Rose tarafından yeniden hem kendi yerli halkına hem de Avustralya haklına pek çok sosyal proje ile yeniden hatırlatılıyor ve tanıtılıyor. Doğa ile bağ kurabildiğimiz zaman kendi iç kaynağımız ile de bağ kurabiliyoruz ve sonra da bunu yaratıcılığa aktarıyoruz. Çok basit gibi görünen etkili bir meditasyon tekniği.

Didem Elif – Kulağa hoş geliyor. Ama yine aynı noktayı vurgulamak istiyorum. Çalıştığın kişiye “bak çok iyi geliyor,” diyerek illa aborjin meditasyonu yaptırmaya çalışmıyorsun öyle değil mi? İnanç olarak meditasyona hiç hazır olmayan insanlar da var çünkü.

Dinle

Yeşim Ateşçi – Yok, böyle bir şey demem mümkün değil. Çünkü hepimiz farklıyız. Pratik olarak meditasyon yapma adımının benim eğitimimde adı “dinle”. Bu adımda istediğin şekilde dinleyebiliyorsun.  Çok çeşitli danışanlarım oldu. Ben ırk, din, dil, cinsiyet ve cinsel tercih ayrımı yapmam. Herkes o yüzden deistse de, ateistse de, Müslüman ya da Hıristiyan dindarsa da ya da belki bu konuları hiç paylaşmak istemeyebilir… Benim için hiç önemi yok. “Dinleme” adımını istediği şekilde yapabilir. Ambiyent ya da klasik bir müzik dinlerken de iç sesini dinler, namazdan sonra da ya da kutsal kitabını okuduktan sonra da dinler, denizi izleyerek de dinler. Her birini deneyimleyen ve harika sonuçlar alan danışanlarım var. İsterse de meditasyon öğrenmek ister. Önemli olan iç sesini dinlemesi. Hatta o sese bile istediğini diyebilir. Allahı da duyabilir. İsa’yı da duyabilir. Evreni de. İçindeki küçük çocuğu da. Dolayısıyla bu adımda ben kişinin sadece içinden yükselen heyecanını duymasını istiyorum. Onu yaratıma götürecek olan heyecanını duymasını. İster bunu meditasyonla yapsın, isterse de kısa bir yürüyüşle. Yeter ki içinden yükselen sesini, kendi müziğini duysun.

Didem Elif – Ne kadar güzel anlatıyorsun. Pek çok insan yaşam koçu mesleğini küçümsüyor hatta dalga geçenler bile oluyor. Bunu yargılamıyorum aslında. Çünkü abartılı bir hal aldı bu mesele. Ben üniversitede İktisat okurken herkes İşletmeci olmak istiyordu. Acayip popüler bir bölüm haline gelmişti. Şimdi de Yaşam Koçu aynı durumda. İnsanlarda itibarsızlık uyandırıyor tabi bu durum. Ama ben olaya biraz daha farklı bakıyorum. Dilerse herkes bu işi yapsın beni hiç rahatsız etmiyor. Sonuçta herkes sabah dilediği saatte kimseye ihtiyaç duymadan uyanabilir ama pek çok insan erken kalması gerektiğinde nasıl saat kuruyorsa ya da kendi başına kilo verebilecekken nasıl diyetisyen aracılıyla kilo vermeye ihtiyaç duyuyorsa; kendi hayatına yön vermek için de pekala bir yaşam koçuyla çalışabilir diye düşünüyorum.  Bir yaşam koçu da “Ben oldum” demiyor zaten anladığım kadarıyla. O da kendini sürekli eğitimler ya da benzer şekilde destekler alarak geliştiriyor. Bu anlamda sen kendi kişisel gelişiminle ilgili yaptıklarından ya da planladıklarından biraz bahseder misin?

Öz Sezgi Devrimini Yaymak İstiyorum

Yeşim Ateşçi – Yine aynı şeyi diyeceğim, herkes farklı. Ben koçum ama koçluk yaptığım iş de bir araç. Benim amacım öz sevgiyi yaygınlaştırmak. Tabi ki koçluk eğitimi aldım. Üzerine pek çok yabancı eğitmenden eğitim de aldım. Workshoplara ve toplantılara da katıldım. Türkiye de Vahşi Kadın Akademisinin neredeyse tüm eğitimlerine ve inzivalarına katıldım. Şu anda da Avustralya da yeni bir sertifikasyon eğitimi alıyorum. Bunun peşinden de psikoloji ya da danışmanlık okumayı düşünüyorum. Bana göre mesleğimiz ne olursa olsun, eğitimin ve yeni şeyler öğrenmenin sonu yok. Ömrüm boyunca da bu böyle gidecek. Çok fazla koç var evet. Dünyada şu an bilgi teknolojisinden sonra ikinci hızlı büyüyen sektör. Ben bu işe ne popüler olduğu için, ne de para kazanmak için girdim. Aklımda olan tek bir şey vardı. Öz sevgi devrimini yaymak!

Didem Elif – Öfke üzerine de birkaç şey söyleyelim istiyorum. Çünkü toplum olarak tahammül eşiğimiz bir hayli düştü diye düşünüyorum. Ben şahsen özellikle kızımla daha güzel bir iletişim kurabilmek umuduyla iki gün önce, ismini senden duyduğum Marshall Rosenberg’in Şiddetsiz İletişim adlı kitabını okumaya başladım. Öfke çoğu zaman baş edilmesi oldukça zor bir duygu. Hatta bazen insanlarda şiddete varacak boyutlara ulaşabiliyor. Biz genelde onu bastırılması gereken bir duygu gibi algılıyoruz. Nasıl bir yeri ağrıyan insan ağrıyı geçirmek için ağrı kesici ilaç alıyorsa, öfkeyi de geçirmeye çalışacak yöntemler bulmaya çalışıyoruz. Ama aslında ağrıyan yerimizin neden ağrıdığını bulmak ne kadar önemliyse, neden öfkeli bir duygu durumuna girdiğimizi de bulmak ve anlamak bir o kadar önemli. Bu konuda ne söylemek istersin?

Şiddetsiz İletişim

Yeşim Ateşçi – Öfke önemli bir konu. Bize pek çok şey anlatıyor. Bu konuyla ve Şiddetsiz İletişimle Didem Çivici’nin Vahşi Kadın Akademisi’nde tanıştım. Eğitimlerinde korku, öfke ve utancın aslında ne kadar önemli olduğunu öğrendim. 0-8 yaş arası yaşadığımız travmalar bize ihtiyaçlarımızı bu duygularla dile getirmeye çalışıyor.  Bu duygular sayesinde fark ettiğimiz ihtiyaçlarımızı karşıladıkça erginleşiyoruz. Benim hayatıma pek çok şey kattığı için minnettarım. Tabi bir yandan da çok hassas bir konu olduğunu düşünüyorum. Eğer ciddi anlamda öfke sorunu yaşıyorsa kişi kesinlikle bir psikolog ya da psikiyatr desteği almalı. Çünkü travmalara dokunmak, herkes için her zaman kolay olmayabiliyor. Karanlığa girdikten sonra nasıl çıkamayacağını bilemeyebilir de kişi. Öfkemizi fark etmek, nerelerde tetiklendiğimizi görmek ve ihtiyaçlarımızı bulmak, bu ihtiyaçlardan da stratejiler üretmek çok önemli ve kıymetli. Fakat yine hatırlatmakta fayda var ki, travmalar herkese göre değişkendir. Bazen öyle bir yere dokunursun ki, nasıl çıkacağını bilemezsin. O yüzden bu çalışmaları yaparken farkında olmak ve gerektiğinde yardım istemekten ve profesyonel destek almaktan kendimizi geri tutmamalıyız.


Yeşim Ateşçi

Didem Elif – Biz aslında seninle söyleşi yapmaya karar verdiğimizde sen İstanbul’daydın. Beş altı ay oldu sanırım. Fakat ikimiz de üzerine çok gitmedik ve akışına bıraktık. Söyleşiler konusunda tamamen sezgilerime göre yol aldığımı en iyi sen biliyorsun. Bu hafta insanın kendi değeri hakkında yazmaya karar vermiştim. Hatta geçen Pazar günü ‘Kaş ve Ben’ köşemden de bu haftaki yazımın başlığının ‘Sen Değerlisin’ olacağını duyurdum. Ve özellikle konuya uygunluğu açısından bu hafta seninle söyleşi yapmamın güzel olacağını düşündüm kendi kendime. Sana sorduğumda sen bana oldukça coşkulu bir şekilde aynen şu cevabı verdin; “Şimdi Değilse Ne Zaman?” Bu cümleyi aslında her an kendimize söylememiz gerektiğini düşündüğümden çok anlamlı buluyorum. O yüzden de söyleşimizi bitirirken okuyucularımıza bu ifadenin ne anlama geldiğini anlatır mısın? Belki gönüllerinde olan bir şey ile ilgili bugün yani şimdi bir adım atmalarında motivasyon kaynağı oluruz. Kim bilir?

Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yeşim Ateşçi – Sevgili Elif, bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Her bir soruyu cevaplarken bir çocuk gibi coşkulu ve heyecanlıydım. Çünkü görülme ve duyulma ihtiyacımı karşılamama çok katkı sağlıyor ve içimdeki küçük kızın ve tabi ki benim heyecandan gözlerim parlıyor. “Şimdi değilse ne zaman?” dedim çünkü hep doğru ya da mükemmel zamanı bekliyoruz hayatta istediklerimizi gerçekleştirmek için. Yeterince paramız olsun, yeterince zayıf olalım, yeterince sağlıklı olalım, emekli olalım, evlenelim, çocuğumuz olsun. Ama zaman her an akıp gidiyor ve en kıymetli an şu an. Şu an bir adım atmıyorsak hep öteliyoruz demektir. Evet tabi bazen öteliyoruz elimizden daha iyisi gelmiyor. Ben de öteliyorum. Bazen de öyle olması gerekiyor. Hiçbir şey için asla geç de değil. Ama hiçbir şey için de asla tam olarak hazır olmayacağımızı da biliyorum. Aradıktan sonra her şeyde kusur bulabiliriz ama görmek istersek her şeyin içinde de mucizeler görmeyi seçebiliriz. O zaman şu an bunu okuyan okuyucuya sesleneyim:

“Tatlım ne yapmak istiyorsan bugün onun için nasıl bir adım atabilirsin düşünmeni isterim. En küçüğünden bir adım bile olması yeterli. Unutma! Kimse emeklemeden ne yürüdü, ne de koştu. Her yolculuk önce bir adımla ve bir hayalle başlar. Şimdi değilse ne zaman atacaksın o adımı?”

Didem Elif – Ben teşekkür ederim. Seni Likya Sohbetleri‘nde ağırlamak büyük bir keyifti.

Likya Sohbetleri

Tuba Şamlı Atilla – Cici Büyüyor

18 Ekim 2018


Tuba Şamlı Atilla Cici Büyüyor serisinin ilk kitabı ile…

 
Didem Elif – Cici Büyüyor projenize geleceğiz ama öncelikle Puduhepa ile başlayalım istiyorum. Çünkü ben sizi ilk Puduhepa ile tanıdım. Ayrıca beni çok heyecanlandıran bir proje. En ince ayrıntısına varıncaya kadar her bir aşamasında kadın var ve sizin payınız azımsanmayacak türden. Hikaye kitabı olan Barış Kraliçesi Puduhepa’yı yazdınız ve çizdiniz. Likya Sohbetleri‘nde projeyle ilgili fikir annesi Renan Tan Tavukçuoğlu ile söyleşi yapmıştık. O yüzden Puduhepa’nın kim olduğundan bahsetmeyeceğim. Sizin böylesine güçlü bir karakteri nasıl oluşturduğunuza değinmek istiyorum. Hikayesini yazmadan, kendisini çizmeden önce elbetteki epeyce araştırma yapmışsınızdır. Oluşturma sürecini bize anlatır mısınız? Ne kadar gerçekte var olmuş biri olsa da görsel anlamda bir karakter doğurmak kolay olmasa gerek.

Bir Varmış Biri Varmış

Tuba Şamlı Atilla – Bundan 3 sene önce babam bir aile soy ağacı yapmak istediğini söyledi. Araştırmalarımız sonucu 1527 yılına kadar geri gidebildik. Aile soyadımız Şamlı ve o tarihte ulaşabildiğimiz en büyük dedemin ismi Abdülmuttelip. Neden bunu anlatıyorum bu topraklar aslında kimseye ait olmamış, inanılmaz göçler, toplumlar, soylar görmüş. Eşim de bir sanatçı ve bana her baktığında “sen mezepotamyalısın,” der; çünkü yüzüm, kemik yapım mezapotamyalı. Ben bu projeyi duyduğumda, ilk bana anlatılırken sanki bir ses bana fısıldadı. Kitabın giriş cümlelerinden “Bir varmış biri varmış…” diye.

Tasarlayacağım karakter 3000 yıl önce yaşamış, hiçbir görsel referansı bulunmayan, sadece Kayseri’deki rölyefte neredeyse yok olmuş bir profilden görülen bir yüzdü.


Puduhepa çiziminden bir detay

Karakteri oluşturmak için onu gerçek anlamda yaşamak hissetmek gerekiyor.

Tuba Şamlı Atilla – Sanki görünmez bir kabuk giymeniz şart, adeta onun ruhunu sırtınıza giymişsiniz gibi. Nasıl yürür, nasıl giyinir, nasıl konuşur, sesi nasıl çınlar, saçını nasıl tarar, nasıl oturur, nasıl uyur, nasıl güler, nasıl üzülür?

Ben 14 yaşında sanat eğitimi almaya başladım, önce lisede resim ve sonra üniversitede grafik tasarım. Sanat tarihini ders olarak okuyorduk ama benim ayrıca ilgim de vardı. Fakat yurt dışı gezilerinden gördüğüm ve üzüldüğüm nokta şuydu; orada sanat izleyiciliği çok ama çok erken yaşta başlıyor. Oysa ki bizim çocuklarımız görmeyi bırakın bakmayı bilmiyorlar. Bu yüzden ben bu kitabı bir fırsat olarak gördüm. Yazacağım ve özellikle çizeceğim her karenin; sanat tarihine ve arkeolojik kalıntılara referans vereceği bir fırsat… Bu kitabı izleyen çocukların zihnine görsel tohumlar atacaktım ki; ileride bir müzede, filmde, kitapta karşılaştıklarında yabancılamasınlar. İşte bu yüzden Puduhepa’dan önce Hitit sanatını, kalıntılarını, buluntularını inceledim.

Sonra Hitit günlük hayatını araştırdım.

Giysileri, kostümleri taradım. Mektuplar okudum; savaşa gidip evine dönememiş adamların, ayrılık yaşamış kadınların mektuplarını. Hitit yemek kitaplarını, ekmek tariflerini… Çünkü bir insanı o kişi yapan hayatın ona her dokunduğu andır. Bu kitapta yazılan çizilen her şey tarihten bir referans. Mesela örnek vereyim, görseller tam karşı cepheden ama ayaklar hitit ve mısır sanatındaki gibi profilden. Vücut proporsiyonları, saçlar, gözler, burun, yüz hepsini Hitit sanatındaki büstlerden orantılayarak ve kodlayarak çizdim. Zamanın sanatçılarının insanı, kadını, erkeği, hayvanı, eşyayı tasvir edişini inceledim.

Hitit Üniversitesi’nin makalelerini okudum, Academia Edu isimli bir platforma üye oldum ve Hitit konulu yayınlarını inceledim. Ayrıca dönem 2.Ramses’le savaşılan dönem, bu sebeple Mısır dönemini de araştırdım, o taraftan Hitit nasıl anlatılıyor bilmem gerekiyordu. Çünkü karşıt ülkeler birbirlerinin sanatlarından da beslenirler. Ve duvar resimleri tarihi bir geçittir. Ben elimden geldiğince 3000 yıl öncesine bir zaman yolculuğu yaptıktan sonra Puduhepa gözümün önünde kanlı canlı duruyordu. Daha çok zamanım olsa daha neler keşfederdim kimbilir…

Benim için şevkat önemli bir konu. Vicdan. Merhamet.

Didem Elif – Puduhepa’nın yüzünün kalp şeklinde olması beni çok etkilemişti. Özellikle son 25 yıldır kadının iş dünyasında yer alma şekli maskülen bir yapıya büründü. Puduhepa ise sanki gücünü saçlarından alıyor. Öyle coşkulu çizmişsiniz ki. Onun bir Zeyna gibi değil de feminen haliyle can bulmasını anlamlı buluyorum. Bu sizin için bilinçli bir seçim miydi? Yoksa tamamen sezgisel olarak mı gelişti?


Tuba Şamlı Atilla’nın çizdiği Puduhepa karakteri

 
Tuba Şamlı Atilla – Maalesef 21. Yüzyıl’da artan hayat ve iş temposu, stres bu maskülen dünyada kadınların varolma savaşı bizde hormonal değişiklikler yapıyor, kadınlar çok sert, hırslı ve acımasızlaştı.

Puduhepa için ilk defa tabletlere kadın erkek ilişkisi, kral kraliçe tanımı yapılırken saygı ve sevgi sözcüğünü kazdıran bir eş başkan aslında. Bunun dışında kendi çocuğu olup olmadığı bilinmediği halde eşinin ilk evliliğinden olan oğullarına ve kızlarına iyi bir anne olduğu söyleniyor. Evlenip Antakya bölgesinden kuzeye Ankara tarafına taşınıca bu bölgede çok fazla dul ve yetim görmüş, o insanlar için yardım topladığını, çalıştığını okumuştum.

Benim için şevkat önemli bir konu. Vicdan. Merhamet. Barışı düşleyen ve barış mührü basan bir kadının yüzünün kalp şeklinde olması bana göre şarttı. Ayrıca inandığı İştar Tanrısı’nın simgesi olan İştar yanii Venüs yıldızının da anlında olması bir simgeydi benim için, yıldızı 3. bir göz gibi düşündüm. Çünkü farkındalığı yüksek olanların bir üçüncü gözü olduğu söylenir bilirsiniz.

Saç ise kadının en büyük simgesi.

Tasarladığım kitapta 3 dönem var, çocukluk, gençlik ve olgunluk. Saçları bir taşıyıcı imge onları her dönemde birleştiriyor. Ve bu kadın mezepotamyalı ise simsiyah mavi ışıltılı saçları olmalıydı. Yine Hitit, Mısır, Sümer büstlerinde görüyoruz ki o zamanlar kadınların olduğu kadar erkeklerin de saçları uzun. Saç aksesuarları inanılmaz şık ve güzel.

Benim için her karakter bir marka aslında. Reklamcı tarafım hedef kitlem çocuklarla bir bağ kurulacaksa bunun saçları, gözleri ve yüzü ile olacağını bana hatırlattı. Ve öyle de oldu. Amerikan dünyasının dayattığı altın sarısı saçlı prenseslere karşı özgüvenli bir duruş olarak görüyorum “bizim koyu saçlı kızlarımıza” koyu saçlı bir kraliçeyi…

Didem Elif – Cici Büyüyor. Bu sizin çocuk kitabı olarak çıkaracağınız serinin adı. İlki yakın bir zamanda çıktı. Cici Büyüyor’u detaylarıyla sizin ağzınızdan dinleyelim mi? Bildiğim kadarıyla uzman bir pedagog desteği aldınız Cici Büyüyor’u oluştururken.

Cici Büyüyor

Tuba Şamlı Atilla – Cici’yi çok seviyorum çünkü o gerçek bir karakter. Elimi uzatsam yanımda gibi. Bir zamanlar hepimiz bir Cici’ydik ve şimdi pek çoğumuzun evinde Cici’lerimiz var. Cici Büyüyor serisi oğlumun anaokulu zamanında pek çok o yaş çocukla bir araya gelmekle başladı. Hepsi çok farklı ama hepsi aynıydı.

Ve anneler hepimiz dertliydik ve çoğu zaman aslında kördük. Olaylar basitti ama biz yorgunduk. O yüzden ilk oğlumu daha zor büyüttüm galiba ikincisinde tüm cici hallerin geçeceğini biliyorum.

Bu dönemde Filial eğitimi aldığımız hatta oyunterapisi öğrendiğimiz sevgili Uzman Pedagog Şafak Toraman Morsallı ile görüşmelerimiz oluyordu o zaman okulumuzun pedagoğuydu. Şimdi serbest çalışıyor. Ve ben kendisinden çoook faydalı bilgiler, tecrübeler, bakış açıları öğrendim. Kitabı yaratma sürecimde hikayeler benden ve bizden aslında. Kullandğım dil de aldığım eğitimler, okuduğum kitaplar üzerinden gidiyor. Uzman Pedagog Şafak Toraman Morsallı da hikayeleri okuyup, destek oldu. Hatta sadece Cici’ye değil Puduhepaya da. Sonuçta çocuk kitabı ince düşünmek şart. Kendisine teşekkürü borç bilirim.


Tuba Şamlı Atilla’nın çizdiği Çılgın Sörfçüler kitabı

Çılgın Söfçüler

Didem Elif – Gençlik kitabı olan Defne Ongun Müminoğlu’nun Çılgın Sörfçüler’in illüstrasyonlarını yaptınız. Orda da bir çok karaktere hayat verdiniz. Çocukların ve gençlerin gelişimine çok güzel katkılar bunlar. İlham aldığınıza kuşkum yok ama bu alanda çalışmanızda cicilerinizin yani çocuklarınızın büyümelerine tanıklık ediyor olmanın bir payı var mı? Yoksa anne olmasanız da hep aklınız da olan bir şey miydi?

Tuba Şamlı Atilla – Hiç unutmadığım bir anımı anlatayım. Büyük oğlum erken doğdu ve kolikti. İşten ayrılmışım evdeyiz, eşim sergi hazırlığında ve yardımsız bebek büyütüyoruz. Gecenin 2’si, kolik bebek ağlaması… 3 aydır her gece aynı senaryo… Karanlık salonda dört dönüyorum salonun camlarından karşı apartmanlarda ışıklar var. Cumartesi gecesiydi. Çok yorgunum. Şöyle düşündüm her canlı bu kadar aciz zavallı ve narin doğuyor ve çok zor emekle büyütülüyor, peki nasıl insanlar bu kadar kötü? Bir insan evladının en büyük şansı doğduğu ev. Anne babası. Sonra ilk yıllarda ona kimin baktığı. Sonra onunla oynanan oyunlar ve okunan kitaplar.

Kitapların bir çocuğun hayatında nasıl etkili olduğunu ben oğullarıma her gece kitap okudukça gördüm. O sevilen kitabı bir çocuğun 155 kere okutması, ezberlemesi, her köşesini santim santim bilmesi.

Gençlikte ben ergenlik bunalımı çekmedim çünkü kitaplara gömülürdüm ve çizerdim.

İşte bu yüzden kitap bir çocuğun beyni, ruhu için midesine giren besin kadar önemlidir.

Sonuçta ben orada olmak estetik ve içerik anlamda iyi iş yaparak bir iz bırakabilmek istedim. İlhama gelince çocuklarımın büyümesi sayesinde ben hayata nasıl geldiğimizi nasıl evrildiğimiz öğrendim. İnsan yetişkinken hep öyle olduğunu sanıyor ama değiliz. Bir canlının hayatına tanıklık etmek anlatılmaz bir mucize. Masal ve hikaye hep ruhumda olduğu için, belki de masallarla büyüdüğüm için, evet anne olmasam da çocuk kitabı bir gün yazar ve çizerdim ama bu kadar eğlenir miydim bilmiyorum. Oğluma “Bak senden ilham alıyorum haa diyorum!” bir anda sakinliyor 🙂

Didem Elif – Profesyonel iş hayatında yıllarca üst düzey konumda çalışıp oğlunuz doğunca başarılı ama bir o kadar da stresli o yaşam şeklinden vazgeçiyorsunuz. Bir anlamda kreatif gücünüzü ve üretkenliğinizi başkaları için değil, dışarıya iş olarak da olsa sanki artık kendiniz için kullanıyorsunuz. Bunda yanılıyor muyum? Biraz bu iki yaşam şekli arasındaki geçişi anlatır mısınız?

Reklam ajanslarında geçen 13 sene mesaileriyle abartısız 20 seneye bedeldi.

Tuba Şamlı Atilla – Sorumlu olduğum markalar ve ürettiğimiz iş boyutu da keza öyle hafife alınamaz türdendi, sektör hala çok yıpratıcı biliyorum. Hamileyken kendi elimle çocuğumu büyütmek istediğime karar vermiştim. Ama şu bir gerçektir ki yaptığınız seçimlerden mutlu ve emin olsanız bile yıllarca o tempoda çalışan ve üreten üstelik de üretmeden zihni durmayan birinin bir bebekle evde kalakalması hiç kolay değil. Belli bir süre elim durduysa da zihnim hiç durmadı, ne yapacağım, bir şey yapmalıyım diye kendimi az yemedim. Sonra sadece kendim için tekrar kağıt kaleme döndüm.

Tuba Şamlı Atilla’nın çalışma ortamından bir kare

Bir çeşit sanatla terapi gibi.

Çünkü yıllarca tüketim için bir bilgisayar karşısında üretmeye oturmuşsunuz. Sonra beyaz kağıtta su yolunu buldu diyebilirim.

Didem Elif – Aslında siz (İngilizce kelime anlamıyla kullanıcam) öncelikle bir artistsiniz. Artist deyince bizde oyuncu anlaşılıyor genelde. Ressam da ben de artist kelimesinin tam karşılığını bulmuyor. Sanatçı en doğrusu ama öyle deyince de çok genel anlaşılıyor. Yaşam biçimi çizim olan, resmetmek olan biri olduğunuza varmak istiyorum aslına bakarsanız. Bir sürü yeteneğim ve ilgi alanım var ama çizmek söz konusu olduğunda bana çok uzak geliyor. O yüzden belki de çok kutsal buluyorum özellikle artistlerin yaptığı işleri. Ama sizin aynı zamanda bir hikayecilik yanınız var. O yönünüzü ne zaman fark ettiniz? Yazma serüveni nasıl ortaya çıktı?

Tuba Şamlı Atilla – Bence bizler doğuştan hikayeci bellekleriz, ben çocukluğumdan beri kendi kendime konuşurum, hayalimde kahramanlar vardı her zaman, şiirler ezberler onları zihnimde filimleştirirdim, lisede kendimce hikayeler, şiirler yazardım ama çizmek çok baskın eliniz durmuyor ki… zaten eğitiminizde o yönde ilerliyor, hikayeyi çizerek anlatıyorsunuz ama ben içimden konuşurdum da. Sonra reklam dünyasına girince hikaye hayatımızın merkezi oldu.


Tuba Şamlı Atilla oğlu ile birlikte çizim yaparken

30 saniyeniz var ve bir hikaye anlatmak durumundasınız.

Giriş gelişme sonuç ve bir de packshot olacak ve bununla kitleleri büyüleyeceksiniz hatta üstüne bir de ödül alırsanız oh ne ala. Radyo spotları deseniz onlar da öyle. Ben art director- sanat yönetmeni olmama rağmen kelimelere ve anlamlara takık olduğum için yavaş yavaş şöyle mi desek böyle mi söyleseklere başladım. Sonra yavaş yavaş metinlere müdahale, zaten bir film, fikir düşüneceksiniz hep bir “ilk cümle” vardır hikayeyi başlatan. Hani kitabı açtığınızda ilk cümle sayesinde o romanı ya okur ya bırakırsınız ya, o cümle sizi aşık eder ya da etmez. Reklam tecrübesi benim hikayeciliğimi bence kalınlıştırdı. Hele ki resimli çocuk kitabında bir çocuğun ilgi alaka dalgalanmasını nasıl zinde tutucağımı dair bu tecrübelerim sayesinde hissediyorum diyebilirim.

Didem Elif – Aynı zamanda saat ve lamba gibi objelere de çizim yapıyorsunuz. Normalde sıradan olan objelere ruh veriyorsunuz. Standart olmaktan çıkıp özel bir tasarıma dönüyor. Mesela yanılmıyorsam lambalar İkea lambası. Ne kadar orijinal bir lamba olmuş. Saatlere de bayıldım. İnsanın zihni üretmeye programlanınca eline geçen her şeyi değerlendirmek istiyor değil mi? Peki bu objeler satılık mı? Satılıksa almak isteyenler nerden alabilir?


Tuba Şamlı Atilla’nın kişiye özel çizdiği lamba

Kişiye Özel Tasarımlar

Tuba Şamlı Atilla – Standart objeleri kişiselleştirmekti isteğim. Oturduğum yerde kotlara çantalara ayakkabılara başka objelere de çizerken standart olan “Evimizin herşeyi”, “Aaa bizde de bundan var!”lara “Ama benim ki bana özel..” duygusuydu yakalamak istediğim. Hatta saatler daha da hikayeli kişinin kendi hikayesine özel. Objeler satılık aslında talep üzerine butik çiziyorum. Beni Instagram hesabım üzerinden takip edip istekte bulunabilirler 🙂

Didem Elif – Tuba Hanım Likya Sohbetleri’ne renk kattınız. Bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyorum. Biliyorsunuz benim de bir cicim var. Kızım Duru ile sizi hep takipte olacağız.

Tuba Şamlı Atilla’nın kişiye özel çizdiği saat

Likya Sohbetleri

Gülşah İslamoğlu – Münferit Tatile Giderse

4 Ekim 2018

Gülşah İslamoğlu - Münferit Tatile Giderse

Didem Elif – Sevgili Gülşah, öncelikle yeni kitabın Münferit Tatile Giderse için seni tebrik ediyorum. Sen bizim ailede kitap çıkartan üçüncü İslamoğlu oldun. Ama bildiğim kadarıyla Münferit Tatile Giderse kendi alanında ilk ve tek. Turizm sektöründe çalışan biri olarak müşterilerle yaşadığın olayları mizaha dökerek anlatan ilk kişisin yanılıyor muyum?

Gülşah İslamoğlu – Öncelikle Bursa ve Ben’in bu haftaki Likya Sohbetleri bölümünde bana yer verdiğin için teşekkür ederim. Soruna cevap vermeden önce bir şeye takıldım. Ailede kitap çıkartan üçüncü kişi olmuşum. Hayret birinciliği nasıl da kaptırmışım. Neyse Allah’tan yabancı değilsiniz. Açıkçası yanlış bir şey de söylemek istemiyorum ama bildiğim kadarıyla ve dışarıdan gelen yorumlar doğrultusunda cevap verecek olursam, evet turizmde mizah yapan ilk kişiyim. Zaten bu şekilde yazan başka birini görseydim, otelcilikte mizah yapmazdım.

Gülşah İslamoğlu - Münferit Tatile Giderse

Benim Dışımda Gelişti

Didem Elif – Bu hallerin beni öldürecek. 😆 Aslına bakarsan kitap yazmaya karar verdiğin gün, dün gibi aklımda. Bunun için nasıl bir yol izlemen gerektiğiyle ilgili fikir almak istemiştin benden. Şimdi kitabını eline aldığını görünce; hem kuzen çocukları olduğumuz için, hem de hayalini gerçekleştirdiğin için gurur duyuyorum seninle. Kitap yazma fikri üzerine konuştuğumuz günlerde bana, sosyal paylaşımlarını okuyan herkesin sana kitap yazman gerektiği söylediğini anlatmıştın. Birileri kafana girmeden önce kitap yazma niyetin gerçekten yok muydu? Sosyal medyada öylesine yapılan paylaşımlarla mı başladı yani bu yolculuk?

Gülşah İslamoğlu – Ne yalan söyleyeyim olaylar aslında birden benim dışımda gelişti. Ben buralara geleceğini düşünmemiştim hiç. Her ne kadar uzaktan bakıldığında otelciliği eğlenerek yaptığım görünse de, ben aslında işimi sevmiyorum. Hem işimi sevmiyorum hem de başkalarıyla aynı şeyleri yapmak hoşuma gitmiyor. Dolayısı ile baktım başka iş bilmiyorum, işimi değiştiremiyorum, o zaman farklı bir şeyler yapayım.

Turizmci olduğumuzdan malum sürekli turizm gazetelerini okuyoruz. Bir gün bir şey dikkatimi çekti. Gazetelerdeki tüm turizmci yazarlar hep ciddi konulardan bahsediyorlardı. 10 kişi yazıyorsa hepsinin konusu hemen hemen aynı. Hiç eğlenceli bir şeyler yazan yok. Sonuçta ben bu işin içindeyim, biliyorum ki bizde eğlenceli komik olaylar da oluyor. Turizm denildiğinde benim aklıma deniz, kum, güneş, alkol, eller havaya geliyor. “Böyle bir sektörü neden ciddi ciddi anlatırlar,” dedim ve 2014 yılında ufak ufak cümlelerle Facebook’ta yaşadığım bazı olayları yazmaya başladım. Bir oldu, iki oldu, üç oldu derken bir baktım millet “Gülşah bunları kitap yap,” demeye başladı. İlk başta dikkate almadım. Ama zaman geçtikçe “Ne zaman kitap çıkıyor?” diye sormaya başladılar.

Dedim Gülşah sen herhalde farkında olmadan güzel bir şey yapıyorsun. Yürü kızım buradan. Yani aslında evet bu yolculuk sosyal medyada öylesine yapılan paylaşımlarla başladı. Olayların bu noktaya kadar gelmesinde okurlarımın çok büyük bir payı var. Onların gazıyla oldu her şey diyebilirim. O yüzden onlara da teşekkür ederim.

Gülşah İslamoğlu - Münferit Tatile Giderse


Münferit Tatile Giderse | Gülşah İslamoğlu

Ağzım Bozuktur Yalan Yok

Didem Elif – Biz Rize’li bir aileyiz ama herkesin genel olarak bildiği tipik komik Karadenizli özelliğimiz pek yok. Şimdi babanı düşünüyorum, dedeni, benim babamı, sülaleyi düşünüyorum; oldukça ciddi insanlar. Hani cool kelimesi sanki bizimkiler için yaratılmış. Babam şimdi burada Türkçe olmayan bir kelime kullandığım için bana kızacak ama n‘apalım. Sorry babacım. Bu seferlik affet. Konu Gülşah olunca böyle oldu. 😂 Ne diyordum, heee bir deli ben varım zannediyordum ailede çok şükür sen benden daha çatlak çıktın. Ben gene akıllı, hanım hanımcık taklidi yapıyorum sende o da yok. Hayatı bu kadar ciddiye alan insanların içinde büyürken mizah duygun nasıl gelişti merak ediyorum. Anne tarafında benim bilmediğim komik birileri mi var yoksa?

Gülşah İslamoğlu – Açıkçası ben komik olduğumu bilmiyordum. Aslında hala da emin değilim komik miyim? Bilmiyorum. Çünkü ben aslında gayet ciddi konuşuyorum ama nedense insanlar gülüyor. Benim ağzım bozuktur yalan yok. İşin tuhafı ben karşı tarafa küfür etsem bile karşı taraf gülüyor. Sorun nerede? Kimde? Valla bilmiyorum.

Gülşah İslamoğlu - Münferit Tatile Giderse

Münferit Tatile Giderse

Didem Elif – Doğalsın da ondan biraz bence. Kitaba dönersek münferit kelimesi çok bilinen, sıkça kullanılan bir kelime değil. Nerden aklına geldi münferit kelimesini kullanmak? Okuyucularımıza münferitin anlamını senin vasıtanla biraz anlatabilir miyiz?

Gülşah İslamoğlu – Evet, münferit kelimesini turizmci olmayan adam bilmez doğrudur. Otellere acente üzerinden gelen misafirler oluyor ya, bir de rezervasyonunu direk oteli arayarak bizlerden yaptıran misafirlerimiz oluyor. İşte biz onlara münferit deriz. Yazılarımda da geçen kişilerin isimlerini vermediğimden ve yazılar hep diyalogtan oluştuğundan karşı tarafa bir isim vermem gerekiyordu. Onu da Münferit olarak seçtim.

Didem Elif – Detayları ben biliyorum ama senin kitap yolculuğunun başkalarına da ilham olması açısından sormak istiyorum. Kitap çıkmadan önce nasıl bir yol izledin.

Münferit TV

Gülşah İslamoğlu – Kitap öncesi biraz tanınmam ve okur kazanmam gerekiyordu. Dolayısı ile ilk başta Facebook üzerinde Münferit Tatile Giderse adı altında bir sayfa açtım. Daha sonra tepkiler olumlu olunca da www.munferittatilegiderse.net olarak bir blog kurdum. Daha sonra da turizm gazetelerine onların bünyesinde bana bir köşe vermeleri için mailler gönderdim. Sağ olsunlar 10 yere mail attıysam 8’i kabul etti. Turizmde mizah yapan biri olarak köşe yazarlığı yapmaya başladım. En son baktım yazmak bana yetmiyor, hızımı alamayıp gaza gelip bir de Münferit TV olarak youtube kanalı açtım. Bunlardan sonra da kitabımın artık satışa çıkması için sponsor buldum ve artık benim de bir kitabım var.

Didem Elif – Sektöründe fenomen oldun. Sırf sen varsın diye çalıştığın otele gelmek isteyenler oluyor. Hiç hikayesini anlattığın birinden negatif geri bildirim aldığın oldu mu? “N’aptınız Gülşah Hanım aşkolsun,” diyen çıkmıyor mu hiç?

Gülşah İslamoğlu – Evet çalıştığım otellere benimle ilgili güzel mailler geliyordu. Açıkçası ben yazmaya başlarken çalıştığım otellerde engel olmak isteyenler de oldu. Bu şekilde yazma, etme diyenler de oldu. Ama malum biliyorsunuz Karadeniz kanı var damarda, pek laf dinletmiyor bu kan. Bu iş dedim seni ya mahkemelik edecek ya da popüler edecek. Sonuçta sonunu düşünen kahraman olamazmış. Ne yalan söyleyeyim, yazdığım kişilerden hiç olumsuz tepki almadım. Aksine takipçilerimin çoğu da kendi münferitlerimden oluşuyor. İnsanların beni sevdiğine inanıyorum. Yani her ne kadar belki onlarda dalga geçiyormuş gibi görünsem de öyle değil zaten haddime de değil. Sonuçta ben kendimi de gömen ya da ne bilim annemi, babamı da yazan biriyim. Hayat zaten yeterince ciddi ve sıkıcı sadece biraz gülümseyelim istedim.

Motor Kazası

Didem Elif – Geçen ay çok kötü bir kaza geçirdin. Önce bilmeyenler için nasıl bir kaza geçirdiğini anlatır mısın biraz?

Gülşah İslamoğlu – Ooo çok güzel tam bana yakışan cinsten bir motor kazası geçirdim. Ama benim hatam değildi onu belirteyim. Bacağımı kırdım, güzel bir ameliyat geçirdim. Platin, demir, vida Allah ne verdiyse yerleştirmişler bana. Şu an henüz yürüyemiyorum, koltuk değnekleriyle hareket edebiliyorum. Sanırım 1 ay daha böyle geçer. Sonrasında hayat bana bir yamukluk yapmaz ise yürüyüp kaldığım yerden devam edebileceğim.

Didem Elif – Başımıza gelen olaylara bakış açımız çok şeyi değiştiriyor. Böyle bir kaza sonrası pek çok kişi acıtasyon yapabilirdi. Sen sosyal medyada bu olayı bile çok eğlenceli paylaşımlarla takipçilerine aktardın. Hayata bakış açının pek çok insana bulaşmasını gönülden diliyorum o yüzden. Yalnız bundan sonra süreç nasıl işleyecek senin için sence? Sağlık sebebiyle yani biraz da mecburiyetten şu an İstanbul’dasın. Gülşah İslamoğlu sahalara yani Bodrum’a ne zaman dönecek? Son olarak seni sıkı takip edenler, okuyucuların için paylaşır mısın bunu bizimle.

Gülşah İslamoğlu – Evet yapı gereği ben hiçbir zaman, hiçbir konuda ciddi olamıyorum. Çok deniyorum olmuyor. Acıtasyon sevmiyorum zaten, neden yapayım. Şu hayatta tek derdi olan canlı ben değilim ki. Herkesin kendine göre sıkıntısı acısı var. Acıtasyon yapsak da ağlasak, zırlasak da sonuç değişmeyecek. Yukarıdaki ne yazdıysa o. O yüzden her şeyi gırgıra, şamataya vuruyorum. Bu beni daha çok mutlu ediyor. Vallahi normal şartlarda 5 kasımda raporum bitiyor. Yürürsem eğer direk Bodrum’a hemen döneceğim. İş beni bekliyor. Şu an yattığım yerden yine yazılarımı yazıyorum, paylaşıyorum. Sadece üzüldüğüm tek bir şey oldu. İlk imza günümü kaçırdım. Vardır bunda da bir hayır diyorum. Şimdi de kitabımı okuyanlar ikincisi ne zaman çıkacak diye soruyorlar. Aslında bu soru hoşuma gidiyor. Ama şimdi bir de ikincisini yazmam gerekecek iyi mi? 🙂

Likya Sohbetleri

Recep Çiftci – Ne Arıyorsam Ben’deymiş

26 Eylül 2018
Recep Çiftci Yek Koleksiyonu Sufi Serisi
Recep Çiftci

Recep Çiftci Yek Koleksiyonundan bir tablosu ile

Didem Elif – Sufi kimliğinizle başlamak istiyorum. Recep Çiftci tasavvuf ile ilk ne zaman tanıştı? Bu ilişki nasıl başladı?

Tasavvufla tanışmam 2000’li yılların başında Fransa’dan Türkiye’ye gelmemle başladı. Bir yemekte İtalyan bir zat ile tanıştım. Mevlevi olduğunu söyledi ve sohbete daldık. Bu sohbetten sonra Konya’ya gidip gelmeye başladım, bu öğretiye inisiye olmak istiyordum ve derin bir merakım vardı. Susamışcasına elime geçen herşeyi okuyordum. Sonra Semazen olmaya karar verdim… Baktım ki aradığım bu da değilmiş… Sonra anladım ki ne arıyorsam Ben’deymiş. O günden bugüne zevk ediyorum.

Recep Çiftçi | İki Vav

İki Vav

Didem Elif – Mall Of İstanbul’da 15-24 Eylül tarihleri arasında Sufi Sergisi gerçekleştirdiniz. YEK Koleksiyonu adını verdiğiniz Sufi Sergisi suluboya tablolardan oluşuyor. Koleksiyonun adı neden YEK? Bu serginin ortaya çıkış hikayesi nedir?

Recep Çiftci – YEK, bir demek. Semboliktir ve benim için ruhani ve manevi anlamı vardır. Benim sanat anlayışıma göre sanatçının bir derdi olmalı. Ben de insanın değerlerinden uzak, bölünerek ve düşmanlaşarak yaşamasını sorguluyorum. İnsanı insan yapan değerleri işlemeye ve bunların sembolleri ile insanlığı buluşturmaya niyet ettim. Herkes, hangi din, inanç, köken, ırk veya dilden gelirse gelsin kendinden bir şey bulsun, O’ndan bir şey bulsun, kendini bulsun ki kendi ile de bir yanı yekpare olsun istedim. Bu nedenle YEK koleksiyonu için bütünleşmeyi ve birlik olmayı anlatıyor diyebiliriz.

Koleksiyonun ilk serisi Sufi ise yıllardır yaptığım tasavvuf sohbetleri ile sanatımın bir araya geldiği, “bir” yani yek olduğu nokta oldu. Koleksiyon da ismini bu birleşimden ilham aldı.

Recep Çiftçi | Semazen

Semazen

Birliğe Getirecek Kişi Eseri Alacak Kişidir

Didem Elif – YEK Koleksiyonu Sufi Serisi toplam 9 sembol, 99 desenden oluşuyor. 9 ve 99 sayılarının seçimi tesadüf değil sanki. Öyle bir hisse kapıldım. Yanılıyor muyum? Sembollerin ve sayıların serginiz için bir anlamı var mı?

Recep Çiftci – Sembol hayatımızın her yerinde var hatta insanın kendisi dahi bir semboldür. İnsan nedir? Et ve kemik mi? Yoksa bedene daha aşkın bir varlık mı? Bu manada insan görünmeyen bir varlık. Suretini görüyoruz ama sireti görünmüyor. Siretini ortaya çıkarması semboller aracıyla mümkün. Bu yüzden Yunancadan gelen “sembol” kelimesi, iki şeyi birleştiren demek. Madde ve manayı birleştiren. Berzahtır. Bağdır. Örneğin; Adalet bir ilkedir ama pazardan bir kilo adalet alamazsınız. Adil olursanız adaleti var etmiş olursunuz. Aslında yoktur. Onu insan var eder. Sembol kullanarak manasını anlatmaya çalışır. Nedir adaletin sembolü? bildiğimiz Yunan heykeli, gözleri bağlı, bir elinde kılıç bir elinde terazi.

Evet Sufi serisi toplam 9 sembol ve 99 desenden oluşuyor. 99 tane olması da tesadüf değil. 99+1 100 ettiği, birliğe getirdiği için… O birliğe getirecek kişi o eseri satın alacak kişidir. Bu yüzden 99’da bırakıyorum ve daha derin bir anlam katmış oluyorum.

Recep Çiftçi | Fatma'nın Eli

Fatma’nın Eli

Sembollerin Anlamları

Didem Elif – Ben her zaman kelimelerin ve sembollerin bizim enerjimizi değiştirecek bir tılsımı olduğuna inanmışımdır. Bu anlamda kişisel olarak sizin serginiz benim çok ilgimi çekti. Serginizde kullandığınız bu dokuz sembolün mutlaka anlamı var. Ben şahsen anlamından ziyade Hz. Fatma’nın Eli sembolünü, tamamen sezgisel bir şekilde bana kendimi iyi hissettirdiği için hiç çıkartmadan sürekli boynumda taşıyorum. Evimin duvarlarında da mutlaka kullandığım bir figürdür. Dikkatimi çekti YEK koleksiyonunuzda siz de sık kullanmışsınız. Sufi Serisi’nde başka hangi sembolleri kullandınız? En ilgi çekicilerinden birkaç tanesinin neyi temsil ettiğini bize anlatır mısınız? Mesela Fatma’nın Eli bana ve tabii ki pek çok insana neden bu kadar özel geliyor merak ediyorum.

Recep Çiftci – Allah, Vav, Semazen, Elif, Ay/Hilal kullandığım semboller arasında. Müslümanlarca Fatma’nın Eli veya Arapça hamse, Musevilerde ise aynı sembol Meryem’in Eli veya İbranice hameş olarak bilinir ve 5 rakamını temsil eder. Fatma’nın Eli sembolünün anlamı şöyledir:

Eldeki 5 parmağın sembolizması; baş parmak Hz. Muhammed, işaret parmağı Hz. Ali, orta parmak Hz. Fatma ve diğer iki parmak Hasan ve Hüseyin olarak temsil edilir. Bu anlamıyla elin bütünü, denke-i ali aba diye bilinir. 5 rakamı ise Toro’daki 5 kitabı temsil eder.

Sembol ile ilgili pek çok rivayetten en önemlisi Hz. Muhammed ile ilgilidir. Peygamberin önüne suç işlemiş bir kadın getirilir. Suç işlediği için elinin kesilmesi gerekir. Kesilmesin diye rica ederler. Peygamber de “Fatma’nın eli olsa bile onu kesmek gerekir” der. Böylece şeriatın, adaletin temini manasında da kullanılmıştır.

Allah; kavramak, içine almak anlamına gelen kavramsal bir kelimedir. Her şeyi içinde eriten,
içine alan, kapsayan, bir ve bütün manasındadır.

Vav; sözcük karşılığı çengel anlamına gelir. Bir şeyi bir şeye bağlayan manasındadır, örneğin
dünyayı gökyüzüne, geceyi gündüze, hayatı ölüme bağlar. Bu simge Tanrının her şey ile bir bağı olduğuna işaret eder. Türkçede vav “ve” bağlacı olarak kullanılır.

Semazen; evrende her şey birbiri ile ilişki içinde durmayan bir döngü halindedir. Duran hiçbir şey yoktur. Bu döngüye beşer olarak katılan insanın akla gelerek harekete dahil olmasını temsil eder. Sema, insanın
bu döngü içinde kaybolması, erimesidir.

Ay/Hilal; Güneşe çıplak gözle bakılmaz, onu görmek için aya ihtiyaç vardır. Bu, Allah’ın görünür varlık olmadığının temsili anlatımıdır. Ay, Allah’ın tecellisinin sembolüdür.

Recep Çiftçi | Elif

Elif

“Elif” İnsanın Sembolüdür

Didem Elif – Hazır sizin gibi birini yakalamışken ben burada biraz narsistlik yapacağım ve kendi ismim olan Elif isminin anlamını da soracağım size. 😊 Gerçi kendi ismim olduğu için değil nedenini bilmediğim bir şekilde Elif ismini isim olarak çok seviyorum. Kendi ismim olmasaydı kızıma koymayı çok isterdim mesela. Siz de daha önce bilmediğim bir anlamından bahsediyorsunuz. Sizin vesilenizle okurlarımızla paylaşalım mı? Arap alfabesinin ilk harfi olduğunu bildiğimiz, sembolü neredeyse düz bir çizgi olan Elif ne anlama geliyor?

Recep Çiftci – Aleph(Alef) veya Elif veya Latin Alfabesindeki A’dır. Orta Doğu dilleri sadece sessiz harflerle yazılır ve niyete göre seslendirilir. Elif harfi, alfabenin ilk harfidir. Elif işaretinin tonlamasına göre A-E-I-U olabilir. Elif insanın sembolüdür. Tıpkı insan gibi isimsiz doğar yani yazıya başlarken sessizdir, yazarın niyetine göre ses alır. İnsan da isim alır. Aynı insan gibi tektir, diğer harflerle birleşmez. O hep vardır, görünürde olmasa da insan ruhu gibi.

Recep Çiftçi | Kufi Harfler İle Allah

Kufi Harfler İle Allah

Tüm Eserlerin Değişmeyen Sembolü Nazar Boncuğu

Didem Elif – Ben nazara inanıyorum. Bunu da kendimce şöyle açıklıyorum. Hayatta her şey bir enerji ve nazar dediğimiz şey de aslında negatif bir enerji hali. Bu tabii benim şahsi görüşüm. Siz nazarı nasıl tanımlıyorsunuz? Bütün eserlerinizin değişmeyen sembolü olarak nazar boncuğunu kullanmışsınız. Nazar boncuğu sembolünün sizce anlamı nedir?

Recep Çiftci – Nazar boncuğu tüm kültürlerde ve kadim öğretilerde karşılık bulmuş, insanların uğuruna ve koruyucu gücüne inandığı bir sembol. Herkesin taşımaktan, evine, ofisine asmaktan ve dostlarına hediye etmekten zevk aldığı bir simge. Diller, dinler, inançlar insanları ayrıştırsa da üst inançlar ve insanı insan yapan değerler, semboller her zaman ortaktır ve birleştiricidir. Nazar boncuğu da böyle bir sembol. Bu nedenle semboller değişse bile nazar boncuğu Sufi serisinde hep sabit kalacak.

Recep Çiftçi | İki Vav

İki Vav

Sanat Hediye Edilebilir Hale Gelsin İstiyorum

Didem Elif – Sufi Serisi YEK Koleksiyonu’nun ilk serisiydi. Bundan sonraki temalar ne olacak?

Recep Çiftci – Sırada harfler serisi var, burada da amaç titreşime ve kelimelerin gücüne vurgu yapmak. Sadece Arapça değil İbranice ve ezoterik semboller ile bütünleşmiş bir harfler serisi hazırlıyorum. Kelamın yani sözün en büyük aktivist hareket olduğuna inanıyorum. Bu yüzden pastel kalemlerden heykel gibi bir başka seri daha yapıyorum aynı zamanda.

Yeni yıla doğru ise evrensel şans sembolleri serisi gelecek. Yeni yılda sanat hediye edilebilir hale gelsin istiyorum. Madem madde hediye ediyoruz o halde neden kalıcı ve o kişiye şans getirecek bir hediye olmasın.

Recep Çiftçi | Ay/Hilal

Ay/Hilal

Yetişkinleri Uyandıran Masallar

Didem Elif – Yeni yıla böyle bir hediye ile başlamak gerçekten harika bir fikir. Bu arada her ne kadar Kaş’ta yaşasam da takip ediyorum, zaman zaman Şapka Koçluk Eğitim Danışmanlık’ta tasavvuf ve felsefe sohbetleri gerçekleştiriyorsunuz. Aynı zamanda da “Yetişkinleri Uyandıran Masallar” adlı bir etkinlik gerçekleştiriyorsunuz.

Tasavvuf ve Felsefe sohbetlerini anladım da “Yetişkinleri Uyandıran Masallar” kulağa ilginç geliyor. Masallar; çocuklara iyilik, doğruluk, dürüstlük gibi evrensel değerleri aşılama amacı güdülerek anlatılan hikayelerdir. Hatta masallar genellikle uyku öncesi anlatılır. Bugüne kadar anlatılan masallarla uyutulan bir insanlık mı var ki, yetişkinleri uyandıran masallar anlatıyorsunuz?

Recep Çiftci – Çocukluğumuzda dinlediğimiz veya bugün çocuklarımıza anlattığımız masalların büyülü dünyasındaki simgesel dil, taşıdığı mesajlar ve barındırdığı gizli simgeler kişinin kendini bulma yolculuğunda önemli bir araçtır. Masalların sembolik dilini çözmek, günlük hayatta deneyimlediğimiz olayların ve yaşanmışlıkların içindeki anlamı bulmamıza yardım eder. Zihnimizde sorular doğurarak bizde bir farkındalık uyandırır. Ben de bu masalların sembolik dilini felsefe, etimoloji, sembolizmalar, arkeoloji, mitler ve mitoloji, metaforlar, arketipler, tasavvuf, dinler felsefesi, tarih, sanat tarihine dayanarak anlatıyorum ve katılımcıları kendilerini keşfetme yolunda bir yolculuğa çıkarıyorum.

Vav

Vav

YogaAşk Gezisi | Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Ziyareti

Didem Elif – 5-7 Ekim tarihleri arasında Ankara YogaHouse ve Şapka Koçluk Eğitim Danışmanlık ortak organizasyonu ile; sizin rehberliğinizde gerçekleşecek; Hacı Bektaş Veli ve Mevlana ziyareti olan bir gezi düzenliyorsunuz. Adı YogaAşk. Adından anladığım kadarıyla içinde yoga da olacak bir gezi bu. Son olarak bize YogaAşk gezisinden bahsedebilir misiniz?

Recep Çiftci – Zaman zaman böyle geziler düzenliyorum. İnsanlara tasavvufu anlatmak güzel bir şey ama yerinde anlatmak biraz da olsa insanların mananın içine dalmalarına olanak sağlıyor. Önce Hünkar Hacı Bektaş Veli Hazretlerine uğruyoruz, efendinin öğretisinden bahsediyorum, Kapadokya’nın özel enerjisiyle insanlar bağlantı kuruyorlar… Orası çok ruhani bir mekan: İlk Hristiyanların yaşadıkları mağaralar çok büyüleyici. Sonra Konya’ya geçiyoruz, Şems Hazretleri ve Pir’in huzuruna çıkıyoruz. Tasavvuf ve Yogayı aynı potada buluşturmak istiyorum, biri ruhu arındırıyor diğeri bedeni.

Recep Çiftçi | YogaAşk Etkinliğinin Afişi

YogaAşk Etkinliğinin Afişi

Didem Elif – Recep Çiftci Sufi Sergisi bu hafta Likya Sohbetleri‘nde sizinle paylaşmak istediğim bir sergiydi. Dilerim sohbetimizden keyif almışsınızdır. Bu mana ve sanat dolu eserler sizin de ilginizi çektiyse, Yek koleksiyonuyla ilgili diğer görselleri kendisinin Instagram hesabından takip edebilirsiniz. Bir başka perşembe yeni bir konu ve konukla sohbetimizde yeniden görüşmek dileğiyle. Sevgiyle kalın.

Dans Likya Sohbetleri

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız

20 Eylül 2018

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız

Didem Elif – Ben sizi Tango hocası kimliğinizle tanıyorum. Hiç katılımcı olmadım ancak verdiğiniz tango derslerinde izleyici olarak birkaç kez bulunmuştum. Akademi yönetiminin yanı sıra oyunculuk da yapıyorsunuz. Hatta Cem Yılmaz’ın son filmi ArifV 216’da oynadınız. Ayrıca bugüne kadarki deneyim ve birikiminizi, yeni eğitim anlayışı ve yaklaşımıyla, eğitim alanına aktarıyorsunuz. Hepsinden konuşacağız ancak öncelikle Tanju Yıldırım Akademi’den başlamak istiyorum. Tango dans kursunda oldukça popüler olan Tanguisimo’nun adı bugün artık Tanju Yıldırım Akademi oldu. Akademinizin 20 yıllık geçmişi var bu anlamda. İzleyici olarak katıldığım bir dersinizde; öğrencilerinize tango dansının ruhunu anlatırken, sanki onlara dans dersinden ziyade hayat dersi veriyorsunuz hissine kapılmıştım. İki kişiyle yapılan; aşkın, tutkunun sembolü olan tangoyu bize biraz anlatır mısınız? Nedir bu dansı bu kadar etkili yapan?

Her Birimiz Evrende Birer Enerjiyiz

Tanju Yıldırım – Sizin derste de gözlemlediğiniz gibi ben tangoyu bir dansın çok daha ötesinde görüyorum. Aşkın tutkunun bir sembolü olarak bilinen tango bir iletişim dili, bir beden dilidir. İki insanın dansı söz konusu ama bunun illaki bir kadın bir erkek arasında olmasına gerek yok. Zaman zaman kadın kadına, zaman zaman erkek erkeğe dans edildiği hali var. Akşam dans gecesine gidecek olan erkeklerin birbirleriyle dans ederek yeni figürler türetme ve pratik yapma gibi bir çıkış noktasından hareket ediyor bu erkek erkeğe dans etme hikayesi.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Her birimiz evrende, kadınıyla erkeğiyle hayatta birer enerjiyiz. Bu iki enerjinin birlikte uyumlu bir şekilde akışı söz konusu olan. Her birey hayatı boyunca yaşadıklarını, kendi geçmişinden getirdiklerini, bilgi birikiminden, tecrübelerinden, deneyimlerinden getirdiklerini kendi bedenine yansıtır. Dolayısıyla bütün hikayesi davranışlarına ve hareketlerine yansıtır. Özellikle bedeninizle ilgili bir şey yapıyorsanız bu sizin hareketlerinizi etkiler. Dolayısıyla bir bakıma ilk derslerde insanların davranışlarından, hareketlerinden, vücut dillerinden nasıl karakterde olduklarını üç aşağı beş yukarı anlayabiliyorum.

Tango; kimi zaman biraz daha içine kapanık, sosyal ortamlarda kendini ifade etmekte az da olsa güçlük çeken insanlara kendini daha iyi ifade etmeyi öğretiyor. Biraz fazlaca dışa dönük insanlara da karşısındakini dinlemeyi öğretiyor. Bu tam da bizim günlük yaşantıdaki ilişkilerimizde tutmamız gereken denge. Her birimiz farklı insanlarız elbette. Ama biri ile iletişime geçtiğimizde bu önemli. “It takes two to tango,” diye klasik bir laf vardır. Yani tango iki kişiyle yapılır. İletişim de böyledir. Bir başkasıyla iletişime geçtiğimizde karşımızdakinin de dinamikleri önem kazanıyor. Böylelikle doğru iletişimi arıyoruz. Aslında biz tango ile dünyanın en önemli konularından bir tanesinin peşinde koşuyoruz. Uyumun peşinde koşuyoruz. İletişimin peşinde koşuyoruz. Bu da bu dansı çok etkili kılıyor o yüzden.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Oryantal Eğitimini Efsane İsim Nesrin Topkapı Veriyor

Didem Elif – Tanju Yıldırım Akademi’de Tango dansının yanı sıra; Latin Dansları, Street Jazz&HipHop, Zumba, Sirtaki, Zeybek, Bale, Yoga ve Oryantal eğitimleri var. Hatta Oryantal eğitimini bir zamanların efsane ismi Nesrin Topkapı veriyor. Ayrıca Tanju Yıldırım Akademi bünyesinde Sahne ve Oyunculuk Eğitimi almak da mümkün. Sahne ve oyunculuk eğitimlerinin hedef kitlesi kimler?

Tanju Yıldırım – Evet Tanju Yıldırım Akademi’de bir çok dansı bir arada bulmak mümkün. Biz insanların farklı karakterde ve farklı zevklerde olduklarından yola çıkarak daha fazla insana hitap edebilmek için, alanında uzman çok değerli isimlerle, farklı farklı branşlardan çok değerli eğitmenlerle çalışıyoruz. Evet Oryantal eğitimimizi bir zamanların gerçekten efsane ismi değerli hocamız Nesrin Topkapı veriyor. Bizim çocukluğumuzda yılbaşında dansöz çıkacak diye televizyon karşısına geçerdik. Nesrin Topkapı’yı izlemek için heyecanlanırdık.

Nesrin Topkapı mükemmel danslarının ötesinde akademik bir sanatçı, çok işlevsel bir ders verme tekniği var. Bu da bizim için çok değerli. Çünkü katılımcılara, öğrencilere çok güzel şeyler aktarabiliyor. Çok da etkili bir şekilde yapıyor bunu. Nesrin Topkapı bunlara bir örnek. Diğer bütün eğitmenlerimiz de dansı herkesin öğrenebilmesi yönünde çalışmalar yapıyor. İnsanların farklı öğrenme biçimlerini de göz önünde bulunduruyoruz. Dolayısıyla olabildiğince herkesin, katıldıkları dansı iyi şekilde öğrenmelerini hedefliyoruz.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Bünyemizde Sahne ve Oyunculuk Eğitimi de var.

Bunu yavaş yavaş başlatıyoruz. Yıllarca Tanguisimo Dans Artistik olan ismimizi Tanju Yıldırım Akademi’ye çevirmemizin nedenlerinden bir tanesi de şu ki, ben dansçı kimliğimin yanı sıra sizin de bildiğiniz ve ifade ettiğiniz gibi aynı zamanda bir oyuncuyum, müzisyenim, dublaj sanatçısıyım. Dolayısıyla tüm buradaki alanları da ben kendi akademim içerisine almak istedim. Sanata ilk adımlarımı atarken de hedefim buydu. Ben bir oyuncu, müzisyen ve dansçı olmayı hedefledim hep. O yüzden konservatuvarda Opera bölümünü seçtim ki Opera bölümü o dönemin bu anlamda yani bu üç dalda eğitim veren yegane bölümüydü.

Benim için multidisipliner bir sanatçı olmak önemliydi. Bundan çok zevk alıyorum ve çok etkileniyorum. Çünkü hayat da bir çok anlamda multidisipliner olmayı gerektiriyor. Hele ki yeni çağımızda mutlaka gerekli bu. Çünkü bir çok konuya hakim olmanız lazım ki renklenebilsin dünyanız, gelişebilin. Ne güzel olur ki bütün bu farklı alanlardaki deneyimi ve tecrübeyi diğer alanlara aktararak trans disipliner inter disipliner bir davranış sergileyebilin. O zaman daha renkli, daha zengin kişiliklerle dolu olacak bütün toplum. Böylesi bir bakış açısından yaklaştım her zaman. Konservatuvar yıllarından beri de değişik alanlarda kendimi geliştirmeye çalıştım. Bale yaptım. Zaten Opera Bölümü’nde şan eğitimi ve oyunculuk eğitimi alıyorduk. Ekstra çalışmalarla da kendimi geliştirdim. Pantomimle çok ilgilendim. Vücudun çok güzel kullanıldığı bir sanat dalı çünkü. Onunla ilgili çalışmalar yaptım. Bütün bunların bana daha sonraki yaşantımda çok faydası oldu.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Sahne çok bütüncüldür bana göre.

Sahnede iyi bir oyuncu aynı zamanda iyi şarkı da söyleyebilmeli, iyi dans da edebilmeli. Vücudunu bir pantomim sanatçısı kadar olmasa bile ona yakın kullanabiliyor olmalı. İşte o zaman oyuncu olarak farklılık yaratıyorsunuz. Bu anlamda sahne ve oyunculuk eğitimlerini de bünyemize kattık.

Buradaki hedef kitlemiz çok çeşitli. Bunlardan bir tanesi oyunculuğu meslek olarak yapmak isteyen oyuncu adaylarımız. Biri oyunculuk eğitimi almış, oyunculuk yoluna girmiş fakat bu konuda kendini üstatlarda daha da geliştirmek, çıtayı daha da ileri taşıyabilmek isteyen oyuncu arkadaşlarımız. Bir diğer kitle de bunu zevk için yapmak isteyenler. Zamanında tiyatroyla çok ilgilenmiş. Bir şekilde gerçekleştirememiş, hayat onu başka bir meslek dalına yönlendirmiş, zevk için bunu yapmak isteyen insanlar.

Burada çok önemli bir başka unsur devreye giriyor. İnsanlar iş yaşantısı dışında böylesi bir hobi ile kendilerini çok daha iyi ifade edebilecekleri; çok farklı, kimlikten kimliğe bürünebilecekleri bir ortama giriyorlar. Yine bu alanla alakalı bu sene başlattığımız benim adını Beden Dili ve Edebiyatı koyduğum bir başka çalışmamız var. Çok değerli bir üstat, çok değerli bir oyuncu Levent Ünsal yönetmenliğinde gerçekleşecek bir çalışma. Beden Dili Edebiyatı’nda gerek iş yaşantısında, gerek özel yaşantısında kendini daha iyi ifade etmek isteyen insanlara bedenlerini ve seslerini doğru ve etkili bir şekilde kullanabilmeyi öğretmeyi hedefliyoruz. Aynı zamanda bu çalışmada; “Sunum nasıl yapılır?, Sahnede Nasıl Durmalıyız?” gibi bir çok bu konuyla ilgili detaylar olacak.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Yaptığınız İşe İnanmak

Didem Elif – Tüm görsel sahne sanatlarını düşünerek soruyorum. Duyguyu karşı tarafa yani izleyiciye geçirmenin bir sırrı var mı? Herkes başaramıyor diye düşünüyorum. Püf noktası nedir bunun?

Tanju Yıldırım – Sır demeyelim buna. Ama bir takım teknikleri var. Başta en önce bir duygusu var. Bu da inanmak. Oynadığınız karaktere, seslendirdiğiniz şarkıya, yaptığınız dansa inanmak. Tabi bu performansı çalışırken gerçekten titizlikle, detayla iyi bir şekilde çalışmalısınız. Yaptığınız dans, söylediğiniz şarkı, canlandırdığınız karakterin sizin bedeninize uyması önemli. Sırıtmaması lazım, izleyiciyi yabancılaştırmaması lazım. O konseptten uzaklaştırmaması lazım. Bunun eğitimle gelen bir takım teknikleri olduğu gibi, yüreğin ve sanatçı duruşunun da önemi olduğunu düşünüyorum.

Didem Elif – Okul gelişimi politikaları üzerine araştırma ve çalışmalar yapıyorsunuz. Windesheim Üniversitesi’nde Olumlu Davranış Geliştirme (ODGE) üzerine uzmanlık eğitimi almışsınız. Eğitim kurumlarında “Etkili İletişim Becerileri”, “Olumlu Öğrenme Ortamları Yaratma”, “Beden Dili ve Edebiyatı” konularında eğitim ve seminerler vermekte, ulusal ve uluslararası konferanslarda konuşmacı, panelist, moderatör olarak yer almaktasınız. “Olumlu Öğrenme” nedir ve böyle bir alana kaymak nereden aklınıza geldi? Bu süreç nasıl gelişti bize anlatır mısınız?

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız

Tanju Yıldırım – Süreç şöyle gelişti. Ben zaten yıllardan beri bütün farklı sanat disiplinlerinden getirmiş olduklarımı insanlara aktararak bir yetişkin eğitimi içindeydim. Zaman zaman gençlere ve çocuklara yönelik de çalışmalar yaptım. Gerek tiyatro olsun, gerek dans olsun. Zaman zaman müzik. Tüm bunlara baktığımda aslında sanatın hayatımız içinde ne kadar var olması gerektiğini düşünüyordum. Var olduğunu diyemiyorum; aslında var ama biz bunu maalesef duyumsayıp bu eğitim sistemi içerisinde hayata geçiremiyoruz.

Size bir anımı anlatmak isterim. Bir giyim mağazasındaki satış temsilcisini tanıyordum. Bir gün yanında bir müşterisi vardı. Beni kendisine sanatçı olarak takdim etti. Adam ne iş yaptığımı sordu. Ben de çok teferruatlı anlatmayayım diye “oyuncuyum,” dedim. “Tiyatrocu mu?” dedi. “Evet,” dedim “tiyatrocuyum”. “Ben hiç sevmiyorum tiyatroyu,” dedi. “Niye?” dedim. “Bilmiyorum hiç haz etmiyorum,” dedi. “Hiç tiyatroya gittiniz mi?” dedim. “Hayır hiç gitmedim sadece çocukken ilkokulda götürmüşlerdi,” dedi. “Tiyatro iyidir,” dedim “iyi gelir. Sizi farklı bir dünyaya taşır. Hiç bilmediğiniz bir şeyi nasıl sevmediğinize kanaat getiriyorsunuz ki?” dedim. Mırın kırın etti. Demem o ki, her şey eğitimde bitiyor.

Biz sanatı eğitimin içerisine nasıl sokabiliyoruz?

Farklı sanat disiplinlerini öğrenmeyi kolaylaştırıcı, hatta öğrenmenin odağına oturtan bir şekilde nasıl bir yaklaşım sergiliyoruz? Bunları sorgularken çok değerli, 40 küsür yıllık eğitimci sevgili ortağım Lale Hazar ile yolum kesişti. Sohbetlerimizde yıllardan beri biriktirdiklerimizi eğitime nasıl aktarabiliriz, nasıl ortak bir program oluşturabiliriz düşüncesinden hareketle, yurt dışından Lale Hocamın temsilciliğini yaptığı, yurt dışından Türkiye’ye getirdiği bir programı daha farklılaştırıp, zenginleştirip uygulamalarına başladık.

Olumlu öğrenme dediğimiz şey, aslında öğrenme çok olumlu bir şey ve öğrenme zaten olumlu olmalı. Olumlu öğrenme gibi bir tamlamayı biz çok fazla kullanmıyoruz ama olumlu öğrenme ortamları yaratmayı kullanıyoruz. Burada da ilk şart yine inanmış olmak.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Eğitime, öğrenmeye ve öğretmeye inanmış bir öğretmenle ve öğrenmeye inanmış bir öğrenciyle başlıyor her şey.

Bizim geliştirmiş olduğumuz Olumlu Davranış Geliştirme programında bunun farklı teknikleri var. İdeali ile 3 yıllık bir program ama uygulamada okullara 1 yıllık bir program şeklinde sunabiliyoruz. 1 yıllık programda çok farklı tekniklerle okulda olumlu bir okul iklimi yaratmayı hedefliyoruz.

Biz maalesef olumsuza odaklanan bir toplumuz. Arabesk kültür yaklaşımı bizi biraz oraya çekiyor. Güzellikleri görmüyoruz. Kendi yaşantımızda da bunu yapıyoruz. Bence her sabah kalktığımızda aynadaki görüntümüze bakıp, kendimize iyi günler dileyerek, güzel dileklerde bulunarak hatta gözlerimizin içine gülümseyerek güne güzel başlamak lazım.

Çünkü mutluluk parfüm gibidir üstünüze sıkmadan etrafınıza yayamazsınız.

Güne böyle başladıktan sonra işimize, gücümüze okulumuza gittiğimizde daha farklı olacaktır.

Her birimiz hayatta bir takım zorluklar yaşıyoruz. Ama ne olursa olsun güzel şeyler de yaşıyoruz. Her şeyden önce nefes alıyoruz, yaşıyoruz, hayattayız, sağlıklıyız Allah’a çok şükür. Bunlara şükrederek güne başlamak çok önemli. Mutluluk parfümümüzü sıktıktan sonra gittiğimiz okulda da olumlu şekilde bir ilişki ağı içerisinde bulunmamız gerekli. Bu öğretmenden öğrenciye, öğrenciden öğretmene, öğrenciden öğrenciye, öğretmenden öğretmene devam eder. İşte böyle ortamlarda, biz öğrencilerimizin olumlu yanlarını öne çıkartarak yapmış oldukları iyi şeyleri, iyi özelliklerini ortaya çıkartarak onları daha fazla motive edebiliriz. Onların öğrenmelerini destekler ve kolaylaştırırız. Dolayısıyla başarılarını da yukarı çekeriz.

Biz eski sistemdeki zeka anlayışı yerine ödüllendirilmesi ödüllendirme anlayışı üzerine gidiyoruz. Ama bu ödül maddi içeriği olan bir ödül değil. “Aferin,” demek de bir ödüldür. “Helal olsun sana başaracağını biliyordum,” demek de. “Böyle devam et takıldığın noktaları eminim kısa sürede çözeceksin,” demek de bir ödüldür. Bunlar gibi bir çok teknikle kurguladığımız bir olumlu okul iklimi yaratmayı hedefliyoruz. Bununla da kalmıyoruz aynı zamanda olumlu toplum yaratmaya da bunu taşımak istiyoruz. Bir takım özel firmalarda da olumlu iş ortamı yaratmaya başladık. Bu anlamda çalışmalar yapıyoruz. Bu çok keyifli bir süreç. Aslında bunun kaynağı, enerjisi, her şey içimizde. İnsanlara ayna tutup, bunu göstermeyi hedefliyoruz.

Böyle bir alana kaymak arayışta olmaktan gerçekleşti.

İnsanlar için daha fazla ne yapabilirim arayışı bu. Sanatla uğraşarak, sanatı öğreterek önemli şeyler yaptığıma inanıyorum. İnsanlara güzellikler kattığımı düşünüyorum. Ama gördüğüm bazı eksiklikler aklıma şu soruyu getirdi. Acaba bütün bu bedensel beceriler okul çağlarında öğrencilere verilse, daha yetişmiş kimseler olarak hayata atılsalar nasıl olur? Az önce de belirttiğim gibi Lale Hocamla yapmış olduğumuz söyleşiler sonrasında çok önemli alanlar, kanallar bulduk geliştirilmesi gereken.

Didem Elif – Çocuk, ön ergen ve ergenlere yönelik olarak; onların sosyal-duygusal gelişimlerine katkıda bulunacak eğitim programları da hazırlıyorsunuz. Bu eğitimin içeriğinde neler var?

Tanju Yıldırım – Farklı farklı eğitim programları var burada. Ama bunu bir bütün olarak irdeleyecek olursak sosyal duygusal gelişim aslında işin en önemli yanı. Biz çocukları okullara gönderiyoruz. Çocuklar okulda bir çok farklı derslerle akademik gelişimlerini sergiledikleri gibi, aynı zamanda önemli bir sosyal ortamda sosyal duygusal anlamda da gelişim sergiliyorlar. “Onları daha etkin, daha yetkin nasıl kılarız ?”diye düşündük.

Bugün baktığınızda bir çok firma değişik dönemlerde çalışanlarına eğitimler aldırıyor. Takım olabilme, takım ruhu, zaman yönetimi, çatışma yönetimi gibi soft skill eğitimler dediğimiz yaşam becerileri eğitimleri veriliyor. Bu eğitimlerin gençlere de verilmesi gerekiyor. Bugün baktığımızda Matametik ve Fizik derslerinde harikulade olan ama bir yemek yapamayan, söküğünü dikemeyen; onun ötesinde, arkadaş ilişkilerinde başarısız ve mutsuz bir çok çocuk ve gence rastlamak mümkün. Biz bunun üstesinden biraz gelelim istedik.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Yeni bir merkez açmayı planlıyoruz.

Önümüzdeki aylarda açacağız. Burada yaşam becerileri geliştirmeye yönelik olarak değişik programlar olacak. Bütün bunlar sanatla iç içe hale gelecek. Bugün okullara baktığımızda bir takım kulüp saatleri var. Müfredat dışında bir takım çalışmalar yapıyorlar. Ya da belli bir ekonomik düzeydeki aileler, çocuklarını geliştirmek üzere çeşitli alanlarda değişik kurslara götürüyorlar. Ancak bunlar yalnızca hobi olarak kalıyor. Bunların insanın hayatına daha etki edebileceği programlara ihtiyaç olduğunu hissettik.

Sanat programlarını daha öteye taşıyarak; ekibimizde olan psikologların da katkısıyla gelişimlerini gözlemleyerek, yaşam becerilerini daha bilinçli bir şekilde geliştirebilelim diye bir takım programlar hazırladık. Bu programları gerek kendi merkezimizde, gerekse danışmanlık hizmeti vermiş olduğumuz okullarda veriyoruz. Her insan gibi, her okulun da, her şirketin de ihtiyacı farklıdır. Biz biraz da karşımızdakini tanıyıp, onların yapısında geliştirilmesi gereken yanlarını gözlemleyip, ihtiyaçları doğrultusunda danışmanlık ve eğitimler veriyoruz.

Her İnsan Bir Değerdir

Didem Elif – Topluma katkı sağlamak sizin için önemli olmalı sanıyorum. A. Lale HAZAR ile birlikte; “Davranış ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele’de Olumlu Davranış Geliştirme Destek Projesi” ve “Suriyeli Mülteci Çocukların Türk Örgün Eğitim Sistemine Entegrasyonu ve Sosyal Uyum Projesi” gibi oluşturduğunuz projeler var. Son olarak bu projeleri anlatır mısınız biraz bize?

Tanju YILDIRIM – Gelişim programlarını maddi açıdan karşılayabilen kurumlara verebiliyorken, bir yandan da bunu maddi olarak karşılayamayan ve gelişmesi gereken bölgelerde neler yapabiliriz düşüncesiyle yola çıktık. İlk Üsküdar’da Davranış ve Madde Bağımlılığı ile Mücadele’de Olumlu Davranış Geliştirme Destek Projesi olarak başlattık. Çok beğeni topladı. Oradaki başarılar değişik kaynaklardan yurt dışına da gitti. Daha sonra yurt dışından gelen teklifler doğrultusunda bu sefer Suriyeli Mülteci Çocukların Türk Örgün Eğitim Sistemine Entegrasyonu ve Sosyal Uyum Projesi’ne başladık.

Derken bir proje diğerini kovaladı. İhtiyaçları gözlemledikçe yeni projeler tasarlamaya başlıyorsunuz. Bu çok keyifli bir iş. İnsanlığa fayda sağlayabilecek programlar yaratmak ve onların ihtiyaçlarına yönelik projeler üretebilmek hayata biraz daha farklı bakmanızı sağlıyor. Biz gerek Olumlu Davranış Geliştirme Derneği (ODGEDER) olarak, gerek firmamız Education Design Company (EDC) olarak (ki ismini eğitimi tasarlamaktan alıyor hep o ilkeyle yola çıkıyoruz); insanların daha iyi yerlere gelebileceğini, her çocuğun bir cevher olduğunu, o cevheri geliştirmenin farklı farklı metotları olduğunu ve bunları insanlara aktarmanın gerekliliğine inanıyoruz. Her çocuk farklıdır, her çocuk değerdir, her çocuğa yaklaşım farklıdır, her çocuğun öğrenme biçimi farklıdır. Yalnız çocuklar da değil her insan birbirinden farklıdır. Aslında söyleşinin en başında belirttiğim iletişime geliyoruz yine.

Tanju Yıldırım: Mutluluk Parfüm Gibidir Üstünüze Sıkmadan Etrafınıza Yayamazsınız | Tango

Olumlu öğrenme ortamlarını yaratarak insanların değerlerine değer katmayı hedefliyoruz.

Uzun vadede esas hedefimiz olumlu bir toplum yaratabilmek. Herkesin farklılıklarını kabullendiği, bir arada yaşama kültürünün gelişkin olduğu bir toplum. Ayrıca manevi değerleri daha da gün ışığına çıkartarak, onları kaybetmeden hatta onları daha da parlatarak, ışıldatarak yaşatmaya çalışıyoruz. Şimdilerde yeni bir proje bitirdik. Bir kitap projesi bu. Türkçe dil kitabı tasarladık. Onun içeriğinden tasarımına hazırladık. Geçenlerde uygulamasını yaptık. Daha bir kaç gün önce bitti hatta.

Suriyeli çocuklara yönelik olarak bir yaz okulu gerçekleştirdik. Kuru kuruya bir dil eğitiminden ziyade daha yaşayan, daha hayatın içinde; daha yapılandırmacı bir yaklaşım sergileyen, hem de iletişimsel yaklaşım sergileyen bir metot kullandık. Yaz programının içerisinde aynı zamanda; müzik olsun, drama olsun, dans olsun, görsel sanatlardan plastik sanatlar olsun farklı sanat branşlarını da yerleştirdik. Bütün bunları dil eğitiminde kullandık. Yaz okulu bir ay sürdü. Kısa da olsa çok etkili olduğunu düşünüyorum.

Beş yüz çocuk hedeflemiştik.

İkinci etabımızda bu rakama ulaşacağız. Hiç kolay şeyler değil. Çok maliyetli işler bunlar. Projelerin fonlarını yurt dışından kendimiz buluyoruz. Oradaki değişik eğitim organizasyonlarının çalışma guruplarına katılıyoruz. Organize ettikleri konferanslarda konuşmacı oluyoruz. Panelist oluyoruz. Yaptığımız programları, ürettiklerimizi ve Türkiye’deki uygulamalarımızı anlatıyoruz. Bu aynı zamanda ülkemizi temsil etme anlamında da çok gurur verici. Geçmişte sanatımla bir çok defa ülkemi yurt dışında temsil ettim. Ama bu sefer farklı bir alanda temsil ediyor olmanın da gururunu yaşıyorum. Bu yapmış olduğumuz çalışmalar sayesinde yurt dışından fonlar alıp, Türkiye’deki ihtiyaç sahiplerine uygulamalar yapıyoruz.

Didem Elif – Tanju bey topluma katkı sağlayacak çok güzel işlere imza atıyorsunuz. Tam da Likya Sohbetleri’nin amacına yaraşır bir söyleşi oldu.Emeğinize, yüreğinize sağlık. Yoğun çalışmalarınız içinde bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Likya Sohbetleri

Tamer Dövücü – Optimum Denge Modeli

13 Eylül 2018


Tamer Dövücü – Optimum Denge Modeli kurucusu

Optimum Denge Modeli Nedir?

Didem Elif – Bugün gönülden hocam dediğim sayılı insanlardan birisiniz. Matematik, Fizik, Kimya gibi okullarda öğretilmesi gerektiğine inandığım bir model geliştirdiniz. Optimum Denge Modeli (ODM). Katılımcıların tanımlamalarından oluşturduğunuz “ODM Nedir?” videosunu söyleşimizin içinde paylaşacağız ama önce sizden dinleyelim istiyorum. Optimum Denge Modeli Nedir?

Tamer Dövücü – Optimum Denge Modeli insanın hayat içinde doğru yere oturtmaya çalışan bir model. Daha çok başarı ile huzuru dengelemek için yapılması gereken şeyler. Dört ana modele ve yüzlerce alt modele dayanıyor. Modeller uygulamalardan türediği için pratik olarak uygulanabiliyor ve kendi içlerinde de tutarlı ve entegreler.

Didem Elif – Günümüzde zihin, ruh, beden bütünlüğünün bilinci her geçen gün artıyor ama içinde yaşadığımız düzen pek hesaba katılmıyor. Sizin modelinizin yaklaşımı ise yaşadığımız çevreyi de içine alıyor. Bugün insanların çoğu içinde yaşadığı düzenin içinde öyle mutsuz ki, onu değiştirirse hayatının düzeleceğine inanıyor. Hatta buna uygun bir söz bile var. Tebdili mekanda ferahlık vardır. İçerde hiç bir şeyi değiştirmeden dışarıyı yani bulunduğumuz ortamı değiştirince hayat gerçekten yolunda gider mi sizce?


Optimum Denge Modeli Kitabı

Hayat Bizi Etkiliyor Ve Biz De Hayatı Etkiliyoruz

Tamer Dövücü – Evet biz hayatın içinde yaşıyoruz. Hayat bizi etkiliyor ve biz de hayatı etkiliyoruz. Yani özünde döngüsel bir ilişki var. Bazen baskın olan taraf hayat oluyor bazen de baskın olan taraf biz oluyoruz. Oysa çözüm genellikle dengeden geçiyor. Bir başka dinamik de baskınlık dışında içiçelik. Bazen hayattan uzaklaşıyoruz. Bazen de çok içiçe oluyoruz. Uzaklaşmayı daha çok bilincimizle yapıyoruz yaklaşmaya ise daha çok duygularımızla. Burada da denge gerekiyor. Bunu yapmazsak git-geller başlıyor. Dolayısıyla mesele daha çok bulunduğumuz ortamdan uzaklaşmak değil onunla dengeli bir ilişki kurabilmek.

Didem Elif – ODM I ve ODM II eğitimlerinize katılmış olmaktan dolayı kendimi hep şanslı hissettim. Çünkü nesillere aktarılacak bir anlayışı yaratıcısından dinleme fırsatım oldu. Eğitimlerinizde katılımcı olarak çok fazla psikolog, psikiyatrist hatta kişisel gelişim uzmanı oluyor. Dolayısıyla insanlara merhem olacak kişileri yetiştiriyorsunuz bir taraftan. Özellikle ODM III eğitimine herkes katılamıyor. Kimlere açık bir eğitim ODM III, onu buradan da duyurabilir miyiz? Belki varlığını hala duymamış ama o yetiye sahip birilerinin ilgisini çekebiliriz bu vesileyle.

ODM III Eğitimi’ne Sadece Hekimler, Psikologlar ve Psikolojik Danışmanlar Katılabiliyor

Tamer Dövücü – ODM I ve II. basamak eğitimleri 18 ve 21 yaşlarını dolduran herkese açık. ODM III eğitimi İse uygulayıcı eğitimi. Bu nedenle sadece hekimler, psikologlar ve psikolojik danışmanlar katılabiliyor. Çünkü bu kişiler öncelikle karşındaki insana zarar vermemesi gerektiğini biliyorlar. Optimum Denge Modeli uygulayıcısı olacak bu kişiler yaklaşık 45 günlük bir eğitim alıyorlar.


Optimum Denge Modeli III Eğtimi Final Günü

Didem Elif – Bir itirafta bulunmak istiyorum. Genelde söyleşi teklifinde bulunduktan bir iki gün sonra konuğuma soruları göndermiş olurum. Fakat özellikle defalarca konsantre olmaya çalışmama rağmen sizinle yapacağımız söyleşinin sorularını bir türlü sonuçlandıramıyordum. Sonra düşündüm, kendi dengemi oldukça yitirdiğimi hissettiğim şu günlerde sizinle söyleşi yapıyor olmamız tesadüf olmasa gerek. Eğitimlerinize belki bir çırpıda gelemeyecekler için sormak istiyorum. Dengesini yitirdiğini hisseden birinin toparlanması için bir kaç adımlık önerileriniz var mı?

Çözümler Daha Çok Kişiye Özel

Tamer Dövücü – Optimum Denge Modeline göre insan hayatla ilişkisi beş ayrı katmanda oluşuyor. Bunların her birinin dengelenme şekli de birbirinden farklı. Bu bazen ben ve bizi dengelemek şeklinde oluyor. Bazense kişinin egosunu dengelemesi gerekiyor. Bazen düşünme hızını dengelemek gerekiyor. Bazense kişinin kendi ritmini dengelemesi gerekiyor. Bazen de akılla yürek dengesi gerekiyor. Dolayısıyla maalesef bunun tek bir yöntemi yok. Çözümler daha çok kişiye özel.

Didem Elif – Zamanda yolculuk Stefan Hawkings gibi bir dehanın ve tabiki bütün bilim adamlarının ilgisini çeken bir konu. Fiziksel anlamda olmasa da zihinsel anlamda zamanda yolculuk yaptırdığınızı ve bunun şifalandırıcı olduğunu düşünüyorum. Aklımda kalan örneklerden biri; haftalar sonra gerçekleşecek bir ameliyat yüzünden deli gibi korkan bir insanın, sizin yaptığınız bir zaman çalışmasıyla o karanlık ruh halinden nasıl bir kaç dakikada çıktığını gördüm. Şimdiki zaman dilimini yaşamak yerine geçmiş zamanda ya da gelecek zamanda takılı kalabiliyoruz. Bu da dengemizi bozuyor ve yaşam kalitemizi etkiliyor. Bir anlamda dengede kalmak bir zaman yönetimidir diyebilir miyiz? Bu konuda ne söylemek istersiniz.


Eğitim anından bir kare

Tamer Dövücü – Zamanla ilgili konular psikoterapide trans fenomenleri diye geçer. Ana kural şudur. Bilinç zaman içinde ileri geri gidebilir. Bilinçaltı gidemez. Bilinçaltı onun yerine geçmiş ya da geleceği bugüne taşır. Bu bir terapi konusu olmakla birlikte zamanla ilgili genel yaklaşımımız şöyle özetlenebilir. Geçmiş canımızı yakıyorsa ders çıkarıp geride bırakıyoruz. Geçmiş pozitif ise kaynak olarak yanımızda taşıyoruz. Gelecek bizi kaygılandırıyorsa zihnimizde daha ileri bir geleceğe gidiyoruz. Gelecek bizi pozitif olarak heyecanlandırıyorsa o zaman geleceğe gidiyoruz. Bugün de mutluysak anda kalıyoruz. Mutsuzsak geçmiş başarılarımıza gidip kim olduğumu hatırlıyoruz ya da gelecek hedeflerimize odaklanıyoruz…

Optimum Denge Modeli Vakfı

Didem Elif – Geçen sene Optimum Denge Modeli Vakfı kurdunuz. Vakfın amacı ve faaliyetleri nedir?

Tamer Dövücü – ODM’yi bir model olarak daha geniş kitlelere yaymak ve daha çok insana ulaştırmak. Çünkü ODM gerçekten sonuç veren nadir modellerden birisi. Ve Türkiye’nin çok fazla sorunu var. Şu anda yoğunlaştığımız iki projemiz var. Gençlik projesi ve annelik okulu projesi. İkisi de problemleri oluşmadan çözmeyi hedefliyor. Bir yetişkinin sorunlarını çözmektense çocukları sağlıklı yetiştirmek çok daha doğru bir şey.

Didem Elif – Açıkçası anne olmak beni giderek zorluyor. Oysa zamanla kolaylaşacağını sanmıştım. Kitaplarda okuduklarımı uygulayamıyorum çoğu zaman. Sonra da yetersiz bir anne olduğumu düşünüp suçluluk duyuyorum. Sanki bilinçlendikçe meseleyi abartıyoruz gibi de gelmeye başladı. Optimum Denge Modeli Vakfı olarak Annelik Okulu açtınız. Bu çok güzel bir sosyal proje. Ayrıca ODM Aile Eğitimi var. Bildiğim kadarıyla ODM Aile Eğitimine katılabilmek için ODM I eğitimi almış olmak gerekiyor. Şu ana kadar ayarlayamadım ama ilk fırsatta bu eğitime gelebilmeyi çok istiyorum. Annelik Okulu nasıl bir okul? Sisteminden bize biraz bahseder misiniz?

Tamer Dövücü – ODM Aile eğitimleri halka açık eğitimler. Bunlar ücretli. Annelik Okulu eğitimleri ise vakıf projesi. Kendi içinde alt projelerden oluşuyor. Örneğin annelere yardımcı olması için videoların hazırlanması, uzman psikologların online eğitim vermesi, konuyla ilgili kitaplar yayınlamak ya da doğrudan Anadolu’da eğitimler vermeyi kapsıyor. Bunların bir kısmı hazırlık aşamasında bir kısmı ise şu anda uygulamaya geçmiş vaziyette.

Optimum Denge Modeli Tarihleri Ne Zaman?

Didem Elif – Eğitimlerinizi Türkiye’nin belli başlı büyükşehirlerinde ve kimi zaman yurtdışında veriyorsunuz. Aralıklı olarak yapıldığı için, katılmak isteyenlere tarihi netleşmiş olan eğitimleri buradan duyurabilir miyiz? Önümüzdeki dönemde hangi şehirlerde hangi Optimum Denge Modeli eğitimleri var ve tarihleri ne zaman?

Tamer Dövücü – Genel olarak www.optimumdengemodeli.com sayfasında eğitim tarihleri düzenli olarak yayınlanıyor. Bir de takip etmek isteyenler için optimum denge modeli Facebook sayfamız var. Şu anda belli olan eğitimler de şöyle;

Didem Elif – Dünyaya katkınız ve bu aydınlatıcı sohbet için çok teşekkür ediyorum Tamer hocam. Yolunuz açık olsun.

Değerli okuyucular Optimum Denge Modeli eğitimleri katılımcılarının yorumlarıyla oluşturulan ODM Nedir? videosuyla başbaşa bırakıyorum sizi. En kısa zamanda da ODM Ailesinin bir üyesi olmanızı gönülden diliyorum. Ne demek istediğimi eğitime katıldıktan sonra daha iyi anlayacaksınız. Bir başka Likya Sohbetleri‘nde görüşmek üzere. Sevgiyle kalın.

Likya Sohbetleri

Mustafa Çağa: İletişimin Gücünü Keşfet

6 Eylül 2018

Mustafa Çağa: İletişimin Gücünü Keşfet

Didem Elif – Kendinize 2018 yılı için bir motto belirlemişsiniz: İletişimin Gücünü Keşfet. Bununla ilgili bir niyetiniz ve hedefiniz var belli ki. Bize önce niye bir mottoya ihtiyaç duyduğunuzu anlatır mısınız?

Mustafa Çağa – Her yıl sonunda o yıl içerisindeki maddi manevi kazançlarımı ve kayıplarımı bir kağıda dökerim. Başarılarımı ve başarısızlıklarımı ölçebilmem ve kendimi tarafsızca değerlendirebiliyor olabilmem açısından bana çok fayda sağlıyor ve beni çok mutlu ediyor. Bu sene bir farkındalık yapmak istedim, sene başında bir motto belirleyip bu mottonun anlamını yaymayı ve bu doğrultuda aksiyonlar almayı hedefledim. Hangi araç ile nasıl iletişim kurabileceklerini ve aslında bu iletişimdeki etkileşimden nasıl fayda sağlayacaklarını anlatmaya çalıştım.

Bireysel, Kurumsal, Ailevi ve Sosyal ilişkilerimizde iletişimi doğru kullanabilir isek ve kendimizdeki iletişim gücünü geliştirebilirsek hayatımızın daha da kolaylaşacağından ve daha huzurlu hale geleceğinden şüphem yok. Geçen yıl boyunca kendi yaşamımda edindiğim tecrübelerim ve deneyimlerimi önce ailemle, çalışmakta olduğum firmayla ve sosyal yaşamımda yer alan arkadaşlarım, dostlarım ile paylaşmaya başladım. İletişimin gücü ile aşılamayacak bir engel olmadığına tanıklık etmeye başladılar ve sürdürmeye devam ediyorlar.

Didem Elif – Sizinle yüz yüze hiç görüşmedik. Hatta telefonda bile konuşmadık. Sadece Internet üzerinden yazışarak iletişim kurduk. Bugün Internet sayesinde iletişimde çok güçlü araçlara sahip olduğumuzu düşünüyorum. Ama sizin “İletişimin Gücünü Keşfet” derken Instagram, Facebook, Twitter gibi iletişim araçlarından ziyade kendimizle bağlantıya geçmemize dair bir söyleminiz olduğunu algılıyorum. Bir nevi duygularımıza bağlanmak ve bunu karşı tarafa ifade etmek istediğimiz yolu keşfetmek. Yanılıyor muyum? Bu anlamda İletişimin Gücünü Keşfet mottosunu biraz açar mısınız?

Mustafa Çağa: İletişimin Gücünü Keşfet


Mustafa Çağa | Sunum Yaparken

Nasıl Bir Yöntem İle Pozitife Çevirebiliriz?

Mustafa Çağa – Evet, hiç görüşme fırsatımız olmadı ve hatta hiç konuşmadık. 🙂 Instagram, Facebook, Twitter gibi iletişim araçlarını kullanarak kendine uygun platformlarda iletişim ağını geliştirmek de çok önemli tabi ki fakat benim mottomda sizin de dediğiniz gibi kendini dinleyip anlamak ve kendini hangi araçla ve yöntemler ile daha iyi ifade edebileceğini bulmak üzerine kurulu. İletişimin gücünü hisset mottosunu kendi içinde yaşamak önemli.

İletişim zorluğu çektiğimiz insanlar vardır hayatımızda; Anne, Baba, Kardeş, Eş, Patron, Müdür, Öğretmen… Bu insanlar sizi dinlemeyen veya dinlese de anlamadığını düşündüğünüz insanlar olabilirler ama siz mutlu ve başarılı olabilmek adına bu durumu çözmelisiniz ve asıl problem de bu yükün sizin omuzlarınızda kalıyor olmasıdır. Ben bu motto ile yola çıkıp, insanları dinleyip, nasıl bir yöntem ile bu durumu pozitife çevirebilecekleri konusunda yönlendirmeye gayret ediyorum.

Didem Elif – İletişim her alanda her birimiz için önemli ama çok fazla insandan duyduğum bir söz var ki “Benim iletişimim kuvvetlidir ama satış bana göre bir şey değil.” Oysa bence satış her birimizin her an karşı karşıya kaldığı bir durum. Örnekse bir ev hanımının eşini hafta sonu pikniğe gitmeye ikna etmesi de bir satıştır. Şu an iş makinaları satan bir firmanın ürün müdürüsünüz, yıllarca da satış bölümünde çalışmış birisiniz. Satışta iletişimin önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

Mustafa Çağa: İletişimin Gücünü Keşfet


İstanbul Proje Yönetim Derneği Sunumu

En İyi Satıcı Çocuklardır

Mustafa Çağa – Çok güzel bir örnek vermişsiniz; bu durum çocuklarda da geçerli. Bir markette iken şeker isteyen çocuk defalarca annesi “Hayır!!!” dese dahi yemekten sonra yiyeceğim sözü ile ısrar edip, galip geliyor ve şekeri kapıyor. Anneyi cezbeden çocuğun yemek yiyecek olması, yemekten sonra şeker yemesi de çok önemli değil çünkü şeker yerse yemek yiyemeyecek.

❗️Defalarca “Hayır” diyen bir müşteri düşünün satıcısınız ve kapıdan sürekli kovuluyorsunuz kaç defa o kapıyı çalabilirsiniz acaba?

Bu sebeple ‘En iyi satıcı çocuklardır’ derim. Satış, iki taraflı fayda yaratan bir eylemdir aslında. Satıştaki uzmanlaşma, tecrübe, presentable olmasının yanı sıra müşteri ile kurduğu iletişim bağı çok önemlidir. Müşterinin satıcıyı tanıması çok önemli, ne kadar çok tanırsa o kadar güveni de artar.

Biz bir firma ile görüşmeye girmeden önce, Internet sayfalarından, sosyal medya hesaplarından veya çevresinden bilgiler alıp, nasıl iletişimimizi güçlü kılabileceğimizin kurgusunu yaparız. Masasının üzerindeki objeden duvarındaki tablodan, giyim kuşamından yola çıkıp iletişimimizi güçlendirmeye çalışırız. Bir çok taktik var tabi ki satış ekibi arkadaşlarımızın ve satış işini yapan arkadaşlarımızın kullandığı. Benim naçizane tavsiyem önce iletişiminizi ön plana çıkarın ve kendinizi doğru bir şekilde anlatmaya önem verin böylelikle satış kendiliğinden gelecektir.

Didem Elif – Videonuzda çocukken babanızla kurduğunuz iletişimi ona olan duygularınızı mektupla yazarak sağladığınızı anlatıyorsunuz. Aldığınız karşılığın sonucunda da yazmanın iletişimdeki önemini keşfettiğinizi söylüyorsunuz. Aslında biraz da içindeki kırılganlığını dışarıya da açmak olmuyor mu bu?

İçimde Yaşadığım Her Şeyi Yazmıştım

Mustafa Çağa – Çok doğru, videoyu izledikten sonra babasına mektup yazan arkadaşlarım oldu. 🙂 Hatta bir tanesi bana gönderdi kopyasını, okuduktan sonra da o mektubu kendisinin yazdığına inanmakta zorlandım. Bir tanesi de itiraf mektubu yazmış resmen, o da en komik olanıydı. 🙂

Gerçek duygularımızı yansıtmamız çok zor, içimizde yaşadıklarımızı seslendirdiğimizde kendimizin bile saçma bulduğu anlar oluyordur. Zamanı yoktu babamın; konuşamıyordum, konuşsam da o çok dinlemiyor, kesin bir telefon geliyor veya kapı çalması giriyor araya ve ben anlatamıyorum. Bir anda aklıma geldi mektup yazmak, çok içimden gelmişti, kırgınlığım da o mektupla gitti aslında, içimde yaşadığım her şeyi yazmıştım, ilk defa ağlarken görmüştüm mektubu okuduktan sonra onu, demek ki o da duygusalmış demiştim içimden.

Her evladın anne ve babası ile yaşadığı ilişki farklıdır tabi ki. 12 yaşında iken evden ayrılışının da kırgınlığı vardı o mektupta, okulumdaki ilk günümde aldığı önlüğün mutluluğu da. Ama önemli olan ben artık o duvarı yıkmayı başarmıştım ve artık iletişimimiz daha iyi noktaya gelmişti.

Mustafa Çağa: İletişimin Gücünü Keşfet


Sunum Anı

 
Didem Elif – Hayatınıza sonradan klarnet giriyor. Sizin kendinizle bağlantıya geçmenizde çok güçlü bir araç olmuş anladığım kadarıyla. Önce şunu sorayım. Videoda “Mozart günde sekiz saat çalıyordu,” dediğiniz için merak ettim, siz günde kaç saat klarnet çalışıyorsunuz?

Mustafa Çağa – Çok yoğun bir iş ve sosyal yaşamım var. Klarnet çalabilmek için her boş anımı değerlendirmeye çalışıyorum, haftada minimum 3 veya 4 gün, günde maksimum 2-3 saat çalışabiliyorum. Çalışmalarımın yarısı tekrar, kalan yarısı da yeni parçalar ile geçiyor. Mozart örneği ile anlatmaya çalıştığım yetenek tabi ki önemli ama çalışmanın çok daha önemli olduğudur. Yakın iletişimde olduğum ustalarım, hocalarım, klarnetistler sadece formunu korumak için günde en az 2 saat çalıştıklarını söylüyorlar.

Klarnete Babamı Kaybettikten Sonra Başladım

Didem Elif – Peki neden klarnet? Niye bir gitar ya da saz değil de klarnet? Daha doğrusu nasıl başladı klarnetle iletişiminiz? Tesadüfen mi gelişti yoksa klarnete karşı özel bir merakınız mı vardı?

Mustafa Çağa – Çevremdeki herkes aslında bu soruyu soruyor, neden başka bir enstrüman değil de klarnet? Bu biraz karakter ile de örtüşüyor sanırım. Sazların assolistidir klarnet, ben de hayatıma baktığım zaman yaptığım her işteki duruşum ile bunu bağdaştırabiliyorum. Erkeklerin daha yoğun ilgi gösterdiği bir enstrüman olmasının da katkısı olabilir aslında ama sesindeki huzur, tını ve duygudur beni çeken.

Videoda da bahsettiğim gibi babamı kaybettikten sonra başladım klarnete. Babam aslında gizli bir kahramanmış benim için, bence tüm erkeklerin gizli kahramanıdır babalar; kaybedince daha da iyi anlıyor insan. Ziyaret ettiğimde çok dertleşip konuşmasak da rahatlatıyormuş onun varlığı beni. Kaybettikten sonra bağırmak istedim, isyan etmek istedim. Yazacak kimse de kalmamıştı zaten. Sonra da klarnet geldi buldu, çekti beni. Klarnet adam seçer dedi hocam, galiba seçti beni de. Başladım üflemeye, nefesimin yettiği kadar çıkabildiğim sese kadar.

Mustafa Çağa: İletişimin Gücünü Keşfet


İstanbul

 
Didem Elif – İletişimin Gücünü Keşfet bu senenin mottosuydu. Önümüzdeki yılın mottosunu da şimdiden belirlediniz mi? Belirlediyseniz rica etsem bizimle paylaşabilir misiniz?

Mustafa Çağa – Önümüzdeki yılın mottosu belli ama 2019 mottosunu insanların hayatına pozitif anlamda yön vereceğini düşündüğüm sosyal yardımlaşma projesi ile gerçekleştirmek istiyorum. Bunun için de kurgusunu tamamladıktan sonra gönüllü ekip arkadaşları edinmeye çalışacağım. Biraz tüyo verecek olursam, iletişimin gücü ile bağlantılı bir proje olacak ve gerçekleştirmek istediklerinizde sizi itecek. Yeteneklerinizi ortaya çıkarmanıza yardımcı olacak. İsterseniz herkes ile paylaşabileceğiniz bir ortamı da sağlamış olacağız.

İletişimin Gücünü Keşfet

Didem Elif – Resim mi, spor mu müzik mi; bizim kendimize dokunacağımız doğru iletişim aracını bulmamız için takip etmemiz gereken bir yol var mı? Hangisinin bizim için en doğru kanal olduğunu nasıl anlayacağız?

Mustafa Çağa – Benimle iletişime geçin. 🙂 Şaka bir yana her bireyin hayatında farklılık gösteriyor bu durum. Kendinizin Swot analizinizi yapmanızı öneririm öncelikle. Güçlü, Zayıf yanlarınızı sizin için fırsatları ve tehditleri belirleyip bir yol çizmeniz çok önemli. Bu noktadan hareket etmeye başladığınızda, hedefleriniz ve iletişim güçlüğü yaşadığınız alanları ortaya çıkararak doğru kanalı bulabilirsiniz. Bu çalışmanın sonucu size hayatınızda seveceğiniz ve keyif alacağınız bir işte çalışma yolunu da açacaktır. Yeteneklerinizi keşfetmenize büyük katkı sağlayacaktır. “İnsan Yeteneğini Keşfettiği Zaman Zengin”dir. Hem maddi hem manevi anlamda zenginliği yaşamak istiyorsanız buna kulak verin. En önemlisi de yaptığınız çalışmalara karşı çevrenizden gelen olumsuz yorumlardan etkilenmemeye çalışın.

Didem Elif – İletişim anlamında oldukça keyif aldığım bu sohbet için çok teşekkür ediyorum. Okuyucularımızı hikayenizin anlatıldığı videonuzla ve dolayısıyla klarnetinizle başbaşa bırakıyorum. Bir başka Likya Sohbetleri‘nde görüşmek üzere hoşçakalın.

Likya Sohbetleri

Mustafa Horasan – Sanat Benim Özgürlük Alanım

16 Ağustos 2018

Didem Elif – Mustafa’cım öncelikle bu yaptığım en zor söyleşilerden biri olacak benim için. Yıllarca o kadar fazla şey paylaştık ki; son yıllarda görüşemesek de, seni çok yakından tanıyorum duygusuna sahip olmakla beraber, icra ettiğin sanatının hakkını verememekten de korkuyorum açıkçası.

Öyleyse ressam olma hikayenle başlayalım mı? Grafik okudun. Okul bittikten sonra süreç nasıl gelişti de ressam camiasından günümüzün önde gelen isimlerinden biri oldun?

Babam Sevgimi Fark Etti

Mustafa Horasan – Her çocuk gibi ben de resim yapmayı deli gibi seviyordum. Babam bu sevgimi fark etti ve bana bir sürü malzeme getirdi. Ta ilkokuldan beri bunu çok destekledi. 70’li yıllardan bahsediyoruz. Her ailenin yapacağı şeylerden biri değildi özellikle o dönemlerde. Bu sebeple babama minnet doluyum. Resim yaparken benim sürekli malzeme almamı bir şekilde yeni bir şeyler yapmamı destekleği için. Bana sürekli kitaplar getirirdi. Ben de sürekli çiziyordum.

Ben resmi ressamlardan öğrendim. Okuldan değil çünkü senin de dediğin gibi grafik okudum. Hep ressamları gözlemledim, sanatçıları izledim. Ortaokulda babamın getirdiği müze kitaplarından birçok sanatçıyı keşfettim. O zaman aklımda kalan bugünün önemli sanatçıları James Ensor, Francis Bacon gibi bir sürü ismi tanıdım. Onların dünyaları benim için ilgi çekiciydi. O ilk tohumlar, böyle resimler de yapılabilir fikri ilk o zamanlarda oluştu.

Grafiği de şundan dolayı okumuştum. Ortaokul hocam; “resim okursan para kazanamazsın ama grafik okursan hem para kazanırsın hem de resim yapabilirsin,” demişti. İyi de bir fikirdi galiba benim için çünkü aç kalmadan da hayatımı devam ettirebilmeyi öğrenebildim. Reklam ajanslarında çalıştım, ilaç firmasında grafikerlik yaptım. Kitap tasarımları yaptım. Grafikten bayağı bir para kazandım.

Bazen çok keyif aldığım bazen de sevmeyerek yaptığım işler oldu. Ama sonuçta benim hayatımı idam ettiren, resim yapmamı devam ettiren bir sebep oldu grafik. Tabi sadece para kazanmama değil aynı zamanda yeni medyalar bulmama, farklı disiplinlerle üretmeme de sebep oldu.

Resim camiasında işlerimi ilk göstermeye başladığımda, önce dışlandım çünkü grafik kökenli olduğum için illüstratif olmakla suçlanıyordum. İllüstrasyon yapıyorsun hikaye anlatıyorsun diyorlardı benim resmim için.

Ancak çok zaman sonra, epey bir zaman sonra insanlar inanmaya başladılar. Belki bir on sene sonra filan benim resmim kabul görmeye başladı. Çünkü grafik ögeler kullanıyordum ayrıca resimde grafiği kullanmayı da seviyordum.

Ortaokul ve lise zamanlarında tabelacılık da yapmıştım. Yazıyı da resimlerimde kullanmayı seviyordum. Bundan dolayı da grafik resmimin içine bayağı girdi ama tabi kabul görmesi zorlaştı. O zamana kadar geçerli olan pentür geleneğinde üretmediğim için insanlar buna alışamadılar yabancılık çektiler. Zamanla böyle bir şey olabileceğini de kabul ettiler. Ben de hiç durmadan çalıştım tabi kendimi kabul ettirebilmek için.

Didem Elif – O halde ressam olarak para kazanmaya başlamak çok kolay olmamıştır sanırım. Grafik ve resmi birlikte sürdürmeyi istemediğin ama mecbur kaldığın oldu mu hiç peki?

Ayakta Kalma Seçeneğimdi

Mustafa Horasan – Aslında mecburiyet olarak görmedim bunu, ayakta kalma seçeneği olarak gördüm. İkisini beraber yürütmeyi isteğim, yaşamak için önemli bir şeydi. Bir şeye ihtiyaç vardı. Bir paranın girmesi gerekiyordu, bir şeyin dönmesi gerekiyordu ve bu sanatla resimle olacak bir şey değildi ve grafik bu anlamda benim günümü kurtardı diyebilirim.

Didem Elif – Bir bankacıya işin düşmezse iş ortamını ziyaret etmeye gitmezsin. Ama ressamların, heykeltraşların atölyeleri öyle değil. Bence ruhuna biraz plastik sanat bulaşmış her insan için sihirli mekanlar oralar. Bir çok atölye ortamında bulunmuş biri olarak söyleyebilirim ki, özellikle senin atölyenin bambaşka bir ambiyansı var. Resim atölyesi olmasının yanı sıra bende hep bir laboratuar hissini uyandırmıştır. Ama aynı zamanda da bir müzik sütüdyosu gibi.

Bazı ressamlar atölyesinde başkaları varken resim yapmayı bırakır. Sen öyle değilsin. Gelen kişiyi çok güzel ağırladığın gibi, ürettiğin işi yapmaya da devam edebiliyorsun. Oldukça da üretken ve çalışkan birisin. Senin için atölyen ne anlama geliyor?

Atölyemde Herşey Elimin Altında Olmalı

Mustafa Horasan – Atölye benim için beynimin içi gibidir. Bir eğlence alanı aynı zamanda. Okuma alanı. Bir çok şeyi yapabildiğim bir alan. Aslında biraz da şöyle bir şey diyebilirim. Buradan çıkmamak üzere kendimi bir hapishaneye kilitlemiş gibiyim aynı zamanda. Burada kitaplar, müzikler, filmler beni oyalayacak çok fazla şey vardır. Çocukken de böyleydi. Çocuklar dışarda oyun oynardı, ben evde müzik ve resim yapardım.

Evden niye çıkmak istemezdim onu da bilmiyorum açıkçası ama evden çıkmamak, yalnız kalmak beni mutlu ederdi. Resim yapmak, çizmek dışarda çocuklarla oynamaktan beni daha çok mutlu ederdi. Şimdi de aynı şeyi sürdürüyorum. Mutlu olduğum şekilde atölyemi donatıyorum. Benim atölyemde her şey elimin altında olmalı. Müzik aletlerim, kitaplarım, kahvem. Dostlarım geldiğinde onları ağırlayabilecek küçük bir mutfak.

İnsanları ağırlamayı da seviyorum çünkü biliyorsun. Bu benim aileden gelen bir geleneğim. İnsan ailesine bakar ve kendini görür ya. Ben de kendime bakıp ben de böyleyim diyorum. İnsanları ağırlamak beni mutlu ediyor. Onlara yeni bir şey sunmak. Bazen enerjisini iyi hissetmediğim insanlar geliyor mu evet geliyor. Sen de biliyorsun ki o insanlara karşı sert de olabiliyorum ya da sıkıldığımı belli edebiliyorum. Ama tabi galiba bir atölye ressamıyım her şeyi atölyede bitiren bir sanatçıyım.

Didem Elif – Uzunca yıllar grafik alanında çalıştığın gibi bazı üniversitelerin Grafik bölümünde hocalık da yaptın.

Yaptığım İşi Derinlemesine Yapmayı Seviyorum

Mustafa Horasan – Evet hocalık yaptım. Aslında hocalığı da para kazanmak için yaptım. Bir kariyerim yok o anlamda benim biliyorsun. Akademik bir kariyer sahibi değilim yani. Hala Marmara Üniversitesi’ne dışardan gidiyorum. Bu benim için güzel bir şey. Paylaşmak için bir sebep hocalık. İnsanlara bildiğimi öğretmek, yeni arkadaşlarla bilgimi paylaşmak hatta onlardan yeni şeyler öğrenmek, kendimi yenilemek için bir süreç ve benim hoşuma giden bir şey.

Fakat eskisi kadar enerjik değilim bu konuda. Eskiden öğretmek konusunda çok daha iştahlıydım. Şu an artık haftanın yarım günü bana yetiyor. Artık atölyemde daha fazla vakit geçirmeyi seviyorum.

Eskisi kadar konsantrasyonum yok. Bir ara hatırlıyorum dört işi aynı anda yapıyordum. Grafik, resim, farklı iki okulda hocalık, hepsine birden yetişiyordum. Bunlar bir süre sonra beni yormaya başladı. Ben de azaltma yoluna gittim.

Şu an hobi gruplarına gidiyorum haftada bir gün. Tabi gene maddi olarak karşılığı olduğu için gidiyorum. Ama yaptığım işi derinlemesine yapmayı seviyorum. Bir şeyi yüzeysel yapamıyorum. Bir işin içindeysem o işi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. Ne kadar iyi yapabiliyorumdur o tartışılır tabi ki ama elimden gelenin en iyisini yaptığımı biliyorum.

Didem Elif – Bu anlamdaki titizliğini biliyorum. Yemek bile yapsan öylesin. Müzikle de aran çok iyi. Birbirinden farklı sanat dallarıyla ilgilenirken hobi bile olsa senin için, orta karar yapmıyorsun. Ben bir otorite değilim ama sazı nasıl ağlattığını çok iyi biliyorum. Bir ozan gibi türkü söylediğini düşünüyorum. Üstelik her an müzik yapmaya hazır gibisin. Fırçayı bırakıp eline sazını alman, piyanonun ya da baterinin başına oturman en fazla bir saniye sürüyor.

Tamam mutlaka yeteneklisin ama yaptığın işlerde başarıyı yakalamanın sırrı nedir? Başkalarına göre sence neyi daha farklı yapıyorsun?

Sadece Hissetmek İstiyorum

Mustafa Horasan – Müzikle aram hep iyiydi. Müzik benim için bir kaçış alanı aynı zamanda. Kafamı dağıtmak için, kendimi yenilemek için, başkalaşmak için, kendime dışardan bakabilmek için. Güzel bir alan. Çocukluktan beri saz çalıyorum, barlarda da çaldım. Bir sürü yerde çalarak para da kazandım. Bodrum’da çalmışlığım var. Müziği hissederek yapmayı seviyorum.

Müzikle ilgili her şey hoşuma gidiyor. Yeni bir çalgı. Yıllar önce davul aldım biliyorsun. Onun üzerinde çalıştım. Sonra arkasından yeni aletler aldım bir sürü. Piyano aldım filan. Hepsini merak ediyorum ama müzikte profesyonel olduğumu düşünmüyorum. Sadece hissetmek istiyorum.

O anda o derinliğe ulaşmaya çalışıyorum. Ulaşabildiğim kadar hoşuma gidiyor. Beni inanılmaz mutlu ediyor o derinliğe dalabilmek.

Bir de galiba benim işim duygularla. İnsanlara o duyguları hissettirebilmek. O duyguları senin de yaşaman lazım ki onları hissettirebilesin. Ne söylüyorsan, neşeli ya da hüzünlü bir şeyse. Resimde de böyle. O anki duyguların hissettiklerin, ruhun, oraya yansımalı diye düşünüyorum. Ben böyle bir ressamım. Çok da planlı programlı işlerden ziyade oradaki hissi ulaştırmak. Aslında başka insanlardan daha çok kendime ulaştırmak. Yani yoğun konsantrasyonla o anı yaşama meselesi gibi. O anı yaşayabiliyorsam, hissedebiliyorsam o zaman zaten onun insanlara geçtiğini biliyorum.

Yetenekten daha çok, büyük bir arzudan bahsedebiliriz bu anlamda bence. İçinde istek varsa her şeye rağmen oturup çalışmak, yapmak, hissetmek, o anı yaşamak, gerçekten yeteneği ortaya çıkartıyor. Bazen çok yetenek tehlikeli de olabiliyor. Yeteneğinin arkasına saklanıp ezberci bir şeyler yapabiliyorsun bu da benim için tehlikeli bir şey. Onu gördüğüm andan itibaren yeteneğimi geriye çekmeye çalışıyorum. Hatta bununla ilgili bazı çalışmalar da yapmıştım geçmişte. Sağ elim o kadar çok yol almıştı ki beynimin önüne geçmeye başlıyordu. Sol elle çizerek yavaşlayabilir miyim, elimi kendi başınalıktan kurtarabilir miyim diye çalışmalar da yapmıştım.

Didem Elif – Günümüzde sanat ciddi baskı görüyor gözüküyor ama yıllar önce bir resminin sansüre uğradığını ve bununla ilgili de ciddi bir mücadele verdiğini hatırlıyorum. 2000’li yılların başıydı. İnsan yıllar içinde geriye dönük deneyimleri baktığında fikirleri değişime uğrayabiliyor. Aslında sanat dalının herhangi biriyle uğraşan herkes adına sormak istiyorum. Sansüre ya da baskıya uğrayan bir sanatçı nasıl bir yol izlemeli? Bununla mücadele etmiş ve bedeller ödemiş biri olarak bugünkü izlenimlerini merak ediyorum.

Sanat Benim Özgürlük Alanım

Mustafa Horasan – Sanat her zaman bir baskı gördü. Çünkü sanat bir özgürlük alanı insanlar için. İfade alanı. Bu alan tabi iktidarların hoşuna gitmiyor. Sözünü söyleyen insanları istemiyor hiçbir iktidar. Çünkü o sözlerde hiciv var, politik şeyler var.

Ben de bu yola özgürlük için çıktım. Bu işi yapmanın en büyük anlamlarından bir tanesi benim için özgürce duygularımı ifade edebilmekti. Ne yaşadığımı, hislerimi ifade edebilmekti. Bunları yapamayacaksam başka bir şey olurdum. Tasarımcı olurdum, bankacı olurdum, aşçı da olurdum, daha bir sürü iş yapabilirdim ama bunlar benim için ifade biçimleri değildi.

Baskıya uğrayan insanlar için çok da tavsiye edebileceğim bir şey yok. Bu bir direnme meselesi. İnsanlar yaptıklarına inanmak zorundalar. İnanıyorlarsa her şeye katlanırlar. Karşılığında ondan mutlu da olurlar. Ondan cezalar da alabilirler ama göze aldıktan sonra bu mücadeleyi veriyorsun. Bu mücadele sana zor bir alan olarak gelmiyor.

Didem Elif – Hangi alanda üretimde bulunursan bulun, kendi dünyanda var ettiğin her şeyin üretimine katkısı olduğunu düşünürüm. Çünkü seni besleyen her şey bir süre sonra çıktına dönüşüyor. Kimi yazarlar ayrılıklardan yani aşk acılarından beslenir. Bazı ressamların da daha çok acıdan beslendiğini söylesem haddimi aşmam umarım. Ama düşündüm de senin için böyle bir cümle kullanmazdım. Son olarak Mustafa Horasan en çok nelerden besleniyor bizimle paylaşır mısın?

Beslenme Kaynaklarımı O Kadar Genişlettim Ki

Mustafa Horasan – Birçok şeyden besleniyorum. Özellikle başka sanatçılardan çok besleniyorum bu bir gerçek. Başka sanatçılara bakmayı, onların eserleriyle karşı karşıya gelmeyi, onları tekrardan yorumlamayı, hissetmeyi, nasıl ürettiklerini düşünmeyi çok önemsiyorum. Bir yazarın sen de biliyorsun çok kitap okuması gibi. Ben de bir çok sanatçıya bakarak öğreniyorum tekrar bildiklerimi sorguluyorum acaba bunları bir daha düşünmeli miyim?

Sürekli sorgulayarak geçiyor bazen çok sancılı dönemler de olabiliyor. Kendimi çok acımasız yargıladığım zamanlar da oluyor. Kendimi çok pohpohladığım zamanlar da. Süpersin, şahane yürü git dediğim zamanlar da oluyor.

Acıdan besleniyor muyum? Valla her şeyden besleniyorum ama anlık acılardan beslenmiyorum. Dışarda gördüğüm arabanın altında kalmış bir köpek yavrusuna o an içim parçalanıyor beni çok etkiliyor. Yardım edebiliyorsam ediyorum ya da elimden bir şey geliyorsa yapıyorum ama oturup da onun resmini yapmıyorum. Onun benim içimde dönüşmesi gerekiyor.

Gezi için de böyleydi mesela. Gezi ile ilgili yaşarken hiçbir şey yapamayacağımı düşündüm. Daha sonra olaya baktıkça, yaşadıklarımı anladıkça arkasından birçok desenler yaptım. Ama bunu o an yapamıyorum sadece.

Sinemadan da besleniyorum diyebilirim, fotoğraftan da. Fotoğrafı çok seviyorum, hala da bir yandan fotoğraf çekiyorum.

Yaşadıklarımdan da etkileniyorum. Özellikle kızımın hayal dünyasından çok etkileniyorum. Çünkü onların yeni bir hayal dünyası var. Anime seyrediyor mesela. Japon illüstrasyonlarına çok meraklı. Anlamaya çalışıyorum çünkü benim dünyama çok yabancı. Hissini duygusunu anlamaya ve alışmaya çalışıyorum. Buna benzer bir çok şey var beslendiğim.

Bazen de hiçbir şeyden beslenemiyorum. Sadece oturup bildiğimi okuyorum. Bazen de hiçbir şey yapamayacağımı hissettiğm zaman oturup bir portre yapıyorum. Ya da eski desenlerime bakıyor, çıkartıp onların üzerinden bir pentür yapmaya çalışıyorum.

Bazen sıkıştığım anlar da oluyor ama güzel olan şu benim için. Böyle zamanlarda başvurabileceğim bir çok arşivim var. Fotoğraflar var bir köşede, çizdiğim desen defterleri var, biriktirdiğim bazı objeler var. Bunlar benim için geriye bakıp, heyecan duyup yeniden yola koyulmam için araçlar olabiliyor. Bütün bu zaman boyunca beslenme kaynaklarımı o kadar genişlettim ki. Hala bile tekrardan arzuyla üretme kaynaklarımı çoğaltmaya çalışıyorum bir yandan da.

Didem Elif – Mustafa’cım bu samimi ve sıcak sohbet için çok teşekkür ederim. Tıpkı senin ilhamlandığın sanatçılar gibi eminim ki senin de eserlerinden ilhamlanan bir sürü genç ressam var. Dilerim onların yolculuğuna katkı saylayacak bir söyleşi olmuştur. Sevgiler…

Likya Sohbetleri

Kürşat Başar – Bazen Unutmak İstersin

9 Ağustos 2018

Yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin ile bugün okuyucularla buluşan Kürşat Başar Likya Sohbetleri‘nin konuğu oldu.

Didem Elif – Gazeteci, Televizyoncu, Yazar, Senarist, Oyuncu, Müzisyen… Unuttuğum bir şey var mı diye düşünüyorum da, kimliklerinizi sıralamaya çalışırken şunu fark ettim; bazıları asosyallik, bazıları da sosyallik isteyen işler. Mesela kitap yazmak dış dünyadan kopma disiplini istiyor. Yemekli bir masada konuk ağırlamak ya da sahnede saksafon çalmaksa tam tersi. Şu durumda karakteriniz birbirine zıt bu iki özelliği de barındırıyor olmalı. Bu sizi zorluyor mu? İşler arası disiplinde dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

İstemediğim Bir İşte Çalışmadım

Kürşat Başar – Gerçekten de birbirinden çok farklı durumlar söz konusu. Ama sanıyorum çok uzun zamandır bütün bunları ayrı ayrı yapmaya alıştığım için beni fazla zorlamıyor. Asıl zorlandığım şey bütün bunlar için zamanı ayarlayabilmek.

Didem Elif – Çağımızın bana göre en büyük sorunlarından biri çalışan insanların çoğu işinde mutlu değil. Oysa siz bu kadar farklı alanda çalışmanıza rağmen sanki hepsini severek yapıyorsunuz. En azından bana geçen hissiyat bu yönde. Bu yüzden merak ediyorum, bir işte çalışırken “benim burda ne işim var?” dediğiniz bir gün oldu mu hiç? Olduysa ne yaptınız ya da olsaydı o işi yapmayı zorla sürdürür müydünüz?

Kürşat Başar – Her zaman kendi istediğim ve sevdiğim şeyleri yapmaya çalıştım. Sevmediğim, istemediğim bir işte çalışmadım. Bu kimi zaman sorun yaratıyor tabii ama bir işte sıkıldığım veya artık orada kendime ya da başkalarına faydam olmadığına inandığım zaman oradan gitmeyi tercih ettim.

Benim De Umutsuz Hissettiğim Zamanlar Oldu

Didem Elif – Başarıya dair kemikleşmiş şeyler var. Mesela çalışkan olmayan biri ne kadar yetenekli de olsa bir başarıya ulaşması zor. Şansı yaver gidip bir şekilde ulaşsa bile en azından onu sürdürülebilir kılması için emek harcaması şart. İnsan emeğinin karşılığını hemen almıyor çoğu zaman. Alsa belki de herkes başarılı olacak. Yaptığı işlerde başarılı olmuş biri olarak özellikle irdelemek istiyorum, emek verdiğiniz halde istediğiniz sonuca ulaşamayacağınıza dair umutsuzluğa kapıldığınız anlar olur mu? Olmuyorsa ne mutlu size ama oluyorsa Kürşat Başar bununla nasıl başa çıkıyor?

Kürşat Başar’ın ilk albümü Keşke Burada Olsaydın plak görseli

Kürşat Başar – Elbette herkes gibi benim de böyle zamanlarım oldu. Kendi dışımdaki nedenlerle işimi kaybettiğim ya da kendi isteğimle bırakıp sonra uzun süre işsiz kaldığım da oldu. Genellikle böyle zamanlarda kendi içime kendi asıl işime yani yazmaya dönerim ve tabii ilgi alanlarım yani müzik ve sanat da hep yanımdadır.

Didem Elif – Yıllar evvel bir iş görüşmemiz olmuştu sizinle. Yanılmıyorsam milenyum senesiydi. Star Gazetesi’nde yazıyordunuz. 25 yaşlarındaydım. O dönemlerde politik bir inanışım olmaması beni rahatsız ediyordu. Apolitik bir genç olmak istemiyordum. Bu eksiklik duygusuyla ne kadar çok kitap okuduysam da ne solcu ne de sağcı olarak nitelendiremiyordum kendimi. Bunu sizinle paylaştığımda, “Daha iyi ya, daha ne istiyorsun? Ne yapacaksın solcu ya da sağcı olup?” dediğinizde ilk önce çok şaşırmıştım. Ama konuşmamızın sonunda o güne kadar karşılaştığım en tarafsız bakan insanlardan biri olduğunuzu düşünmüştüm. O zamandan bugüne ise ciddi anlamda siyasal bir kutuplaşma oldu. Bugün hemen hemen herkes bir taraf olmuş durumda. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nedir? Hala siyasete karşı tarafsız kalmak gerektiğini düşünüyor musunuz?

Kürşat Başar – Çok genel anlamda ele alınırsa elbette hepimizin her yaptığı şeyin siyasi bir karşılığı var ama benim kastettiğim keskin bir ideolojik tavrın insanları ayrıştırdığı ve mutlu etmediği… Kaldı ki ben kendi görüşlerimin herhangi bir idelojinin kalıplarından çok daha geniş olduğu düşüncesindeyim. Yaftalanmış kimlikler insanların zenginliğini, biricikliğini götürüp onları belli bir kalıba sokuyor.

Önyargıyı Kırmamı Sağladı

Didem Elif – Babanızın işi icabı çocukluğunuz, gençliğiniz Doğubeyazıt gibi, Lefkoşa gibi farklı kültür yapısına sahip bölgelerde geçti. İçinde yaşarken uyum sağlama zorluğu çekilse de, farklı kültürleri görerek büyümek iç dünyayı zenginleştiriyor diye düşünüyorum. Mesela empati yeteneğinize mutlaka katkısı olmuştur. Hayatın sizi sürüklediği bu yollar size en çok ne kazandırdı sizce?

Kürşat Başar’ın ikinci albümü Kaldığımız Yerden

Kürşat Başar – Söylediğiniz doğru, özellikle empati kurabilmeyi, farklı hayatların da olduğunu, bazen çok kesin doğru sandığım şeylerin doğru olmadığını bana öğretti. Ayrıca tabii ilk gençlik yıllarında sahip olduğum birçok önyargıyı kırmamı sağladı. Bunun yanında çok farklı insanlar tanımak, farklı hayat biçimleri görmek de mutlaka insana büyük bir zenginlik getiriyor.

Didem Elif – Yaşamadığınız bir şey yazıp da sonra onu bire bir yaşadığınız oldu mu hiç? Yazmanın böyle etkileri olabildiğine inanıyorum da bazen. Bakiyim beni bu konuda destekleyecek bir cevap alabilecek miyim?

Kürşat Başar – Evet ilginç bir biçimde bazen yazdığınız birşeyi yıllar sonra yaşadığınız oluyor. Bu bir öngörü mü, bir rastlantı mı bilmiyorum ama yazarlar biraz da büyücüdür değil mi? 🙂

Didem Elif – Aslında Hayal adlı kitabınızda kendi hayat hikayenizi anlattınız. Özellikle mesleğinde bir yere gelmek isteyenler için iyi bir kitap olduğunu düşünüyorum. En azından ben daha atılımcı olmak adına motive olmuştum. Ancak kendinizi çok fazla dışardan bakarak anlatmışsınız gibi geldi. Romanlarınızda, her birine tek tek girmeyeceğim, karakterlerin iç sesini başarıyla aktaran bir yazarsınız. Bu yüzden de gözlemlediğim kadarıyla okuyucularınız sizinle duygusal bir bağ kuruyor. Ben şahsen Aslında Hayal’de Kürşat Başar’ın iç sesini daha fazla duymayı bekledim. Dolayısıyla bir iç hesaplaşma derdiyle yazılmamış sanki. Kendi hayatınızı kaleme almanızın ardındaki ana neden neydi?

Kürşat Başar – Aslında Hayal’i bir iç hesaplaşma için yazmadım. Uzun ve çok katmanlı bir hayatı, çok değişik yerlerde geçen zamanları belki de unutmadan biraraya getirmek istedim. Ayrıca söylediğiniz gibi biraz da genç okurlar için bu hayat öyküsünün bir anlamı olabileceğini düşündüm.

Değerli sanatçı Zeynep Talu’nun Instagram Paylaşımından 😉

Eğlenmek Hayatımızın En Değerli Şeylerinden Biri

Didem Elif – Başucumda Müzik’ten bu yana çok net belli ki nefes aldığınız sürece müzik ve yazı sizin hayatınızda hep başucunuzda olacak. İki albüm çıkarttınız. Hangi alanda olursa olsun üretmek sancılarını beraberinde getirir her zaman. Bu anlamda sahnede müzik yapmak daha eğlenceli olmalı. Hayat gailesi içinde koştururken insanlar eğlenmeyi es geçiyor çoğu zaman. Oysa eğlenmenin hayatımızda mutlaka yer alması gerektiğini düşünüyorum. İkili ilişkiler için bile saygı, sevgi, güven kadar olmazsa olmazı bence. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz? Eğlence sektörünü kastederek değil de genel anlamda soruyorum eğlenmenin sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Kürşat Başar – Ben iş hayatımda yöneticilik yaptığım dönemlerde bile hep sıkı bir çalışmanın eğlenceyle birleştirilmesi gerektiğine inandım. İnsanlar mutlu değilse yaptıkları işin de çok iyi olmayacağını düşünürüm. Bu sahne için de böyle insan ilişkisi için de böyle. Kimse keyifsiz, yalnızca çalışan veya sıkıcı şeyler anlatıp duran insanlarla zaman geçirmek istemez. Eğlenmek hayatımızın en değerli şeylerinden biri. Çocuklar yalnızca okula gidip ders çalışsa hayatları ne kadar sıkıcı olurdu.

Bazen Unutmak İstersin

Didem Elif – Sizi sahnede dinleme şansım olmadı ama, ben hep bir yazar olmak istediğim için belki, sizin yazar kimliğiniz benim her zaman daha çok ilgimi çekti. Instagram hesabınızdan yeni kitabınızın çıkacağını duyurduğunuz anda bu fırsatı değerlendirip sizinle bağlantıya geçmek istedim. Beni kırmadığınız için çok teşekkür ederim. Anladığım kadarıyla Bazen Unutmak İstersin bir deneme kitabı. Bugünden itibaren de okuyucularla buluşuyor. Son olarak yeni kitabınız Bazen Unutmak İstersin ile ilgili okuyucularımıza biraz bilgi verebilir misiniz?

Kürşat Başar’ın yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin

Kürşat Başar – Bazen Unutmak İstersin benim yazılarımdan oluşuyor. Daha çok ilişkiler, evlilik, ayrılıklar, kadın erkek anlayışındaki farklılıklar üzerine denemeler ve kısa öykü tadında parçalar var içinde.

Didem Elif – Kürşat Başar’ın bir albüm parçasıyla söyleşiyi sonlandırmak istiyorum. İki albümdeki bütün parçalar birbirinden güzel. Değerli sanatçı Zeynep Talu’nun varlığının sonuna kadar hissedildiği katkısıyla, her ikisinde de birbirinden değerli isimlerle çalışılmış. Ben şahsen sözleri olmayan bir şarkı seçmeyi tercih ettim. Şarkı sözleri bazen bizi geçmiş zamanda istemediğimiz bir ana götürebiliyor. Bu söyleşiyi okuyan kimsenin aklında böyle bir yönlendirme yapmak istemedim. Çünkü Kürşat Başar’a katılıyorum; Bazen Unutmak İstersin. Kapatın gözlerinizi şimdi. Burçin Büke’nin piyanosunun eşlik ettiği Kürşat Başar’ın saksafonuyla, sözlerini sizin yazacağınız o en çok istediğiniz zamana gidin. Benim yerim belli. Işık dolu sohbetler yapmak istediğim Likya’da olacağım. Sizi de beklerim…

Likya Sohbetleri

Kemal İslamoğlu: Hayatın Direksiyonuna Geç

27 Temmuz 2018

Didem Elif – Öz kuzenim olman dolayısıyla kişisel gelişim dünyasından senin sayende nasibimi çok fazla aldım. Sen pek tabi biliyorsun ki bireysel olarak seninle çalışmaya başladıktan sonra bütün hayatım değişti. Doğup büyüdüğüm şehirde oturmuyorum. Bambaşka bir hayatım var. Bazı doktorların ömür boyu kullanacağımı söyledikleri ilaçlar bile kandaki değerlerim de değiştiği için yaşantımda yok artık. Yanlış teşhis koymuşlar lafını bile duydum. Her eve lazım senin gibi bir kuzen valla. Kurumsal ve bireysel eğitimlerinin yanı sıra içeriğini senin oluşturduğun Hayatın Direksiyonuna Geç adını verdiğin bir grup eğitimi de gerçekleştiriyorsun. Bu eğitimi hatta herkesin ulaşabileceği hale getirip kitaplaştırdın. Kitabının adı da Hayatın Direksiyonuna Geç. Sen ne zaman hayatının direksiyonuna geçtin?

Hayatın Direksiyonuna Geç

Kemal İslamoğlu – “Ben hayatımın direksiyonuna geçtim, oldu bitti her şey tamam,” dersem açıkçası yalan söylemiş olurum. Kitapta da bundan bahsediyorum, eğitimlerde de söylüyorum. Hani meşhur bir söz var ya; “bu yaşıma kadar çok şey yaşadım, öğrendiğim bir şey varsa, hiçbir şey bilmediğimdir.” Bu söz benim için geçerli. Dolayısıyla hayatımın direksiyonuna geçtim diyemem ama her gün geçmek için çaba harcıyorum. Kitabı dört bölümden oluşturuyorum. Birinci bölüm insanların büyük bir çoğunluğunun içinden çıkamadığı Kurban olma karesi. Şunu söyleyebilirim kurbana daha az düşüyorum. Eskiden on kez düşüyorsam şimdi bir kere düşüyorum, yine de kurbana düştüğüm zamanlar oluyor. Öfkelendiğim, sinirlendiğim, başkalarına gücümü bıraktığım zamanlar oluyor ama dediğim gibi eskiye göre bunu daha iyi yönetiyorum. Bir de bir hafta kalacaksam şimdi içinden çok kısa bir süre içinde çıkabiliyorum artık. Orası benim için uzun süre kalınan bir yer olmaktan çıktı. Dolayısıyla ancak bu manada hayatımın direksiyonuna geçtiğimi söyleyebilirim.

Kahkaha yogasından bir kare

Didem Elif – Oysa ki eğitim dünyasına girmeden önce Michelin’de çalıştığın dönemde bölge müdürüydün. Çok da iyi paralar kazandığını, çok iyi yaşam koşulların olduğunu hatırlıyorum. Ama hayatının direksiyonunda değildin öyle mi? O zaman şu an belki de pek çok üst düzey yöneticinin başarılı bir iş hayatı var gibi görünmesine rağmen hayatının bütününe bakıldığında manzara hiç iç acıcı olmayabilir. Türkiye’nin önde gelen kurumsal firmalarının çalışanlarına eğitimler veriyorsun. Yöneticilerle de çalışıyorsun. Bu konudaki izlenimlerin nedir?

En Büyük Başarısızlık Tatmin Etmeyen Hedefleri Gerçekleştirmektir

Kemal İslamoğlu – Evet zaten kurumsal hayatta çalışırken iyi bir pozisyonda belki birçok insanın gıpta edeceği bir işe, pozisyona, maaşa sahipken bile beni bir şeyler rahatsız ediyordu. Hayat bu değil, daha fazlası var, bende de daha fazlası var, ben gerçekten ne için çalışıyorum ne için mücadele ediyorum gibi soruları çok sık soruyordum kendime. Günümüzde beyaz yakalı insanlarla çalışırken, iyi şirketlerde çalışan, iyi okullardan mezun, herkesin gıpta ettiği insanlarla çalışırken kendimin o halini görüyorum. Bunu şöyle izah etmeye çalışıyorum. Hayatta iki temel unsur var. Birincisi gerçekten koyduğun hedefleri gerçekleştirmek. Hedef başarmak, sonuç üretmek. İkincisi ise tatmin olmak. Dolayısıyla birçok insan sonuç başarmamanın hedef elde edememenin en büyük başarısızlık olduğuna inanıyor. Ben şuna inanıyorum en büyük başarısızlık hedefleri elde edememek değil, tatmin etmeyen hedefleri gerçekleştirmek. İş dünyasında insanlar hedeflerini gerçekleştiriyor ama ne yazık ki hiç tatmin değil. Bu ikisini beraber yapabilmek, hem hedeflerini gerçekleştirmek, ama aynı zamanda gerçekten tatmin dolu olmak. Niçin sorusunun cevabını verebilmek. Bence asıl konu, asıl başarı bu diye düşünüyorum. Günümüz dünyasında sadece Türkiye’de değil dünyada da kapitalist düzen insanları bir şeyleri başarmaya itiyor ama tatmin duygusunu karşılayamıyor. Asıl sorun budur.

Didem Elif – Kişisel Gelişim dendiğinde zihin yapısını değiştirmekle ilgili çalışmalar anlıyorum ben genelde. Ama senin Hayatın Direksiyonuna Geç eğitiminde fiziksel aktiviteler var. Kimi insanlar için oldukça zorlayıcı da olabilir bunlar. Tahta kırdırıyorsun, kırık camlar üzerinde yürütüyorsun, boynunda ok kırdırıyorsun ve en son da ateşte yürütüyorsun. Ben biliyorum elbette ama ilk kez duyanlara ilginç gelmiş olabilir, canımızı yakacağını düşündüğümüz bu deneyimlerin amacı nedir?

Hayatın Direksiyonuna Geç Eğitiminde yürümeden önce böyle bir ateş yakılıyor

Yapabilmeyi Olma Haline Getirmek Gerekiyor

Kemal İslamoğlu – Kişisel gelişim diyince, kitap okuyalım hayatımız değişsin kafası var. Sen de biliyorsun benim kitabım bununla başlıyor. Bir kitap okuyacaksınız hayatınız değişecek mi? Tabi ki de değişmeyecek. Okumak çok kıymet verdiğim bir şey ama okuyarak olsaydı, dünyanın en başarılı insanları kitap kurtları, kütüphaneciler olurdu. Kitap okumak değiştirmez. Daha doğrusu bilgiyi zihinsel olarak elde etmek hiçbir şeyi değiştirmez. Konu zaten bilgi sahibi olup olmamak değil. Bilgiye günümüzde ulaşmak hiç zor değil. Bilgi her yerde var. Hatta parmağımızın ucunda. Asıl konu o bilgiyi deneyim haline getirmek, özümsemek. Yapabilmek bilmenin bir tık ilerisi ama yapabilmek de yetmiyor. Yapabilmeyi olma haline getirmek gerekiyor. Ben eğitimlerimde mümkün olduğunca bu olma halini deneyimletmek istiyorum ki insanalara, bir sürü şeyi fark etsinler. Eğitimlerimde de şunu söylerim. Bu eğitimde bir şey öğrenmeye değil, unuttuklarınızı hatırlamaya çalışın. İnsan zaten kendisi için neyin iyi neyin daha tatmin edici olduğunu biliyor. Fakat o kadar çok engelimiz var ve onu o kadar çok derinlere gömmüşüz ki, çıkartmakta zorlanıyoruz. Senin o bahsettiğin deneyimler de insanların derine gömdüğü hazinelerini bulmasına destek olan unsurlar. Malum bizim şahane atasözlerimiz var, onlardan biri de; bir musibet bin nasihatten iyidir. Dolayısıyla o musibeti deneyimleyip, anlayıp, idrak ettiğimiz an zihinsel bilgiden çok daha değerli bir şey elde ediyoruz.

Ateş Yürüyüşünden bir kare

Korkularımızın Köküne İnmek

Didem Elif – Kendi değişimime katkını biliyorum ama Hayatın Direksiyonuna Geç eğitimlerinde oldukça katı görünen bazı katılımcıların bir gün içerisinde nasıl dönüştüklerini bizzat gözlemlediğim de oldu. Bu tür grup çalışmalarının bireysel çalışmalara göre insan üzerinde etkisi daha büyük mü oluyor? Mesela o gün katıldığımız eğitimdeki insanların varlığı da bizim değişimimize katkı sağlıyor mu?

Kemal İslamoğlu – Bu soruya iki şekilde cevap verebilirim. Evet hepimiz birbirimizden öğreniyoruz. Hatta ben eğitimin başında da şey derim; “Benden öğreneceğinizden çok daha fazla diğer katılımcılardan öğreneceksiniz. Çünkü gerçekten eğitimin içeriği itibariyle biraz yüzeysel olmayan biraz derine inen insanlar kendilerini açtıkça öğrenmenin çok daha kolaylaştığı ve derinleştiği bir ortam ortaya çıkıyor. İkinci cevabımsa sadece kendi yaptığım eğitimlerden değil, katıldığım eğitimlerde de görüyorum ki kendini açma cesaretini gösterip bu tip ortamlara gelen insanlar hiç sebepsiz bir araya gelmiyorlar. Mutlaka o ortamda kaç kişi varsa onların bir arada olmalarının bir sebebi var. Ne olursa olsun bunun da çok etkili olduğuna inanıyorum.

Bu karede bendeniz Elif motive olmuş bir şekilde ateşte yürüyorum 😉

Didem Elif – Korku meselesi kişisel gelişimde çok önemli. Ama herkesin farklı korkuları var. Mesela bazı insanlar hiç uçaktan korkmazken bazılarının o kadar yoğun bir uçak korkusu var ki, bir yere seyehat etmekten alıkoyuyor kendini. Toplu çalışmalarda spesifik korkularımız nasıl tetikleniyor?

Korkularımızın köküne inmek

Kemal İslamoğlu – Korkularımız bizi kurbanda tutan en önemli unsur. Hayatta istediklerimizi elde etmemizin önündeki en önemli şey. Korkularımızın köküne inip gerçek nedeni anladığımız an aslında müthiş özgürleşmek ve gerçekten potansiyelimizi gerçekleştirmek mümkün hale geliyor. Kafayı taktığım şeylerden biridir bu. Çünkü beni de uzun süre korkularım yönetti. Potansiyelimin arkasında kaldım. Hayatımın direksiyonuna geçemedim. Dolayısıyla ne oluyor diye rahatsız olup üstüne gittikçe, özgürleşerek daha fazlasını yapar hale geldim. Eğitimlerimde öne çıkarttığım şeylerden biri şudur.

Bizi korkularımız değil cesaretimiz yönetsin.

Didem Elif – İnsanları en kısıtlayan korkulardan biri de hayvan korkusu. Ablamın böyle bir sorunu vardı biliyorsun. Kedi ya da köpekle aynı odada hayatta bulunamazdı. Sokakta karşılaştı diyelim yolunu değiştirirdi. Fakat senle yaptığı tek bir seansla bu konuda kendini öyle bir aştı ki, çok değerli bir örnektir kendisi diye düşünüyorum. Sonradan ilk dokunabildiği hayvan olan kedim Pamukla aşk yaşadı resmen hatta ben Kaş’a taşınırken kedimi bana vermedi. Hala bu korkusunu yendiği ve hayvan sevgisini tadabildiği için ne kadar minnettar olduğundan bahseder durur. Ama yıllarca bu korkusunun üzerine gitmek istemedi. “Ben böyle mutluyum,” diyerek yaşadı. Pek çoğumuz güvende hissettiğimiz alan bizi ne kadar sınırlarsa sınırlasın o alandan çıkmaya korkuyoruz. Yani en büyük korkumuz değişmekmiş gibi geliyor bana. Binlerce kişiye temas etmiş biri olarak bu konuda ne söylemek istersin?

En Kötü Ne Olur?

HDG eğitiminde kırık camda yürüme anından bir kare

Kemal İslamoğlu – Ablanın yaptığı az önce anlattığımın aynısıydı. “En kötü ne olur?” sorusuna baktı ve bunu yönetebileceğini anladı ve ondan sonra dediğin gibi yolunu değiştiren insan kediyle yatar kalkar hale geldi. Bu bana şunu hatırlatıyor. Bizler asıl korkularımızla yüzleşmek yerine o korkuların çok daha basit bir takım versiyonlarını dert ederek kendimizi meşgul ediyoruz ve oyalanıyoruz açıkçası. Mesela uçak korkusu diyorsun, kedi, köpek korkusu diyorsun, yükseklik korkusu, insanların önünde konuşma korkusu bunların hiçbiri gerçek korkular değildir. Bunlar gerçek korkularla yüzleşmek istemeyen kişilerin daha yüzeysel korkularıdır. Ben insanlarla çalışırken bunu fark etmelerini sağlıyorum. Dolayısıyla bu yüzeydeki korkularının yaşam kalitelerini düşürmesini engellemek için temizlemelerine destek oluyorum sadece.

Didem Elif – Geçenlerde müzisyen Banu Kanıbelli ile yaptığımız röportajda Viktor Frankl’ın Hayatın Anlam Arayışı adlı kitabından bahsetmişti. O kitabı derin bir depresyonda olduğum bir dönemde senin tavsiyen üzerine okumuştum. Bana bugüne kadar hangi kitabı ya da hangi filmi tavsiye etsen o anki sorunumun ilacı haline gelmiştir. Sana bu anlamda ne kadar teşekkür etsem az. Okuyucularımız için de kendi kitabın haricinde bir kaç kitap tavsiye etmeni istesem, hayatının direksiyonuna geçmeleri konusunda hangi kitaplarla başlamalarını önerirsin?

Okunacak Çok İyi Kitaplar Var

Kemal İslamoğlu – Evet valla kitap önerisi deyince beynim çok hızlı çalışmaya başlıyor. Ben çok okuyorum, okumaktan çok keyif alıyorum. Okunacak çok iyi kitaplar var. Başta da belirttiğim gibi hiçbir şey bilmediğimi düşünüyorum ve bu açlığı gidermek için okumak benim için önemli. Mesela bence Türkiye’deki insan kumaşını, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu, dünyadaki yerini, niye dünya çapında bilim adamlarımız, müzisyenlerimiz daha fazla yok, niye daha fazla başarılar elde edemiyoruz, niye bulunduğumuz yerden daha ötesine geçemiyoruz konusunu insanlar anlamak istiyorsa, bence okumaları gereken temel bir kitap Prof. Orhan Öztürk’ün Kul Benlik Özerk Benlik ana başlığı alt başlığıysa Biat Toplumunun Ruhsal Kökenleri. Bu kitap müthiş bir kitaptır. Ama aynı zamanda İnsanın Anlam Arayışı benim için de çok temel bir kitaptır. Benim de hayata bakışımı etkilemiş çok değerli bir kitaptır. Eğitimlerimde Victor Frankl’dan özellikle bahsediyorum. Onun dışında dünya sinemasının yaşayan en önemli dört beş yönetmeninden biri haline gelmiş bir Türk olan Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun filminden itibaren Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu ve en son filmi Ahlat Ağacı’nı oturup tekrar tekrar izlemek insanın kendisiyle doğayla etrafıyla yüzleşmesini anlamak, öğrenmek adına çok değerli kaynaklar diye düşünüyorum. Kendi sitemde etkilendiğim kitapları ve filmleri paylaştığım bir sayfam var. Dilersen onu burada paylaşabiliriz sevgili Elifcim.

Didem Elif – Çok iyi olur. Ayrıca merak edenler için eğitimden video görüntüleri de paylaşalım istiyorum. Kemalcim seninle konuşmak her zaman çok keyifli. Zihin açıcı bu sohbet için sana çok teşekkür ediyorum. 

Kitap ve Film Önerileri

https://kemalislamoglu.com/kategori/kitap/

https://kemalislamoglu.com/kategori/film/

Hayatın Direksiyonuna Geç Eğitimi Video Görüntüleri

 

Likya Sohbetleri

Banu Kanıbelli: Hayatta Olmaya Teşekkürdür Şarkılarım

12 Temmuz 2018

Didem Elif – Dünyada kötü şeyler oluyor. Hem de istisnasız her gün. Hayvanlara, çocuklara sapıkça, vahşice şeyler yapılıyor. Daha yeni Madımak olayının seneyi devriyesi oldu. Alnımızdan silinmeyecek kara bir leke Madımak. Sözü toparlamak gerekirse öfkeyi ortaya kusarak geçici vicdan rahatlığı sağlamak yerine sorumluluk alıp onu sanata kusan sizin gibi insanların varlığı beni çok mutlu ediyor. Çünkü yanan ateşe körükle gidip dünyadaki öfkeyi çoğaltmak yerine şarkı yapıyorsunuz. Ben bunu çok kıymetli buluyorum. Üstelik şarkılarınızın bir dili var. O dil barışı, sevgiyi ve yaşama dair güzellikleri anlatıyor. Siz zaten kendiniz de “Yaşamı paylaştığım aileme, dostlarıma, çocuklara, aşklara, umuda, hayatta olmaya karşılık teşekkürdür şarkılarım…” diyorsunuz. Buna tekrar geleceğim ama önce müzik yolculuğunuzun nasıl başladığını bizimle paylaşır mısınız?

Banu Kanıbelli – Öncelikle çok teşekkür ederim güzel sözleriniz için. Böyle görüyorsanız ne mutlu bana… Müzik yolculuğum, benim de müzikle uğraşan ya da seven pek çok insan gibi doğduğum evin içini dolduran müzikle başladı. Bunun nedeni sevgili babamdı kuşkusuz. Küçük yaşlardan başlayarak, birlikte müzik dinlediğimiz, konuştuğumuz, çaldığımız özel zamanlarımız vardı. 12 yaşlarında eve bir duvar piyanosunun geldi ve evdeki müzik yaşantısı boyut değiştirdi, zenginleşti. Hemen ardından sahneye giren gitar ise beni elimden tuttuğu gibi, evden dışarı okuldaki arkadaşlarımın arasına sürükledi. Gitarımın eşliğinde büyüdüm diyebilirim. Üniversite yıllarında, okumak ve İstanbul’da yaşamak adına müzik yaparak kendi ihtiyaçlarımı karşılar olmuştum. Ve böylece, yerler insanları, insanlar hayatı karşıma çıkardıkça müzik yolculuğum seyrine devam etti…

Duyguları Müzikle Farklı Bir Boyutta Yaşıyorum

Didem Elif – Erken yaşlarda bu kadar müzikle yoğrulup onun hayatınıza şekil vermesi, müzikle uğraşmanız pek doğal. Ama şarkı yazmak başka bir dünya. Nasıl araladınız o dünyanın perdesini?

Banu Kanıbelli – Müziğin bir dil olduğunu söyleyebiliriz, öyle değil mi? Ayrıcalıksız hepimiz için, içine doğduğumuz coğrafyanın ve kültürün renkleriyle, gelenekleriyle bezenmiş bir dil. Dillerin dünyaları oluşturduğu gibi müzik de dünyasını kurar çevremize. Kimimiz bu dünya içinde sadece dinleriz, kimimiz icra eder, yorumlarız, kimimiz yazarız, kimimiz de birkaçını bir arada yaparız. Müzik yazmak tercih ise bunun nedenlerinden biri kişilik özelliği olsa gerek. Tıpkı sizin o güzel blog yazılarınızda yaptığınız gibi. Sadece okur sever olmak da bir tercih. Ama siz okumayı sevmekle birlikte yazıyorsunuz da. Hatta tahmin ediyorum ki yazarken daha kolay düşünüyor, yaşadıklarınızı yazarak yorumluyor ve bir anlamda karşılık veriyorsunuz. Ve bir taraftan da üretiyorsunuz. Muhtemelen üretmeden de duramıyorsunuz, yazıyla ya da el işleriyle Müzikte benim yaptığım da buna çok benzer. Kişiliklerimiz, yatkınlıklarımız, kişisel tercihlerimizi bize bunları yaptırıyor! Ben de müzikle yazıdan biraz daha farklı bir boyutta duyguları yaşıyorum, şarkı sözlerini yazarken düşünüyorum ve yeni bir şarkı formunda üretmiş oluyorum.

Didem Elif – Evet tam da böyle oluyor. Ne kadar haklısınız. Şarkılarınızın sözlerinden belli ki anlatmak istediğiniz şeyler var ve müzik aracılığıyla onlar bir yerlere ulaşsın istiyorsunuz. Bir Şarkı Bunu Yapar adlı şarkınız aslında her şeyi anlatıyor ama bu konuda ne söylemek istersiniz?

Doğru Kişiyi Yakalasın

Banu Kanıbelli – Müzik yazarı sevgili Kadri Karahan’ın tam da sizin sorunuzla ilgili şöyle bir yorumu olmuştu şarkılarım içim:

“Öyle hissettiriyor ki koşsun istemiyorsunuz şarkılar bir yere, sadece doğru kişiyi yakalasın istiyor sanki ve onda çok şey olsun.”

Şarkıların bir yere koşmasını istemediğim çok doğru Yürüsün kendi doğal hızında ve dokunsun birilerine. Ama kime? Biz insanlar birbirimizden ne kadar ayrışsak da, ortak paylaştığımız alanlar olduğunu düşünürüm. Aşk bunlardan bir tanesi. Ölüm, yokluklar, yoksunluklar zıt uçta diğerleri… Bu alanlarda bulunmak, kendi sınırımızın dışında olmaktır bir bakıma. Tüm insanlığa ortak bu duyguları, yani bir başkasını anlamanın mümkün olmasıdır aynı zamanda. Ben de zaten bir şarkıyı yazıyorsam, artık kendi içimde kalamıyorumdur, o alana çıkmışımdır, oradan besleniyor ve onunla ilgili yazıyorumdur. Buradaki niyetim de o şarkının, dinleyen her kimse onun yanında durup ona dokunması, onu avutması, onda yeniden vücut bulması olabilir.

Didem Elif – Az önce bahsettiğim “Yaşamı paylaştığım aileme, dostlarıma, çocuklara, aşklara, umuda, hayatta olmaya karşılık teşekkürdür şarkılarım…” sözünüz benim içimde acayip yer buldu. Hayatta ne yaşarsak yaşayalım bir teşekkürümüzün olacağı bir kazanımımız mutlaka vardır diye düşünürüm. Ama böyle bakamadığım, umutsuzluğa kapıldığım, negatif duyguları büyüttüğüm dönemler de oluyor. Şarkılarınızın bu kadar pozitif bir dili varken merak ediyorum, Banu Kanıbelli’nin varoluş hikayesinde karamsarlığa kapıldığı, depresif hissettiği anlar oluyor mu? Oluyorsa insanlara ilham vermesi açısından bu karamsar ruh halinden nasıl çıkıyorsunuz?

Geçip Gitmesine İzin Vermeye Çalışıyorum

Banu Kanıbelli – Olmaz mı? Kesinlikle oluyor. Ama bu sorunuzu Viktor Frank’ın eşsiz kitabı “İnsanın Anlam Arayışı” kitabını önererek yanıtlamak isterim. Viktor Frankl’ın Nazi Toplama kampında geçirdiği 3 yılını anlatır bu kitabında. Hayatta kalma şansı %5 tir ve hayatta kalmıştır. Frankl, eğer insanlığın gördüğü en büyük zulümlerden birine karşı hayatta kalabildiyse, teslim olmadıysa ki ölümlerin nedenlerinden biri umutsuzluktur, bunun nedenini kitabında şöyle özetler. “Sahip olduklarımız elimizden ne kadar alınmış olursa olsun, ne düşüneceğimiz ve nasıl bir tutum benimseyip, nasıl davranacağımızı seçme konusundaki özgürlüğümüz sınırsızdır”. Ben de böyle yapmaya çalışıyorum. Olumsuz durumlarda küçücük bile olsa yapıcı ve bana anlamlı gelen davranış ne olabilir onu aramaya koyuluyorum. İnsanız, bazen olumsuz duyguların altından kalkmak daha zor gelir insana. Böyle zamanlarda ise bu duygu ağırlığının geçici olduğunu kendime hatırlatıp, böyle zamanlarda önemli kararlar almayıp, geçip gitmesine izin vermeye çalışıyorum. Yanlış anlaşılmasın, çalışıyorum…

Didem Elif – Daha önce Likya Sohbetleri köşemizde Renan Tan Tavukçuoğlu ile yaptığımız şöyleşide, çocuklar adına çok anlamlı olan Puduhepa projesi için yaptığınız şarkınızı paylaşmıştım okurlarımızla. Aynı zamanda çocuklar için yaptığınız Başka Dünya Yok ve Kar’A adında iki albümünüz var. Kızım iki buçuk yaşında. Bir anne olarak bayılıyorum çocuklar için verilmiş her türlü katkıya. Bu hafta özellikle çocuklarla ilgili canımızı çok acıtan vahşet hikayelerinin içinden geçiyoruz. Toplum genelinde korkunç tepkiler görülüyor. Şarkılarınızın hep bir mesajı olduğu; Psikoloji, Felsefe eğitimleri almış ve aynı zamanda Eğitim Psikoloğu olduğunuz için özellikle size sormak istiyorum. Çocuklarını kötülükten korumak isteyen büyüklere bu konuyla ilgili ne söylemek istersiniz?

Banu Kanıbelli – Çok üzülüyor ve korkuyoruz doğal olarak ve biz anne babalar için işin en zor tarafı korkumuzu çocuklara yansıtmamak olsa gerek. Bir diğer zorluk da önlemler alıp korumaya çalışırken aşırıya kaçmamak. Konu taciz olunca, mümkün olduğunca korkuyu bir kenara koyarak, çocuğumuzla şunların sohbetini yapabiliriz: bedenlerimiz bize aittir, bir başkasının izin almadan ona dokunmaması gerekir, böyle bir durumda rahatlıkla hayır diyebiliriz. Ailemizle, arkadaşlarımızla aramızda iyi sır vardır ve bu güzel bir şeydir ama utandıran, kendimizi kötü hissettiren sırlara hayır diyebiliriz. Bazen kafamız karışabilir ve bu çok doğaldır, böyle bir durumda güvendiğimiz bir insana kafamızı karıştıran şeyi anlatabiliriz. Kısa bir süre önce, Hayır’ı doğallıkla ve güvenle söyleyebilmenin, karşı tarafı durdurmayı çocuğumuzun içine korku tohumları yerleştirmeden anlatmanın müzikli bir yolu olsun diye düşünerek ebeveynlerin çocuklarıyla birlikte söyleyebilecekleri Tabii ki Hayır adlı bir şarkı yapmıştım.

Tabii ki Hayır!

https://www.youtube.com/watch?v=DHIRyuZkWkE

Didem Elif – Elbette büyükler için de albüm yaptınız. Bu Rüzgar albümünüzde Defterler adlı şarkınızın bir yerinde “siyah küçük defterin, içinden gelen müzik; uçuşup sayfalardan zamanı durduruyor” sözleri geçiyor. Sizin de müzikle uçuşturmadığınız ama belki bir şiir kitabı ya da bir öykü kitabıyla bizlerle buluşmayı bekleyen, zamanı durduran defterleriniz var mı? Yani başka yazı türlerinde deneyimleriniz oluyor mu yoksa sadece müziğinizde değerlendirmek için mi yazıyorsunuz?

Banu Kanıbelli –Yazmaya, yazanlara saygım, sevgim büyük. Ben de yazmayı çok seviyorum ve fakat bu konuda yeterince disiplinli değilim. Hatta bazı şarkı sözlerim, deneme metinlerinin içinden çıkmıştır. Zaman zaman yazdığım denemelerimi topladığım mini bir blogum var, Kumru Postası. Aslında müzikle ilişkimiz üzerine bir kitap yazma niyetim de var. Ama önce disiplin! Umarım bunu başarabilirim.

Didem Elif – Kumru Postası adlı blogunuzdan haberim yoktu. Ne güzel ismi varmış. Ah o disiplini bilmez miyim? 🙂 2017’de çıkan Yer Gök adlı son albümünüz “Erkek Egemen Zihnine İtiraz” olarak yorumlanmış. Eğer öyleyse ne güzel bir itiraz şekli olmuş. Sizde katılıyor musunuz bu yoruma? O niyetle mi yaptınız albümü?

Banu Kanıbelli – Aslında benim böyle bir niyetim yoktu ve ben de nasıl böyle gözüktüğünü merak ettim. Şöyle bir arka planı olabilir: Hayatımın 11-18 yaş arasını sadece kız arkadaşlarımla eğitim görerek geçirdim. Bizim kızlar olarak her şeyi yapmaya ‘gücümüz yeterdi’. Hayata karıştıktan sonra da kendimi bir kadın olarak hiç bir zaman erkek varlığı karşısında güçsüz hissetmedim. Bu bir tarafı. Diğer gerçek de evet, erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Bu koşullarda, kendini mevcut otoriteye, erkek egemen zihnine karşı kayıtsız hisseden bir kişi olarak müziğimle bir şekilde bu izlenimi veriyor olabilirim. Sevgili Naim Dilmener’in yorumunu buna bağlıyorum.

Didem Elif – Gezi olayları döneminde Lobna’nın hikayesi hepimizi etkiledi. 2014 yılında çıkarttığınız “Lobna’nın Şarkısı” adlı single ile siz o duygulara can verdiniz. Bilmeyenler için ne anlatıyor Lobna’nın şarkısı, vermek istediğiniz mesajı bizzat sizden dinleyelim mi?

Banu Kanıbelli –Gezi olaylarında başından bir gaz fişeği ile vurulmuş, ve geçirdiği ameliyatlarla hayata tutunmuş olarak tanıdığımız gerçek bir kişi Lobna Al Lamii. O günlerde ameliyatlarını yeni olmuştu. Ayşe Arman’a verdiği röportajdan çok etkilenmiştim. Her şeyi bir çocuk gibi yeniden öğrendiği bir dönemdeydi. Bu şarkının sözlerini Lobna’nın röportajda verdiği yanıtlarden derledim. Kendim sadece nakaratta ona umut veren sözler ekledim. Şarkı, “kelimeler aklıma ama ağzımdan çıkamıyorlar” diyen birinin sesi olsun istedim. Ondan çıksın ve dolaşsın dursun, onu duymak istemeyenlerin aklına yüreğine dokunsun. Ve yaşadığı gerçeğin bir şarkılık tanığı olarak hayatta kalmaya devam etsin. İçinde saklı tüm duygularıyla birlikte…

Başka Dünya Yok

Didem Elif – Hikayesiyle bizi yine derinden etkilemiş Berkin Elvan için de yapılmış bir şarkı var. Sözlerini Ülkü Tamer’in, müziğini ve seslendirmesini sizin yaptığınız Uyku adlı şarkıdan bahsederek Berkin’i de bu vesileyle anmış olalım. Siz söz konusu olunca konuşulacak çok konu var. İtiraf etmem gerek ki Başka Dünya Yok adlı şarkınızı ilk dinlediğimde ağladım. İçimdeki Elif “İşte bu!” diye haykırdı resmen. O günden beri de inanın her gün dinliyorum. Keşke bütün yetişkinler güne Başka Dünya Yok şarkınızla başlasa. Samimiyetle söylüyorum ben şahsen kendi adıma bunu yapmaya çalışacağım. Çünkü bu şarkıyı her dinlediğimde içimdeki iyi şeyleri yükselteceğinden güne daha iyi başlayacağımı biliyorum. O yüzden söyleşimizi onunla bitirmek istiyorum. Çünkü bu şarkıyı iliklerimize kadar hissederek çoluk, çocuk, büyük, küçük hepimizin haykırırcasına söylediği bir dünyada yaşamayı diliyorum. Dediğim gibi sizinle konuşmak istediğim çok konu var. Müzisyenliğinizin yanı sıra, mindfulness, gençlere yönelik bireysel eğitim danışmanlığı, kariyer danışmanlığı, atölye çalışmaları yaptığınızı biliyorum. Son olarak oldukça önemsediğim bu konuları ayrıca konuşmak için başka bir söyleşi sözü istiyorum sizden. 😉 🙏💚

Banu Kanıbelli – Başka Dünya Yok’un bu yolculuğu nasıl mutlu ediyor bilemezsiniz. Aslında siz bilirsiniz. Her sabah güle güle söyleyin dileğim. Gelecekte bu konular için sizinle seve seve söyleşirim. Sorularınıza yanıt vermek hem zihin açıcı, hem de çok keyifli oldu. Çok teşekkür ederim.

https://www.youtube.com/watch?v=gIgcqDlr_u8

Didem Elif: Benim için de büyük bir keyifti. Ben çok teşekkür ederim. Bir başka Likya Sohbetleri‘nde görüşmek üzere. Işıkla kalın…

Likya Sohbetleri

Murat Moroğlu: Bana Hayallerini Anlat

28 Haziran 2018


Uluslararası The Cartoon Mill Çizgi Film Festivali’inden bir görüntü

Didem Elif – Geçen hafta Kaş’ta Türkiye’nin ilk Çizgi Film okulu The Cartoon Mill bünyesinde gerçekleşen Nitelikli Çocuk Edebiyatı atölye çalışmanıza katılma şansım oldu. Ben şahsen Nitelikli Çocuk Edebiyatı deyince seminer gibi bir şeye geldiğimi sanıyordum. Ama biz o gün bildiğimiz çocuklar gibi oyunlar oynadık. Uzun zamandır, bu kadar içinde bulunduğum anı unutarak, eğlenmemiştim. Üstelik ebe olduğum hafıza oyununda çok zorlanmama rağmen kazandım ki son dakikaya kadar kaybettiğimi düşünüyordum. Hafızamı çok kötü bulmamdan dolayı performansım beni inanılmaz motive etti. Üzerimdeki etkileri ve bana kazandırdıklarını uzun uzun anlatasım var ama esas sizden dinleyelim istiyorum. Bize Nitelikli Çocuk Edebiyatı atölye çalışmasının amacından ve içeriğinden bahseder misiniz?

Bireyin Kendini Fark Etmesini Sağlıyor

Murat Moroğlu – Öncelikle bu atölyeye katılmanızı bir şans olarak görmeniz benim için önemli bir duygu, bunun için teşekkür ederim. Her şeyden önce şunu ifade etmek isterim ki hem nitelikli çocuk kitapları hem de yaratıcı drama bireyin ilk olarak kendini fark etmesini sağlıyor. Bu iki alan bunu yaparken “parmak göstererek değil” bireyin neden-sonuç ilişkisi içinde bunu fark etmesini sağlıyor. Bu süreci birey için anlamlı bir fark ediş süreci olarak görüyorum. Mesleğimin son 5 yılındaki yaratıcı drama atölyelerimde özellikle nitelikli çocuk edebiyatı ürünleri kullanmaya özen gösteriyorum. Çünkü bireyin kendine ve çevresine olan farkındalık sürecine bu iki alanın katkısının –üstelik birlikte- önemli ölçüde olduğuna inanıyorum. Bu atölyeyi yaratıcı drama ve nitelikli çocuk edebiyatı alanında birkaç yıllık birikimden sonra oluşturdum.

Alandaki önemli hocalarım ve arkadaşlarımdan “Nalan Olgun, Özlem Gökbulut, Yılmaz Erdal, Zeki Özen, Şeyda Orhan ve Oylum İspir” den görüşler alarak bir yıllık bir zaman diliminde ortaya çıkardım. Sonrasında hem çocuk atölyelerimde (6, 7, 8, 9, 10, 11 ve 12 yaş) hem de yetişkin atölyelerimde bol bol deneyimledim. Amacım, insanlarda yaşı ne olursa olsun kitap okuma ilgisi ve sevgisi oluşturmak ya da var olan duyguya katkı yapmaktı. Bunu sadece “kitap okumalısınız” cümlesi ile değil de oyunlarla, kitap kahramanları ve onların kullandıkları araç-gereçlerle, yaşadıkları mekân ve arkadaş gruplarıyla canlandırmalar yaparak sağlamaktı. Yani öğretmenlerin kitapları, çocuklara okuyup geçmesinden öte bir şey düşündüm. Çocukların kitapla, sayfalarıyla oyunlar oynamasını istedim, kitapları daha çok benimsemeleri ve sevmeleri için.

İçeriğinde, oyunlar vardı… Kahramanlarla ve kahramanların yaşadıkları anlarla ilgili olan canlandırmalar vardı… Tüm bunların tek bir amacı vardı o da çocukların kitaplarla daha çok bütünleşmesini sağlamaktı. Bunu da öğretmenlere veya çocuklarla iletişim kuran insanlara aktarmak istedim ki onlarla birlikte daha çok çocuğa ulaşabilelim.


Nitelikli Çocuk Edebiyatı Atölye Çalışması – Kaş

Hemen Tüketilecek Eserler Değiller

Didem Elif – Bu yıl ikincisi düzenlenen Uluslararası The Cartoon Mill Çizgi Film Festivali kapsamında gerçekleştirdiğiniz ve benim katıldığım etkinlik, anladığım kadarıyla atölye çalışmanızın küçük bir parçasıydı. Normalde kaç saat sürüyor Nitelikli Çocuk Edebiyatı atölye çalışması?

Murat Moroğlu – Bu atölye normalde 12 tam saatlik bir atölye çalışması. Bu da yaklaşık olarak neredeyse bir eğitim-öğretim dönemini kapsıyor. Bunun da bir alt metni vardı. O da nitelikli çocuk edebiyatı örnekleri o kadar kapsamlı ve derin ki üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor. Hemen tüketilebilecek eserler değiller. Yorumlamak, detaylandırmak yaşama katmak, yaşamla ilişkisinin kurulması gerekiyor, çocuklara ulaşabilmesi için eserin. Bunlar da bir okunuşta yapılabilecek şeyler değil. Buradan hareketle annelere, babalara ve eğitimcilere “nitelikli çocuk kitapları” üzerine biraz daha fazla zaman ayırınız” mesajını verdiğimi düşüyorum.


Nitelikli Çocuk Edebiyatı Atölye Çalışması – Kaş

Her Yaştaki Birey Oyunu Sever

Didem Elif – 2,5 yaşında bir kızım var, her çocuk gibi oyun delisi ancak benim o gün fark ettiğim bir şey varsa büyüklerin de içindeki çocuğa alan açmasına çok ihtiyacı olduğu. Atölyenizdeki oyunlar belli ki büyüklerin içindeki çocuk için hazırlanmış. Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Murat Moroğlu – Biz yetişkinler oyunları daha çok çocuklar için düşünürüz. Oysaki oyun doğası gereği her yaştaki insan içindir. Oyunun yaşı yoktur. Her yaştaki birey oyunu sever ve oynamak ister. Kazanmak ister. Mutlu olmak, eğlenmek ister. Oyun, içindeki gerilimden, çatışmadan dolayı insanın duygularına hitap eder. Bizim eğitim sistemimizdeki en büyük eksikliktir, oyun. Çocuklarımız daha çok oyun oynasa yaşamı kendiliğinden keşfedecekler. İnsan ilişkilerini kendileri yaşayarak daha anlamlı bir noktaya çekecekler farkında olarak ya da olmadan. Ama yaptıkça da bir farkındalık kazanacaklar. Oyunların, bireylerin neden-sonuç ilişkisi kurma becerilerini geliştirmelerinde ciddi katkıları vardır. Bunu bilmek lazım. Bundan dolayı ülkemizin her eğitimcisine her ebeveynine oyunun önemini anlatmak gerekir. Maalesef ülkemizde çocuklar yeterince oyun oynayamıyor. Bu da çocuklarımızın bazı gelişimlerinin eksik kalmasına neden oluyor.


Nitelikli Çocuk Edebiyatı Atölye Çalışması – Kaş

Bana Hayallerini Anlat

Didem Elif – Bana Hayallerini Anlat adında Fatih Küçük’ün resimlediği bir çocuk kitabınız var. Her şeyden önce bizim için çok anlamlı çünkü Duru’nun ilk imzalı kitabı oldu bu. Tekrar teşekkür ederiz. Yaratıcı Drama Eğitmeni olarak çocuk kitaplarının çocuklar üzerindeki etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Murat Moroğlu – Çocukların imzalı ilk kitaplarının “Bana Hayallerini Anlat” olması beni nasıl mutlu ediyor anlatamam. Kendimi meyvesi güzel olan bir ağaç gibi hissediyorum. Ben bir süredir “estetik insan” kavramına kafa yoruyorum. Kimdir estetik insan? Haklarını bilen, insan, hayvan ve doğa haklarına saygı duyan, ötekileştirmeyen, hayalgücü gelişmiş, kendinin ve çevresinin farkında olan, kendini ifade etmesini bilen gibi gibi… kazanımlara sahip olan kişidir. Ben bu kazanımların bireyler üzerinde yaşamboyu oluşmaya, devam edeceğini düşünüyorum. Bireyde daha kısa da oluşabilmesi için erken yaşlarda insanlara ulaşmak gerekiyor diye düşünüyorum. Bu noktada da nitelikli çocuk kitaplarını anlamlı ve güzel bir başlangıç olarak görüyorum. Ülkemizin daha fazla estetik bireye ihtiyacı var ve başlangıç da bence nitelikli çocuk kitapları.

Toplumsal Duyarlılık

Didem Elif – O gün etkinliğinizde nitelikli çocuk kitaplarının sadece küçüklerin değil büyüklerin de dünyasına zenginlik kattığından bahsettiniz. Bunu biraz açar mısınız?

Murat Moroğlu – Bence, bir çocuk kitabının nitelikli olup olmadığını anlamanın önemli bir yoludur, o kitabın yetişkinlerin duygu ve düşüncelerine hitap etmesi. Yetişkin olarak bir nitelikli çocuk edebiyatı eserini okuduğunuzda düşünmeye ve duyguları yaşamaya başlıyorsanız elinizdeki eser önemli bir eserdir. Çünkü ülkemiz yetişkinleri ne yazık ki çocukken (ortalama) çok fazla nitelikli çocuk kitapları okumadılar. Bu da “bizde” yani yetişkinlerde “toplumsal duyarlılık” noktamızın gelişmemesine neden oldu. En azından ben öyle düşünüyorum. Her şeyden önce bu eksiğimizi kapatıyor, nitelikli çocuk kitapları… Bunun gibi birçok eksiğimiz de kapatıyor. Farklı açılardan bakabilmek, insanlara sempatik ve anlayışlı yaklaşabilmek gibi gibi…

Nitelikli Çocuk Kitapları

Didem Elif – Hem çocuklara hem büyüklere tavsiye ettiğiniz kitaplar olduğunu biliyorum. Son olarak nitelikli çocuk kitaplarıyla ilgili önerilerinizi sevgili okuyucularımızla paylaşabilir misiniz? Bizi buraya kadar okumuşlarsa mutlaka ilgileneceklerini düşünüyorum çünkü.

Murat Moroğlu – Şunu belirtmeliyim ki bu alan son 15 yılda çok fazla değişti ve gelişti. Özellikle Avrupa ve Güney Amerika’da… Alandaki son gelişmeleri takip etmeyi, kendi instagram ve facebook sayfalarımda kitap tanıtmayı kendime bir görev olarak gördüm. Açıkçası biraz da eksiğiz bu alanda ve tamamlamaya çalışıyorum kendimce… Ülkemizde Yapı Kredi Yayınları, İşkültür yayınları, Sarıgaga Yayınları, Büyük Düşler Yayınları, Çocuk Cenneti Kitaplığı, Pearson Yayınları, Nar Yayınları, Mikado Yayınları gibi birçok yayınevi nitelikli eserler yayınlıyorlar, buraları takip edebilirler. Ayrıca aldıkları bir kitabı bir defa okumasınlar defalarca okuyabilirler. Çocuklar varsa eğer, onların olan bir kitaplık yaptırabilirler. Unutmasınlar her kitap değil nitelikli kitaplar okunmalıdır. Son olarak “öğreten kitaptan uzak dursunlar”
Söyleşi için çok teşekkür ederim.

Didem Elif: Benim için çok anlamlı ve keyifli bir söyleşi oldu. Hem söyleşi için hem de hayallerinin peşinden giden nesillere katkınız için ben teşekkür ederim.


Murat Moroğlu ve Didem Elif

Murat Moroğlu’nu aşağıdaki hesaplardan takip edebilir, kendisiyle iletişime geçebilirsiniz. Bir başka Likya Sohbetleri‘nde görüşmek üzere.

Instagram: @murat.moroglu
Facebook: Murat Moroğlu
E-Posta: murat.moroglu@gmail.com

Likya Sohbetleri

Buket Ebru Söylemez: “Oluyorsa Sebebi Var”

21 Haziran 2018


Didem Elif – Bu hafta Sakarya’da bacakları kesilen yavru bir köpek öldü. Sosyal medyada şiddetli bir tepki oldu bu olaya karşı. Lanet okuyanlar oldu ve negatif enerji yüklü bir sürü mesaj paylaşıldı. Senin paylaşımınsa herkesten farklı bir bakış açısı sunuyordu. Bu yüzden özellikle bu konuyu seninle bu platformda konuşalım istedim. Öncelikle bize kendinden biraz bahseder misin? Buket Ebru Söylemez kimdir?

Buket Ebru Söylemez – Geleneksel hukuk kariyerine uzak doğu felsefesi, kadim bilgelikler, tasavvuf ilmi gibi bir çok spritüel alanı da dahil ederek; 5 yıldır avukatlık, 1 yıldır da spiritüel rehberlik yapıyorum. Hali hazırda hukuk alanında her alanda uzman ortaklar ile çalışmakta iken geliştirdiğim online sistemler ile insanların ve müvekkillerimin hayatlarına spiritüel alanda katkı sağlamaktayım.

Kadın, Çocuk ve Hayvan Hakları Komisyonlarında Çalıştım

Didem Elif – Bir avukat olarak sormak istiyorum. Daha önce sonuç almak adına senin arkasından gittiğin buna benzer bir dava oldu mu?

Buket Ebru Söylemez – Evet. Birden fazla oldu. Zira bağlı bulunduğum baroların kadın, çocuk ve hayvan hakları komisyonlarında gönüllü olarak çalıştığım gibi sosyal medya hesaplarımda bu konularda oldukça aktivist bir insan olarak birçok hukuki sürecin takipçisi oldum.

Aktivist dönemlerinden bir kare

Didem Elif – Ülkemizde hayvanlara yapılan bu tür vahşet olaylarında sonuç alınıyor mu merak ediyorum. Saldırganlara hak ettikleri cezalar veriliyor mu sence?

Buket Ebru Söylemez – Hakkedilen ceza noktasında ise şöyle bir bakış açısında kalmayı faydalı buluyorum. O da şu ki, ruhunun, içindeki çocuğun, üst bilince yani kişinin kendisine olan seslerini duymayan kişiler, buna ayna olacak olaylara isyan edip yargılarken bulabilirler kendilerini. Bir hukukçu olarak yorumum da bu yönde zaten. Ben suçlar için önleyici tedbirler alınmasından yanayım. İlla bir karşılığı olacaksa suç konusu eylemin, bu caydırıcı bir ceza olmalı… Hayvanların, eşya hukuku kapsamında eşyalara sağlanan hukuksal koruma ile eş korumaya tabi olması her ne kadar can yakıcı bir hukuk garabeti olsa da, bence eşyanın da bir ruhu ve enerjisi olduğu düşünüldüğünde aslında eşyaların bile daha fazla saygıyı hak ettiği gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Ki Bir’lik bilinci bunu temsil etmektedir.

Birlik Bilincinden Uzaklaşırsak Dualitenin Tuzağına Düşeriz

Didem Elif – Biz toplum olarak oldukça tepkisel davranıyoruz. Binlerce belki de milyonlarca insan yavru köpeğin mağdur olduğu fotoğrafı paylaşarak söylendi durdu. Ben şahsen verilen bu tepkilerin hiçbirimize bir faydası olmadığını düşünüyorum. Çöp poşetini salonun ortasına atmak gibi geliyor. Duyarlıyız her birimiz elbette. Sessiz kalmak da sanki üç maymunu oynuyormuşsun gibi hissettirebiliyor. Paylaştığın video ile sen bu olayı oldukça farklı yorumladın. Verilen negatif tepkilerle ilgili düşüncelerini paylaşır mısın?

Buket Ebru Söylemez – kuantum fiziği bize şunu anlatmaktadır: bizim realitemize giren her şey bizim bilinçli veya bilinçsiz oluşturduğumuz gerçekliklerdir. Bu sebeple bir şeylere iyi kötü gibi anlamlar yüklerken monaliteden yani birlik bilincinden uzaklaşıp dualitenin tatlı tuzağına düşeriz. Burada birey kötü diye yargıladığı her şeyin veya güzel diye anlamlandırdığı her şeyin aslında kendisinden bir parçaya aynalık ettiği bakış açısıyla kalırsa yaşam enerjisini kendi bünyesinde tutacaktır. Bunun anlamıda şudur; yargıladığın şeyi tespit et ve bu sendeki hangi noktaya aynalık ettiğini idrak et, varsa yargıladığın konuya dair bir aksiyon, naif bir şekilde bunu al, yoksa kendindeki o işaret ettiği noktayı iyileştir ve bütüne daha fazla nasıl katkıda bulunabilirsin ona odaklan. Nitekim gücümüzün yetmediği negatif diye adlandırdığımız durumlara acıma kızma suçlama enerjilerinde kalmak kişinin kendi kul hakkına girmesine ve yaratıcı rolüne bürünmesine sebep olur. Zira insan acizdir. Bütün yetenekleri artıları sahip olduklarını birer 0 (sıfır) ile belirtirsek ve binlerce sıfırın olduğunu düşünürsek acizliği kabullenmek bu sıfırların başına atacağımız 1 rakamını temsil eder. Bu tarz toplumsal olaylara klavye başında yada sanal ortamda yorum belirtmek kolaydır. Kişi eğer gerçekten bu dünyaya bütüne dair vicdanen sorumlu hissediyorsa işe kendisinin kul haklarını önce kendisine karşı korumakla ve kendi ruhunun bu dünyaya geliş amacını tespit ederek bütüne gerçek hizmetini icra etmekle başlaması daha faydalı olacaktır.

Öfke Yerine Bir Duygu Koymak Gerekmiyor

Didem Elif – Başkalarını yargılamakla ilgili düşüncelerini duyunca bu sene izlediğim ve çok etkilendiğim Baraka filmi aklıma geldi. Yeri gelmişken bu hassas filmi okuyucularımıza tavsiye etmek isterim. Öfkenin yerine hangi duyguları koyabiliriz?

Buket Ebru Söylemez – Film hakkında fikrim yok ancak dış dünyada iyi kötü diye adlandırdığımız her şey içimizden dışarıya yansıyan projeksyonda oynayan bir filmdir. Eğer herhangi bir konu hakkında bilgelik elde edilmek isteniyorsa bu projeksyonda oynayan filmin bizim hangi konularda kendimizi onurlandırmadığımız yada hangi konularda kendimize haksızlık yaptığımız noktalarına bir bir bakılarak evreni ve kendisini okumak yeterli olacaktır. Nitekim bir ağaç gibi çabasız yaşamak için gereken bütün bilgelik bedenimizde mevcut olup soruda kalarak veya doğru niyet ederek ihtiyacımız olan bilgiyi raflardan çekip alırcasına çıkartabiliriz. Öfkenin yerine de bir duygu koymak ise gerekli değildir. Öncelikle o duygumuza sarılmak ve kabul vermek gerekir. Tıpkı hata yaptığında küçük bir çocuğa vermemiz gereken tepki gibi. Bu duygumuza kabul verdikten sonra Zaten kişi daha merkezinde olacaktır. Ayna prensibi pratiği yaptıktan sonra da bu duygudan geriye koşulsuz sevgi yani nötürlük hali gelecektir. Duygularınızdan bedeninizden ayrılarak öfke de bir duygudur diğer tüm duygular gibi yerinde kullanıldıkça faydalı olabilir.

Didem Elif – Nasıl bir bakış açısı gerekiyor bizim elimizde olmayan vahşet olaylarına karşı bu duygu yönetimini başarmak için?
Buket Ebru Söylemez – Evren de üç iş vardır;

1- Benim işim,

2- Senin işin

3- Allahın işi.

Bu 3 işten sadece bir tanesi benim işimdir. Diğer işlere bakmak hep enerji kaybına sebep verir, ve sürekli o kaybolan enerjiyi başka başka bağımlılıklarla doldurmaya çalışır insan en akabinde… En sağlıklı bakış açısı, naçizane, olayın neye aynalık ettiğini bulup kendimizdeki tetiklediği duyuyu tespit edip o duyguya kabul vermek daha sağlıklı olur.

Ruhumuzun Amacını Gerçekleştirmek

Didem Elif – Peki duyarlı bir vatandaş olarak oturduğumuz yerden söylenmek yerine daha etkili olacak yapabileceğimiz bir şey var mı? Yoksa sadece duyguyu kabullenip oturup izlemeli miyiz?

Buket Ebru Söylemez – Duyarlı bir vatandaş olmak, önce içinde olduğun bedene, sana fikir veren zihnine, sevgiyi hisseden kalbine, saç teline, ten rengine, istek ve arzuarına duyarlı olmaktan geçer. Zira bu dünyaya gelme amacı, hayali olan işi bulan kişi, titreşim seviyesi yükseldikçe kendiiyle beraber en az 750 kişinin enerjisini dengeliyor.

Eğer çok duyarlı vatandaş olunacaksa, bunun en yegane yolu, vatanı olan içinde bulunduğu bedene saygılı ve duyarlı olmaktan geçiyor.

Zira dış dünyayı tek tek değiştirmek dönüştürmek tamamen kişilerin onaylanma ve değer görme ihtiyacından kaynaklıdır. Çünkü varlık hissini içine almıyordur. Çünkü ona kendini var hissettiren bir yaşam amacından bihaberdir. Elmalar elma, armutlar armut vermekle uğraşır, hiç biri niye armut değilim ya da neden armut gibi değilim gibi geçirmez içinden. Herkes ol desin, ve ne ise yaşam amacı o olsun… Şuraya bağlayabilirim ki, beden doğumu ve ruh doğumu bağımsız süreçler olup, bu tarz toplumsal veya bireysel, elimizin yetişmediği, gücümüzün yetmediği olaylara takılmaksızın, kendimizin birin ve bütünün hayrına olan işini bulup, tek tek kendi içimizdeki çocuğun, yani ruhumuzun amacını gerçekleştirmek…

Ruh doğumu bu anlama gelmektedir. Ve ben hukuki olarak insanları haklarına kavuşturma hizmetinden daha da üst bir amaca yöneldim ki, o da şudur, insanları kendi doğalarına kavuşturmak. Doğasına aykırı davranan her insan, daha çoook fazla elinin yetişmeyeceği, gücünün yetmeyeceği işlere tetiklenmeye devam eder.

Oluyorsa Sebebi Var

Herşey bütün hizmet eder… Olanın vardır bir sebebi. Çünkü her şey ve herkes tam ve olması gerektiği gibi mükemmel…

Didem Elif – Son olarak bu konuyla ilgili eklemek istediğin bir şey var mı?

Buket Ebru Söylemez – Avukat olarak başladığım meslek hayatıma , insanların yasal haklarında iyileştirme yapmanın da ötesinde çok daha keyifle çekildiğim bir alan oldu ki, o da spiritüellik..
Bilgiyi kitaplarda okullarda diplomalarda aramaktan,
Etrafında ki herşeyi ve tabi ki önce kendi ruhsal benliğinin mesajlarını okuyarak bedenimde ki bilgelikleri aktif etmeye uzanan bir yolculuk.
Yola çıkmadım.
Yolu yürümüyorum.
Sadece yol oluyorum.
Yolun kendisi benim.
Eğer bir şeyler dönüşsün istiyorsak,
Herşeyin nasıl da aslında bizim kendimize, kendi içimize dönmemiz ve orada sığlarda kalmış küçük yaralı ruhlu çocuğun çığlıklarına kulak vermemiz için hizmet ettiğini algıladığımız gün, simya başlayacaktır.
Ben de kendi içsel yolculuğumun 1. Senesinde inanılmaz simyaya uğradım.
Ve şimdi kişileri, kendileri dışındaki kişilere karşı yasal olarak koruma işinden, önce kendine karşı olan doğal haklarını korumaya almaya karar verdim.
Bir nevi ruh avukatı, savunucusu, ya da ruh ebesi gibi tabirler uygun gibi duruyor burdan bakınca…

Kendin İçin En Sevgi Dolu Aksiyonu Bul

Şimdi bu yolda hedefim,
Öncelikle kendi evrensel ihtiyaçlarımı asgari surette giderdikten ve hayata köklerimi sağlam bir şekilde salmaya başladıktan sonra
– Kimsesiz Çocuk Yurtları
– Kadın sığınma evleri
Ve en nihayetinde cezaevlerinde ki insanlara ulaşmak , ve onların içinde ki çocuklara koşulsuz sevgiyi hediye ederek, hayata köklenmelerine katkı olmak.
Ve hayvanlar,
Onlar hep hayatımın bir köşesinde vardı.
Çankırı’da Sakaeli köyünde 2-3 yaşında bir anım var, annem elime bir tabak bulgur vermiş ve bahçeye çıkmışım. Çıtım bile çıkmayınca koşarak bahçeye çıkan annem ne görsün;
köyün en devasa ve korkutucu köpeğini almışım karşıma, bir kaşık kendime bir kaşık ona yediriyorum…
Hala da hayvanlara ve artık bu yazıyı yazdığım PC’den bize aracılık eden telekominikasyon ağına, içtiğim suya, bastığım toprağa, giydiğim kıyafete, yoluma taş koyana, yol açana, kendime, sahip olduklarıma olamadıklarıma, nefretime sevgime kaygılarıma korkularıma çocuksu enerjime, saçmalayan yanlarıma, herkese ve her şeye koşulsuz sevgi ile bağlandım. Bana göre onların hepsi canlı. Ve her şey bütüne yani bize hizmet eder. Ve bu hizmet doğrultusunda her şey bir teşekkürü hak eder..
Yaşadığın her şey senin gerçekliğin ise, ve memnun değil isen, gönlünce gerçekliğini değiştirebilirsin…
Çünkü evren nötrdür…
Kural yoktur, değer yoktur,
Her şey bizim neye inandığımız ile alakalıdır.

Anda kal

Kendin için en sevgi dolu aksiyonu bul,
Ve tek gerçeğin bu olduğunu bil.
İşte benim hayallerime ulaşma formülüm

Her kimsen ve nereden bu yazıyı okuyor isen ,
Bu yazdıklarımın ruhuna dokunması için neler mümkün?
Buluştuk Çünkü,
Bir sebebi vardı
Na maste…
Bir Buket Ebru

Didem Elif – Bir Buket Ebru’ya teşekkür ediyorum. Bir başka Likya Sohbetleri‘nde buluşmak üzere…

Likya Sohbetleri

Müge Çevik: “Mutluluk Benim İşim”

14 Haziran 2018

Müge Çevik

Didem Elif – Kaş’a yerleşme kararını vermeden çok kısa bir süre önce senin kurduğun ve yönettiğin Mutluluk Kulübü’ne katılmıştım. Aslında kafamda kararı vermiştim ama bu kararı kalbe indirdiğim konusunda emin olmam için sınırlarımı oldukça zorladığını hatırlıyorum. İçinden geçtiğim deneyime baktığımda bu bir nevi kim olduğuma ve ne istediğime dair bana en büyük aynaları tutmaktı ve şu an fark ediyorum ki böyle büyük bir karar verirken o an ihtiyacım olan en önemli şey de buydu. Seni tanıdığımdan beri, mutluluk öğrenilebilir bir şey diyorsun ve mutluluğu insanlara anlatmak için kafa yoruyorsun. Mutluluk benim işim diye çıktın yola. Şapka Danışmanlığı kurduktan bir süre sonra Mutluluk Kulübü adında bir kitap yazdın ve geçtiğimiz yılbaşında da Mutluluk Defteri çıkarttın. Nazım Hikmet’in ünlü ressam Abidin Dino’ya sorduğu meşhur sorudan başlamak istiyorum. Mutluluğun resmini yapabilir misin? Kısaca mutluluk elle tutulur gözle görülebilir bir şey mi?

Müge Çevik – Mutluluk, yaşayana göre değişen bir tanıma sahip olmakla birlikte, yaşamın içinde başımıza ne gelirse gelsin iyi olmayı öğrenme yolculuğu. Yolculuğu nasıl tanımlarsan öyle. Tek bir tanımı yok, sadece bedende ve anda karşılığını bulan haz ve coşkudan ayırmak gerek mutluluğu. Mutluluk bilinç seviyesi ile ilgili ve bu nedenle öğrenilebilir bir şey. Kişi gelişince gelişen, kendiliğinden ortaya çıkmayan çaba gerektiren bir yolculuk.

Mutluluk Sorumluluk Gerektiriyor

Didem Elif – Seninle yaptığım çalışmalardan anladığım kadarıyla mutluluk her ne kadar çocuksu bir duygu olsa da hiç de çocuk oyunu değil hatta oldukça sorumluluk isteyen bir yetişkin işi. Bu konuda ne söylemek istersin?

Müge Çevik – Haklısın tam da öyle. Çocuksu olan neşe belki veya coşku. Ama benim kullandığım anlamda mutluluk sorumluluk gerektiriyor. Bu da yetişkin olmayı. Fark ettiğin bir sorun veya durumu değiştirmek için mutlaka eylem gerek ve eyleminin sonuçlarına katlanabilmek. İşte bu nokta hayattaki seçimleri fark etme ve sorumluluk alma noktası. Yani yetişkin bilinç düzeyinde değilsen pek çok şey yaşayabilirsin ve iyi de gelebilir ama hiçbiri mutluluk olmayacaktır.

Didem Elif – Dolayısıyla Mutluluk Kulübü’ne katılan insanlara pek de neşeli bir şeyler vadetmiyorsun aslında ama kendi olması yolunda cesaretle adım atmak isteyen kişinin ciddi bir şekilde elinden tutuyorsun. Yanılıyor muyum?

Müge Çevik – Elinden tutmak ebeveynlik anlamında değil de yol arkadaşlığı anlamında ise evet. Bu yolculukta arkadaşlık yapıyorum. Gözü, kulağı, aynası, ışığı, nasıl bilgi toplamaya alışkınsa o, veya hiç de bilmediği yeni bir enstrüman… Fark etme ile başlıyor bu yolculuk ve bitmeyen bir farkındalık silsilesi. Her ne kadar kendi kendimize çalışma konusunda iyi de olsak hepimiz kendimize körüz. Bu nedenle de bir başkasına mutlaka ihtiyaç duyuyoruz. Mutluluk Kulübü de insanların birbirinden öğrenme yeri, kendinde görüp anlayamadığını başkasında görüp anlayabilme yeri.

Mucize Kurtarıcı Beklentisi

Didem Elif – Tam da bu noktada koçluk hakkında konuşalım istiyorum biraz. Üniversiteye girmeyi düşündüğüm yıllarda en popüler meslek İşletme’ydi. Şimdi ise koçluk en gözde meslek haline geldi. Herkes yaşam koçu olmak istiyor.

Günümüzde insanlar çok büyük savrulmalar yaşıyor, bir yol gösterene ciddi ihtiyaç duyuluyor mutlaka ama bir taraftan da bu alana herkes el attı gibi kime güveneceğini kimle çalışacağını pek bilemiyor insan. Kişi kiminle çalışacağına karar vermeden önce neyi gözetmeli?

Müge Çevik – Yarama bastın 😉 her satıcının bir alıcısı var tabii ki, koçlukta da öyle. Kişi neye hazırsa öyle bir koç veya mentör, yol gösteren denk geliyor karşısına. Sorumluluk almak dedik ya, bizim toplumumuz daha çok muska, mucize kurtarıcı beklentisinde. Çok az insanla kendinle yüzleşmek, yaşamının sorumluluğunu almak istiyor. Bu çerçevede de verilen hizmet de genelde ona göre oluyor. Benim bir konuda güvenmek için seçeceğim uzman için kriterlerim çok basit, anlattığı ile yaptığı uyumlu mu diye bakıyorum, bir de bu teknik veya bilgi ile kendi hayatında neyi başarmış ona bakıyorum. Bunlar yoksa da o kişi ile nereden diploması, nereden ne eğitimi olursa olsun çalışmıyorum. Özellikle bu alanlar, maddi konular ile öğretilerin kesiştiği alanlar, bu nedenle de daha da dikkatli olmak gerekiyor. Kişi sadece parasını değil, umudunu ve emeğini de hiç fark etmeden tüketebiliyor.

Kendine Samimi Ol

Didem Elif – Düzenli Mutluluk Kulübü toplantıları yapıyorsun. Katılımcıyı bu toplantılarda ne bekliyor?

Müge Çevik – Gelmeden, çalışmadan ben de bilmiyorum ki, ne çıkacak, kimin yolunda ne olacak… O nedenle benim tek tavsiyem var herkese, samimi olun! Başka da sırrı yok bu işin. Kimse bilmese sen bileceksin, herkes inansa sen içine aksini sindiremeyeceksin, o halde kendine samimi ol. İçindekine göre bir hayat kurgula kendine. Mutluluk dışardakine göre kurgulanmaz ya da öyle olunca mutluluk gelmez. Mutluluk Kulübü de bu samimiyetle başlar ve ilerler bilirsin. Başka da önerim yoktur benim kimseye. Şöyle samimi ol da denmez ki, herkes kendi bilir zaten.

Didem Elif – Kulüplere üye olmanın şartları olur genelde. Mutluluk Kulübü’ne üye olmak yani toplantılara katılmak için ne yapmak gerekiyor?

Müge Çevik – Mutluluk Kulübü olarak 15 günde bir Çarşamba akşamları toplanıyoruz. Toplantılarımız herkese açık. Bazen de spesifik bir konu belirleyip, önceden duyuruyoruz… Katılacaklar haber veriyor. Hepsi bu…

Mutluluk Benim İşim

Didem Elif – İlişkisi Var adlı bir kitabın daha var. Ben okudum gerçi biliyorum ama ilgilenenler için değinelim istiyorum. Bu kitabının da mutlulukla bir ilişkisi var mı?

Müge Çevik – 2. Kitabın adı aslında Mutlulukla İlişkisi Var, ve hayatta başımıza gelen her şeyin her şeyle ilişkisini anlatıyor. Kurduğumuz her ilişki öğrenilmiş ve öğrenilebilir. Kendimizle, duygumuzla, zihnimizle ve hatta para, zaman, Tanrı ile… ve bütün ilişkiler yumağı hayat. Bu yumak ne kadar doyurucu ve tatmin edici olursa kişinin iyilik hali o kadar artıyor, bu yumak ne kadar eksik, karışık veya kaos halinde olursa kişi o kadar eksik, mutsuz kalıyor. Bu ilişkiler içinde neyi, nasıl yaparsam mutlu olurum kitabı.

Didem Elif – Seni sosyal medyadan takip edenler bilirler, kelimelerle aran çok iyi. Kalbinden ve zihninden geçeni de asla kimseden esirgemezsin. Karınca gibi çalışkansın ve işini çok seven birisin. Dolayısıyla şu sıralar yeni bir kitap yazıyor musun diye merak ediyorum.

Müge Çevik – Teşekkürler canım. Şu sıra birkaç şey birden yazıyorum. Aslında ikisi büyük sürpriz, ama defterler seri olacak yani devamı gelecek diyebilirim. Ekim gibi bol bol raflarda olacağım umarım.

Uzman Bir Ekibiz

Didem Elif – Son olarak mutluluk dışında başka nelere şapka çıkartıyorsun? Yani kurduğun ve sahibi olduğun Şapka Danışmanlığın altında kimlerle çalışıyorsun ve kurum olarak verdiğiniz diğer hizmetlerden bize biraz bahseder misin?

Müge Çevik – Şapka’da biz işini tutku ve aşkla yapan, uzman bir ekibiz biliyorsun. Merkezimizde insan ve gelişim var. Gelişim ortağınızız diyoruz ve gelişim vaad ediyoruz. Bunun için de uzun soluklu ve bireylerin yaşam kalitesini arttırmaya yönelik, kurumların da gelişim planlarını gerçekleştirmelerine yönelik hizmet veriyoruz.

Didem Elif

Likya Sohbetleri

Orçun Sakarya: “Tango Karşılıklı Enerji Alışverişidir”

7 Haziran 2018

Didem Elif: Ben tango hiç yapmadım pek dans etmeyi tercih eden biri de sayılmam. Yine de dans ettiğim zamanları düşününce beni mutlu ettiğini hatta mevcut enerjimi yükselttiğini söyleyebilirim. Tangoya geleceğiz ama öncelikle genel anlamda dansın bizim üzerimizdeki etkisiyle başlamak istiyorum. Dans etmenin az önce bahsettiğim gibi bize iyi gelmesi gibi kanıtlanmış bir faydası var mı?

Orçun Sakarya: Tango duyguların yansımasından oluşan bir dans türüdür ve tabii ki hangi türü olursa olsun, dans etmenin bize pek çok faydası bulunmaktadır. Bizi mental olarak rahatlatan dans, daha başlar başlamaz yüzümüzde gülümsemenin belirmesine yardımcı olur. Pek çok spor dalı vardır, fakat çok azında başlar başlamaz gülmeye ve eğlenmeye başlarsınız, dikkat ettiniz mi hiç? Öncelikle Endorfin hormonunun salgılanmasını sağlar ve böylece daha mutlu bir insan oluruz. Dans etmek vücudumuzla ilgili farkındalık yarattığı için daha düzgün bir duruşa sahip oluruz, buna bağlı olarak vücudumuz esneklik ve canlılık kazanır. Bu da insanın kendine olan güven duygusunu geliştirir ve özgüvenini arttırır. Sağlık yönünden bakarsak; güçlü bir kalp ve akciğere sahip olmamıza yardımcı olur. Beynimizin farklı bir şekilde çalışmasını sağlar. Hemen hemen vücudumuzdaki tüm kasların aktif olarak çalışmasını sağlar. Daha fazla kalori harcamamıza yardımcı olur. Kemikleri kuvvetlendirir, koordinasyonu geliştirir ve sinir sistemimizin daha iyi çalışmasına yardımcı olur. Ayrıca sosyal hayatla da çok ilgisi vardır. En başta utangaçlığımızın ve çekingenliğimizin üstesinden gelmemize yardımcı olur. Yeni arkadaşlıklar, yeni çevreler edinmemize katkı sağlar. Yani sözün kısası sosyalleşme sağlar. Bütün bu faydalarından yararlanmak istiyorsanız eğer haftada 2 ya da 3 gün mutlaka dans etmelisiniz.

Tango Karşılıklı Enerji Alışverişidir

Didem Elif: Tango çift olarak yapılan bir dans türü. İyi bir tango dansı izlediğimizde kadın ve erkek bedeninin muhteşem uyumunu gözlemliyoruz. Hatta yıllar önce bir arkadaşımın evinde gördüğüm tango yapan bir çiftin fotoğrafından dışa yansıyan tutku ve aşk duygusunu hala bugün bile hatırlıyorum. Günümüzde kadın-erkek uyumunun bu kadar zor olduğu bir dünyada tangodaki uyumdan ilişkiler adına bir yaşam dersi çıkarabilmemiz mümkün mü? Mümkünse nedir bu?

Orçun Sakarya: Bu sorunuzu cevaplamak için öncelikle Tango’nun ne olduğundan bahsetmek isterim. Orijinal tango, doğduğu toprakların adıyla, “Arjantin tangosu” olarak anılan bir dans ve müzik türüdür. Tangonun dramatik duygusu, dans sırasında çok zengin doğaçlama fırsatları yaratması, dansın özünde aşk ve melankoli tutkusunun yatmasından ileri gelmektedir. Karşılıklı enerji alışverişidir. Etkiye tepkidir. Kadın erkeği takip eder ve asla tahmin ederek hareket edemez. Dediğim gibi doğaçlama yapılır, bu yüzden de iki kişinin birbiriyle uyumu çok önemlidir. Eğer kadın kafasına estiği gibi hareket etmeye kalkarsa o tango değil, adı konamayan başka bir şey olur hatta tehlike arz eder. Hiç tanımadığınız biriyle öyle bir uyum yakalarsınız ki keyfinize diyecek olmaz. İlişkiler de böyledir. Karşınızdakini dinler, ne demek istediğini anlar ve en olumlu tepkiyi verirseniz ona, uyumu yakalarsınız.

Dansa Davet

Didem Elif: Tangonun tarihine baktığımızda aslında toplumun bayağı bir alt tabakasında doğan bir dans türü olduğunu görüyoruz. Bugün ise çift olanlardan ziyade belli bir yaşam kalitesinde olan insanlar tercih ediyor. Hatta tangonun insanlara bir yaşam stili sağladığı vurgulanıyor. Sizce nasıl bir yaşam stili bu?

Orçun Sakarya: Tango bir zamanların ayıplanan ve hor görülen dansı iken artık günümüzde ışıltılı dans salonlarında uygulanan, nezih bir eğlence halini aldı. Hatta kendi içinde zamanla daha da yumuşayarak, Salon Tangosu halini aldı. Sosyalleşmek adına bu ortama giren pek çok insan var ama sabır edip dans etmeyi devam ettirebilenler gerçekten tangoyu yaşamlarına katabilenlerdir. Dans etmeyi yaşam tarzı haline getirebilenlerdir. Amaçları sadece dans etmek, müziği dinlemek ve hatta dans edenleri seyretmektir. Yukarıda da dediğim gibi nezih ve eğlenceli bir yaşam stili. Tango yapmak isteyenler “Milonga” olarak bilinen Tango dans gecelerine katılırlar. Birçok büyük şehirde haftalık ya da aylık olarak düzenlenen milongalara ev sahipliği yapan mekanlar vardır. Milonga genellikle 4-5 saat süren sosyal bir etkinliktir. Canlı müzik ya da DJ eşliğinde gerçekleşir. 4 parçada bir cortina adı verilen kısa müzikli aralar verilir. Bu aranın amacı da dans pistinin boşaltılması ve partner değişikliklerinin gerçekleştirilmesidir. Tabii ki Milonga gecelerinde bazı kurallar vardır. Bunlardan bir tanesi dansa davetin göz kontağı ile olması ve erkeğin başını eğerek pisti işaret etmesi; kadının ise eğer dans davetini kabul ediyorsa gülümsemesi ya da başını evet anlamında öne eğmesi, kabul etmiyorsa da göz temasını görmezlikten gelerek kafasını başka bir tarafa çevirmesidir.

Didem Elif: Tango dersine başlamak ya da Milonga gecelerine katılmak için illa çift olmak gerekiyor mu?

Orçun Sakarya: Milonga gecelerinden yukarıda bahsettim, çünkü bu sorunun geleceğini biliyordum. 😉Tangoya başlamak ya da yapmak için illa çift olmak gerekmiyor. Hatta tek olun daha iyi. Çift başlayanlar bir süre sonra birbirine karışmaya başlıyor ve kendi kendilerini sabote ediyorlar. Tabii ki herkes için geçerli değil ama sordunuz diye açıklıyorum. Tek olmanın ise hiçbir dezavantajı yok. Biz zaten derslerimizde kadın erkek sayısını eşit tutuyoruz. Hem kadın hem erkek asistanlarımız var. Derslerimizde katılımcı sayısına göre herkesi partner yapıyoruz. Milonga gecelerine katılmak için de çift olmanız gerekmiyor. Gerçekten bu ortamlarda bulunan insanlar birbirlerine karşı oldukça saygılı ve naziktirler, tek bir bayan rahatlıkla milongalara gidip dans edebilir. Kimse bunu yadırgamaz.

Assos Tango Kampı

Didem Elif: Yaz artık iyice kendini hissettirmeye başladı. Sekiz yıl önce başladığınız ve her yaz Assos’ta organize ettiğiniz bir tango kampınız var. Bu kamptan bize bahsedebilir misiniz biraz? Hangi tarihlerde gerçekleşiyor ve kampın içeriği nedir?

Orçun Sakarya: Bu yıl sekizincisini düzenleyeceğimiz Assos Tango Kamp, 28 Haziran-1 Temmuz 2018 tarihleri arasında Assos Kadırga Otel’de tango tutkunlarının katılımıyla gerçekleşecek. 8 yıldır tüm organizasyonu bana ait olan tango kampımızda program bu yıl çok zengin. Kamp süresince workshoplar, değerli eğitmenler; Tanju Yıldırım-Büşra Yıldırım, Aydoğan Arkış-Leda Aslanbaş, Orçun Sakarya-Ezgi Er, Hakan Gürel-Ceyda Gürel, Ahmet Gezen-Ilgın Tetikcan, Hakan Ayaklı, Türkan Bulut, Burak Güner-Özlem Özşaylan çiftleri ile yapılacak. Birbirinden farklı yorumlarıyla siz tango tutkunlarına keyifli anlar geçirtecek olan eğitmenler, ayrıca her gece yapacakları gösteriler ile kampa ayrı bir renk katacaklar. Bu yıl bir ilki daha gerçekleştiriyoruz. Çok değerli abim Aytunç Bentürk bizlerle ve kampımıza salsa rüzgarı estirecek. Çok sevdiğim dostum Bahadır Efe de dans ve hareket semineriyle ilk kez kampımızda yerini alacak. Kayıtlarımız bayram öncesine kadar devam ediyor, katılmak isteyenler için son haftadayız. 3 gece 4 gün sürecek olan bu kampta deniz, kum, güneş ve bolca dans sizleri bekliyor. Ayrıca kamp süresince her gece yapılacak olan milongalarda; DJ’ler Ömer Bayraktar, Serpil Topuz, Iliya Chetrokoz özel seçkileriyle bizlere keyifli saatler yaşatacak. Durun daha bitmedi. After Party DJ’imiz bile var. Alp Eren Sarar.

Didem Elif: Bugüne kadar hiç tango yapmamış birine de açık mı bu kamp? Yoksa sadece tango bilenler mi katılabiliyor?

Orçun Sakarya: Kampımız herkese açık. Her seviyeden derslerimiz var. O yüzden de hiç bilmeyen biri de rahatlıkla bu kampa katılabilir. Hatta aramızda hiç Tango bilmediği halde ilk kez bu kampa katılmış olup sonrasında Tangoya başlayan arkadaşlarımız var. Kamp sonrası öğrencim olup dans devam eden hatta showlara çıkan çok değerli öğrencilerim var.

TangoveKırmızı Ekolünü Kurdum

Didem Elif: TANGOveKIRMIZI adında bir ekolünüz var. Biraz bu ekolden ve yaptıklarınızdan bahseder misiniz?

Orçun Sakarya: Ekim 2001’de Eskişehir’de TangoveKırmızı adını koyduğum kendi ekolümü kurdum. TANGOveKIRMIZI ekibiyle birlikte yurt içi ve yurt dışında pek çok dansçı ve eğitmen yetiştirdim. (Türkiye’de; Ankara, Adana, Antalya, Bursa, Bodrum, Çanakkale, Eskişehir, İstanbul, İzmir, İzmit, Kahramanmaraş, Kütahya, Malatya, Mersin, Samsun, Şanlıurfa. Almanya’da; Ansbach, Feuchtwangen, Münih, Nurnberg, Rotenburg. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde; Gazi Magosa, Girne, Lefkoşa) 2002-2005 yılları arasında sahneye hakim olabilme ve müziği en güzel şekilde dansına yansıtabilme adına oyunculuk ve temel müzik kavramları, ritim dersleri aldım. 2005 yılı itibariyle de TANGOveKIRMIZI ekolünün merkezini İstanbul’a taşıdım. Halen İstanbul’da aynı ekolü yeni ekibimle sürdürmekteyim.

Didem Elif – Ben söyleşilerimi Likya Bölgesi olan Kaş’tan gerçekleştiriyorum ama Bursa’lı biri olarak tango ile ilgilenen Bursa’lı okuyucularımız için önerebileceğiniz bir yer var mı? İstanbul’lu okuyucular eğer sizinle bu yola çıkmak isterlerse sizi nerede bulabilirler? Son olarak bunun da bilgisini paylaşırsanız sevinirim.

Orçun Sakarya: Bursa’lı okuyucularınız için önereceğim çok iyi bir merkez var. Adı: Tango Evita Sanat Merkezi, Konak Mah. Yaz Sokak No: 2/A Beşevler’de bulunuyor. Sahibi Türkan Bulut benim çok sevdiğim, değerli bir eğitmendir. 2004 yılından beri her seviyeden sınıfları mevcut ve aynı zamanda eğitmen de yetiştiriyor. Her Cuma akşamı Milongaları var. Bursa’da yaşayıp da ilgi duyan varsa mutlaka gitmesini tavsiye ederim.

Bu yıl üniversitelerdeki eğitmenliğimin dışında Altunizade Danskeyfi’nde Tango eğitmenliğime devam ettim, özel derslerim var. Bana ulaşmak çok kolay. Telefonum 0532 169 80 82. Ayrıca www.orcunsakarya.com adresinden benimle ilgili her türlü bilgiye sahip olabilirler…

Videolar

VIII. Assos Tango Kamp Etkinlik linki
VII. Assos Tango Kamp Videousu (geçen yılki)
BİYOGRAFİ:

Orçun Sakarya, dans hayatına ilkokul yıllarında halk dansları ile başlayıp, serbest stil danslarla devam ettirdi. 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü’nü kazandı. Aynı yıl Arjantin Tango ile tanıştı. Bu yıllar Türkiye’de eşli dansların gelişmeye başladığı yıllardı ve kendisi o dönemin eğitmen kadrosunda yer aldı.

29 Ekim 2001’de Bostancı Gösteri Merkezi’nde Sportif Salon Dansları Derneği (S.S.D.D) organizasyonu ile “Türkiye 1. Dans Yarışması S.S.D.D. Kupası”nda Tango birincisi oldu. Bu başarının ardından, Ekim 2001’de TANGOveKIRMIZI adını koyduğu kendi ekolünü kurdu. 2005 yılı itibariyle TANGOveKIRMIZI ekolünün merkezini İstanbul’a taşıdı.

Akademik anlamda, eğitmenliğinin ilk yıllarında Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde çalıştı. 2002-2005 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde, 2005-2012 yılları arasında Koç Üniversitesi’nde, 2009-2014 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nde, 2010-2014 yılları arasında Bahçeşehir Üniversitesi’nde eğitmen, koreograf ve gösteri topluluğu genel yönetmeni görevlerinde bulundu. 2016-2018yılları arasında Robert Koleji, Sabancı Üniversitesi, Özyeğin Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi’nde eğitmen, koreograf ve gösteri topluluğu genel yönetmeni görevlerinde bulundu.

Bir çok TV programına konuk olarak katıldı, dizilere koreograflık ve oyunculara dans koçluğu yaptı.”Sen Harikasın, Tutar mı Tutar, İnadına Aşk” koreograflık yaptığı dizilerden bazıları. BKM, Cinegraf gibi büyük yapım şirketleri ve Osman Sınav, Mustafa Şevki Doğan, Şenol Sönmez gibi önemli yönetmenler ile çalıştı. “Benimle Dans Eder misin”, “Evlilik Dansı”, “Huysuz’la Dans Eder misin?” ve “Benzemez Kimse Sana”, “Yeni Bir Hayat” yarışmalarında tango koreograflığı ve eğitmenliği görevini üstlendi.

Türkiye Dans Sporları Federasyonu’nun kurulum aşamasında Eğitim Kurulu Üyeliği yaptı. Türkiye Dans Sporları Federasyonu’na bağlı Antrenör ve Hakemlik diplomalarına sahiptir.

Orçun Sakarya 2013 yılında TangoveKırmızı ekolünü, kıymetli hocası Tanju Yıldırım’ın kurucusu olduğu Tanguisimo Dans Artistik bünyesine katarak, 2017 yılına kadar çalışmalarına bu isim altında devam etti. Aynı zamanda Aytunç Bentürk Dans Akademisi’nde Tango Bölümü sorumluluğunu yürüttü ve İzmit Nagi Sanat’ta tango eğitmenliği yaptı. 2018 yılı itibariyle üniversitelerdeki eğitmenliği dışında Altunizade Danskeyfi’nde Tango Eğitmenliği yapmakta ve TANGOveKIRMIZI ekolünü kurduğu yeni ekibiyle devam ettirmektedir. Ayrıca 8 yıldır büyüyerek devam eden Assos Tango Kampı’nın da kurucusu ve organizatörüdür.

Fotoğraf Galerisi

 

Likya Sohbetleri

Puduhepa ve Kız Kardeşleri Kadınların Hayatını Değiştirecek

17 Mayıs 2018

Puduhepa ve Kız Kardeşleri

Didem Elif – Geçtiğimiz günlerde Puduhepa ve Kız Kardeşleri adında bir proje hayata geçirdiniz. Aslında ben Puduhepa’yı ilk gördüğümde sadece bir hikaye kitabı zannettim. İki yaşında bir kızım olduğu için artık ister istemez çocuk kitapları ilgimi çeker oldu. Fakat kitap niyetiyle incelerken projenizin içeriğini, özelliğini, özellikle de bu proje ile niyetinizi öğrendiğim anda çok etkilendim. Puduhepa bizim çok aşina olmadığımız, kulağımıza yabancı gelen bir isim. Oysa üzerinde yaşadığımız topraklara damgasını vurmuş çok güçlü bir kadın. Önce Puduhepa kimdir onunla başlayalım mı?

Renan Tan Tavukçuoğlu – İlginiz ve desteğiniz için çok teşekkürler çünkü Puduhepa ne kadar kısa sürede ne kadar çok kişi tarafından duyulur, benimsenirse o kadar çok kız çocuğunun hayalleri büyüyecek, o kadar çok kadının hayatı değişecek.

Puduhepa ile başlayalım. Puduhepa, 3000 sene önce bizimle aynı topraklara yaşamış, barışı hayal etmiş ve gerçekleştirmiş güçlü bir kadın. İlk barış anlaşması Kadeş’e mührünü basan bir Hitit kraliçesi. İstedik ki, kızlarımız sarı saçlı plastik bebeklerden değil, kendi topraklarından çıkmış kadınların başarı hikayelerinden alsınlar ilhamlarını.

Puduhepa ve Kız Kardeşleri Paketinin İçinde Neler Var?

Didem Elif – Bu barış kraliçesinin adını taşıyan Puduhepa ve Kız Kardeşleri paketinizin içinde tam olarak neler var?

Renan Tan Tavukçuoğlu – Bez bebeğimiz, Arzu Kaprol tasarımlı kıyafeti, alnında 3 adet Swarovski taş, geceliği, hikaye kitabı, kartpostallar, çantası ve biri anneye biri kız çocuğuna olmak üzere iki mektup. Epey keyifli bir kutu yani.

Puduhepa ve Kız Kardeşleri

Puduhepa ve Kız Kardeşleri

Didem Elif – Evet çok keyifli görünüyor. Bu proje ile ifade ettiğiniz bir bakış açınız var. “Bir farkım varsa o da tek bir kişinin bile fark yaratabileceğine olan inancım,” diyorsunuz. Size yürekten katılıyorum. Peki bu proje ile nasıl bir fark yaratmayı amaçlıyorsunuz?

Renan Tan Tavukçuoğlu – Öncelikle kız çocuklarında farkındalık oluşturmak ve güçlerinin farkına varmalarını sağlamayı hedefliyoruz. Güçlü kadınlar, güçlü yarınlar demek. Kız çocuklarımız maalesef erkek çocuklarımız kadar kendine güvenerek büyümüyorlar coğrafyamızda. Amacımız, bunu değiştirmek. Kızların potansiyellerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmak.

Bu Topraklar Çok Güçlü Kadınlar Gördü

Didem Elif – Öyleyse bu daha bir başlangıç anladığım kadarıyla. Devamında Anadolu kadınlarını temsil eden başka bebekler ve güçlü hikayelerle devam edeceksiniz sanıyorum.

Renan Tan Tavukçuoğlu – Evet. Puduhepa ilk bebeğimiz. 3000 yıl önceden başladık. Bu topraklar çok güçlü kadınlar gördü ama hikayeleri yok olup gitti. Amacımız bunları yeniden dolaşıma sokmak. Puduhepa barışı sahipleniyor. Sanatı, bilimi, doğayı sahiplenecek bebeklerimiz olacak. Kurtuluş Savaşı kahramanımız olacak. Ve ‘güzellik’ konusunu çok önemsiyorum ben. Önemli olanın dış güzellik değil, iç donanım olduğu mesajını vermek için de Jülide Ateş’in bebeğini yapacağız önümüzdeki yıl.

Puduhepa ve Kız Kardeşleri

Canan Tan, Ebru Uygun (TOÇEV), Jülide Ateş, Arzu Kaprol, Renan Tan Tavukçuoğlu

Didem Elif – Şahaneymiş. Kitaptaki hikayeyi kim kaleme aldı? Ayrıca kitaptaki çizimler kime ait?

Renan Tan Tavukçuoğlu – İki kitabımız var. Onları ayrı ayrı sitemizden satın alabilirler: www.puduhepavekizkardesleri.com

Çocuk kitabımızı Tuba Şamlı Atilla yazdı ve çizdi. Barışa inanan küçük kraliçeyi hala içinde koruyan büyük prenseslerin, yani annelerin kitabını da Arbil Çelen Yuca yazdı.

Didem Elif – Bu projenin yaratım ve üretim aşamalarında bir çok kadının emeği var. Bu bana çok anlamlı geliyor. El emeği bebekler ne kadar çok üretilirse; onları biçen, diken, dolduran, işleyen kadınlara da bir o kadar istihdam sağlayacaksınız öyle değil mi?

Puduhepa ve Kız Kardeşleri

Çünkü Bizim Hikayelerimiz Var

Renan Tan Tavukçuoğlu – Projenin her aşaması toplumun farklı bir bölümünden kadına dokunuyor. Üretim aşamasında da evden çalışarak üretime katılabilecek kadınları değerlendiriyoruz. İSMEK’ten bebek yapım kursu almış kadınlara istihdam sağlıyoruz. Sloganımız: Çünkü Bizim Hikayelerimiz Var! Bu hikayeler sadece karakterlerimizin hikayeleri değil, emeği geçen her kadının ayrı ayrı hikayelerinin olduğu anlamına geliyor.

Didem Elif – Üstelik projenin gelirini de yine geleceğin kadınları için değerlendireceksiniz. Yani tam bir kız kardeşlik dayanışması söz konusu. Bu anlamda gelirin nereye aktarılacağını okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

Renan Tan Tavukçuoğlu – Projenin her aşamasında olduğu gibi burada da işini en iyi yapanlarla işbirliği kurmak istedik ve Puduhepa’nın gelirinin kız çocuklarının eğitimine destek olarak aktarılası için TOÇEV ile anlaştık.

Puduhepa ve Kız Kardeşleri

Didem Elif – Son olarak Puduhepa ve Kız Kardeşleri kaç yaşındaki kız çocuklarına hitap ediyor. Mesela benim 2 yaşındaki kızım için uygun mu?

Renan Tan Tavukçuoğlu – Biraz daha hikayenin mesajını anlayabilecek, içselleştirebilecekleri yaşları hedefledik. Genç kızlık dönemi, bazı mesajları iletmek için artık çok geç olabiliyor. Bu sebeple amacımız, mesajlara en açık oldukları, hayallerini ve düşünce yapılarını şekillendirmede rol oynayabileceğimiz 5 ile 8 yaş arası. Tabii ki 2 yaşındaki kızınızın da bir Puduhepa’sı olabilir… Siz ona güzel güzel barış masalları anlattıktan sonra neden olmasın.

Didem Elif – Evet bence çok da güzel olur. Bir kadın ve bir anne olarak projeniz benim çok hoşuma gitti. Üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişinden esinlenerek, gelecek nesillerimize sağladığınız katkıdan dolayı; ben kendi adıma teşekkür ederim. Bu keyifli söyleşimizin daha fazla katkı sağlamanıza vesile olmasını dilerim.

Likya Sohbetleri‘nin konuğu Renan Tan Tavukçuoğlu ile söyleşimi noktalarken sizleri Banu Kanıbelli’nin Puduhepa için yaptığı şarkı ile başbaşa bırakıyorum.

Puduhepa ve Kızkardeşleri Fotoğraf Galerisi

Didem Elif

Likya Sohbetleri

Nuri Kaya: “Karanlıkta Bir Çok Konsept İşliyoruz”

13 Nisan 2018
Karanlıkta Yemek


Karanlıkta Yemek

Didem Elif – Sizinle yıllar evvel benim görme engellilerle ilgili yaptığım bir araştırma sırasında tanışmıştık. Sizin vesilenizle, stüdyonuzda görme engelliler için sesli kitap okuması yapmış ve kullandıkları Braille Alfabesini öğrenmiştim.

Önce karanlıkta yemek yemek projenizle başlayalım istiyorum. Şu an bulunduğumuz mekanda karanlıkta yemek hizmeti veriyorsunuz. Ne demek karanlıkta yemek yemek?

Nuri Kaya – İzin verirseniz ben biraz gerisinden, kısa bir giriş yapmak istiyorum. 2002 yılında görme engelliler üzerine düşünmeye başladım. 6 yıllık bir araştırma sürecinin sonunda 2008 yılında Kör Fotoğrafçılar adında bir proje yazdım. Avrupa Kültür Başkenti 2010 ajansına sundum. Biz sizi destekliyoruz demelerine rağmen yaptığımız harcamaların sonunda, çıkar ilişkilerine hayır dediğimiz için, hayır duası sponsorluğunda “Allah razı olsun” denerek uğurlandık.

Bir derneğimiz vardı Galata’da, Kör Fotoğrafçılar Projesi’nin. Sizin de bahsettiğiniz gibi Ses Kayıt Stüdyomuz vardı. Ama gelir kaynağı yoktu. Kör Fotoğrafçılar Projesi’nin bir hedefi de körlük müzesiydi. Bu müzenin ayakta kalabilmesi için de Karanlık İşler Merkezi’nin faaliyette olmasını planlıyorduk.

İşler aksi gidince bu kez biz kendi mekanımız Galata’da Karanlık İşler yapmaya başladık. Aslında ilk olarak Karanlıkta Yemek olarak başlandı ama karanlıkta yemek yapmıyorduk sadece. Tiyatrolar, konserler, sosyal toplantılar, stand-uplar bir çok farklı şeyi karanlıkta yapıyorduk.

2009’da başladık. 2010 ajansına başvuru sonrası yönlendirmeleriyle 2008’de mekanı açtık, ve ajanstan sonuç alamayınca 2009’da Karanlık İşler’e başladık. Şu an 10. yılımızı bitiriyoruz.

Gezi olayları döneminde polis bölgeyi ablukaya aldığı için, insanlar karanlığa girince, çıktıklarında ne olacağını bilemediği için, bölgenin sosyal hareketliliğinden dolayı müşterilerimiz azalmaya başladı ve biz oradan şimdiki yerimiz olan 4. Levent’e geldik. Bizim merkezimizin ismi Karanlık İşler ama internet sitemizin adresi karanliktayemek.com olduğu için, yaptığımız faaliyetler içinde 4 duyunun en yoğun kullanıldığı ve en sosyal yemek olduğu için Karanlıkta Yemek olarak kodlandık. Ancak karanlıkta farklı birçok konsept işliyoruz.

Nuri Kaya ile röportaj yaptığımız günden bir kare


Nuri Kaya ile röportaj yaptığımız günden bir kare

 

Karanlıkta Yemek Yemek

Didem Elif – Peki. Bize konseptinizden biraz bahseder misiniz? Nasıl bir hizmet veriyorsunuz buraya yemek yemeğe gelenlere?

Nuri Kaya – Niye gelsin insanlar karanlıkta yemek yemeğe?

Didem Elif – Evet o da var. Niye gelsinler? Buraya yemek yemeğe gelenler ne ile karşılaşıyorlar onu anlatabilir misiniz? Nasıl bir ortam bekliyor onları?

Nuri Kaya – Çalışanlarımızı yani garsonlarımız ve müzisyenlerimiz görme engelli. Öncelikle belirtmek isterim ki görme engellilerle empatiyi sunmuyoruz misafirlerimize. Çünkü o yanlış bir şey.

Duygu Sömürüsü Değil

Didem Elif – Amaç o değil.

Nuri Kaya – Hiç değil. Çünkü bu duygu sömürüsü olur. İnsanlar daima iyilik vs. gibi konularda kendilerini kolay yoldan tatmin etmeye çalışırlar. Burası buna alet olacak bir merkez değil. Ayrıca görme engellilerin dünyası karanlık değil zaten. Işık algınız varsa karanlık algınız vardır. Eğer ışık algınız yoksa karanlık algınız yoktur. Mesela bu kadar basit.

Biz ne yapıyoruz? Aslında görmek, gören insanı “körleştiriyor”. Bizim sloganımız “Görmek Körleştirir”. Biz gördüğümüz için yeterince tat almıyoruz. Koklamıyoruz, duymuyoruz, dokunmuyoruz. Hayat bilgisini büyük ölçüde görerek alıyoruz. Hemen küçük bir parantez açayım bu düşüncemi destekleyen. Görme engelli bir arkadaşımız, bir bayan arkadaşımızla daha önce sadece bir kez karşılaşmıştı. Bir gün bu bayan arkadaşımızla bir aradayken görme engelli arkadaşımız geldi. Bayan arkadaşımıza dönüp “Sen bugün iyi görünmüyorsun,” dedi. Arkadaşımız da “yo iyiyim,” dedi. Tekrar “Görüntün bana iyi gelmedi,” dedi. Arkadaşımızın birdenbire ses tonu değişti, ağlamaklı oldu, bir şey yaşamış evde. Yüzünü yıkayıp, makyajını yapıp çıkıyor, bunu örtüyor, ben hiç fark etmedim. Yaşadığı sıkıntıyı hiç fark etmedim.

Karanlıkta Yemek | Salona Giriş


Karanlıkta Yemek | Salona Giriş

 

Körleşmişiz Artık

Didem Elif – Görme engelli arkadaşınız fark etti.

Nuri Kaya – Evet o fark etti. Niye çünkü ben körleşmişim artık. Yüzünde makyajıyla her zamanki kişiydi o benim için. Ama görmeyen kişiye o makyaj bir şey ifade etmediği için, o sesindeki kırılganlığı fark edebildi. Ben de dikkat etsem fark edebileceğim. Biz daima görme ağırlıklı algıladığımız için diğer duyularımızdan gelen bilgileri dinlemiyoruz. Duymuyoruz, koklamıyoruz, dokunmuyoruz.

Didem Elif – Ya da önyargılı oluyoruz.

Nuri Kaya – Önyargı zaten başlı başına önemli bir konu. Görmek çok önyargılı kılıyor. Papyon taksam başka türlü konuşuyorsunuz benimle, spor kıyafet giyiyorsam başka. O yüzden biz karanlıkta yaptığımız faaliyetlerde genellikle bu önyargıyı kırmakla alakalı işler yapıyoruz. Yemek konusuna gelirsek, diğer faaliyetlerden ayıran özelliği, dört duyunuzu en yoğun kullandığınız programdır. Diğer programlarda bir duyu daha baskındır niteliğine göre ve diğer programlar sosyal değildir.

Hayal Kuruyorsunuz

Didem Elif – O zaman hangi programları yapıyorsunuz? Ona değinelim hazır bahsetmişken.

Nuri Kaya – Biz zifiri karanlıkta yemek, konser, tiyatro, sosyal toplantılar, tarihi toplantılar, sosyal meseleler, toplu sünnet hariç her şeyi karanlıkta yapıyoruz. Aslında sünnet karanlığa çok uygun çünkü çocukta travma oluşmaz. Bizde o doktor travması, herkesin size bakıyor olması, bacaklarınızın ayrık olması bir travmadır. Karanlıkta tekli sünnette böyle bir travma olmaz. O yüzden -mizahi de olsa- toplu sünnet hariç diyorum çünkü toplu sünnet yapmak karanlıkta biraz riskli.

Birçok şeyi karanlıkta yapıyoruz ama diğer programlarda az önce değindiğim gibi sosyallik yok. Konsere gelirseniz, randevusuz direk geliyorsunuz. Kimseyle konuşmadan bir konser dinliyorsunuz. Tüm programlardaki proses, telefon/çakmak/saat gibi yanıcı ve ışık saçıcı eşyaları vestiyere bırakmak zorunludur.

Yemek dışındaki programlarda katılımcıların sessiz olması esas. Ancak yemek öyle değil. Yemeğe geldiğiniz andan itibaren önce garsonunuzla tanışıyorsunuz. Zihninizde bir fiziği oluşuyor çok merak ediyorsunuz garsonunuzun kim olduğunu. Bazen çıkışta kapıda bekliyorlar garsonu görmek için halbuki ekibimizi önce çıkartmıyoruz. Görülmesinler diye. Buraya yemek yemeğe gelen kişiler sadece beni görüyorlar.

Buradaki temel hareket noktamız ön yargımızın oluşmaması. Çalışanlarımızla da ilişkin hayal ediyorsunuz. Şey gibi bir roman okuyunca beğeniyorsunuz. Filmini izleyince yönetmen çekememiş diyorsunuz. Aslında yönetmende sorun yok. Sorun sizde. Hiçbir yönetmen sizin zihninizde yarattığınızı veremez. Dolayısıyla biz karanlıkta insanlara bir şey hayal ettiriyoruz ve o hayalle yolcu ediyoruz. Gelmeden önce rezervasyon yapıyorsunuz. Tüm detaylar size maille yollanıyor.

Didem Elif – Ağırlıklı olarak müşteri kitleniz kimler?

Nuri Kaya – Kadınlar daha çok ilgileniyor. Hem kadın, hem erkek var. Erkekler büyük ölçüde eş durumundan geliyorlar diyebilirim. Kadınlar bu konuda daha açıklar. Şimdi size bir kayıt dinleteceğim (Bu sırada Nuri bey bilgisayardan bir ses kaydı açıyor).

Kayıttaki kadın sesi: Eşime “karanlıkta yemek yesek,” dedim. “Evde ışıkları kapatıp yesek olmaz mı?” dedi. Olur mu hiç ya, aynı şey mi?

Yemeği Karanlıkta Yesek

Nuri Kaya – Galata’daki yerimizde ofisteyken tam da buna benzer bir olay yaşadım. Kadın yerimizi fark edip; “A bak demek burasıymış. Hadi zile basalım yemek yiyelim,” dedi, eşi de “Ne diye para bayılacağız buraya şimdi, eve gidip ışıkları söndürüp yesek olmaz mı?” diye cevap verdi. (Gülüyoruz)

Erkekler de son dönemde ilgi göstermeye başladı. Mesela sosyal medyada erkeklerin ilgisi daha yoğun. Sosyal medyadaki müşteri profilimize baktığımızda bunu görüyoruz. Ama buraya gelenler kadın ağırlıklı. Genellikle kadınlar rezervasyon yaptırıyor.

Bu arada rezervasyon yaptırdığınızda herhangi bir yiyeceğe alerjiniz varsa bunu bize söylemeniz gerek ki o gece onu size servis etmeyelim. Örneğin maydanoz sevmeyebilirsiniz ya da vejetaryansınızdır vegan bir menü isteyebilirsiniz. Diyabetik bir menü isteyebilirsiniz. Buna uygun servis yapıyoruz ancak yemek seçemiyorsunuz.

Tabaktaki yemeğin ne olduğunu bilmiyorsunuz. Buradaki ana fikir şu; tabaktaki yemeğin ne olduğunu bilmeyince algılarınız açılıyor. Dolayısıyla daha iyi tat alıyorsunuz. Kokusunu, aromasını daha iyi fark ediyorsunuz. Geldiğinizde eşyalarınızı vestiyere bırakıyorsunuz. Tuvalet v.s. ihtiyacınızı giderdikten sonra, bekleme odasında bir süre bekletiyoruz. Herkes yoğun bir merak içinde. Bazen arkadaşlarına sürpriz yapıp getiriyorlar buraya. Onlar çok daha heyecana kapılıyorlar ne olacak diye?

Küçük bir not.

Yaşadığımız bir tecrübe. Çok kontrollü insanlar karanlıkta daha gergin olabiliyorlar. Çünkü kontrolü kaybetme hissiyatı geriyor onları. Halbuki kendinizi bıraksanız, duyularınızdan gelen bilgileri dinleyerek, oda bu tarafa doğru gidiyor, tavan yüksek galiba gibi duyularınızı dinleyerek mekanı yine algılayabilirsiniz görmeseniz de.

Gruplar halinde zifiri karanlık olan içeriye alıyoruz. Partnerinizle yan yana oturtuyoruz. Tüm misafirlerimiz oturduktan sonra şey oluyor (sanki gereksiz gibi) bir şekilde masada neler olduğunu öğreniyorsunuz. Her şeyi de şimdi anlatmayayım. Ama şunu söyleyebilirim. Gözleriniz parmak uçlarınız oluyor artık. Parmak ucunuzla her şeyi keşfediyorsunuz. Mesela sınırlarınızı keşfediyorsunuz. Burdan burası benim. Orada ne var, burada ne var? Dolayısıyla resim zihninizde oturuyor.

On dakika içinde müziğin başlamasıyla beraber, duygularınız dönüşüyor, müthiş keyif almaya başlıyorsunuz, yemek yiyorsunuz, sırasıyla başlangıç, ara sıcak, ana yemek, tatlı, türk kahvesi, limitsiz şarap ya da alkolsüz içecek ve akustik canlı müzik var. Müziği mikrofonsuz yapıyoruz. Niye? Çünkü mikrofonlu yapsak, sabit bir yerden hoparlörden ses gelecek, o zaman niye karanlıkta canlı müzik dinletelim ki, Cd’den müzik koyalım gitsin. Halbuki öyle değil.

Yine size bir kayıt dinletmek istiyorum (Nuri bey bilgisayardan görüntülü bir kayıt açıyor, orta yaş üzeri diyebileceğimiz bir kadın beliriyor).

Karanlıkta Yemek | Bekleme Salonu


Karanlıkta Yemek | Bekleme Salonu

 

Kendi İçinizle Buluşuyorsunuz

Kayıttaki kadın: Kendi içinizle buluşuyorsunuz. En azından yemek yerken, birçok değerlerimizin varlığını hissettim. Dokunma duyumuzu, diğer duyularımızı da çok güzel kullanabildiğimizi. Örneğin yön kavramını sizinle algıladım. Ben bu yaşta çok güzel duygular yaşadım.

Nuri Kaya – Yön kavramını sizinle keşfettim ne demek biliyor musunuz? Hanımefendinin eşinin damadının insülin iğnesi vurulması gerekiyordu, bu üçlü grubu kapıya yakın bir yere oturttum dolayısıyla. Aslında çok da tercih etmediğimiz bir yere oturttuk. Hanımefendi piste sırtı dönük kaldı. Özellikle bu durumda, insanlar içeriye girdiklerinde hemen yemeğe başlatmayız, önce bir akapella, enstrümansız çıplak sesle bir müzik yapılır. O gece “Gidiyorum, Gündüz Gece” söylemişti sanatçımız yanlış anımsamıyorsam.

Dedim ki odanın bir köşesinden başla, sonra gelip hanımefendinin önünden arkasına dön. Çünkü ilk başlangıçta herkes içeriye girdiğinde algıları çok açık. Herkes bir şey olmasını bekliyor. Normalde yemeğe başlasak, artık hiçbir zaman yüksek bir algıları olmayacak. Çünkü yemeğe odaklanmış olacaklar. Mod değişecek ama ilk başta algılar son derece açık. En ufak bir koku, ses olsa hemen ordan bir şey kurguluyorsunuz kafanızda. Müzisyen öyle dolaşarak hanımefendinin yanına geldi, ki sizinle yön kavramını öğrendim dediği aslında budur. Bunu özellikle kurguladığımızı bilmiyor tabi. Biz karanlıkta kişisel tecrübeler sunuyoruz insanlara.

Akustik canlı müzik var, yemek yiyorsunuz, dans ediyorsunuz. Programın bir bölümünde eğer yalnız geldiyseniz; grup geliyorlar genelde ama grupta yalnız kaldıysanız hanım olarak, bir başka yerde bir bey varsa soruyoruz “kavalye servisimiz var faydalanmak ister misiniz?” diye (Gülüyoruz).

Blind Date Programımız Da Var

Didem Elif – İyiymiş.

Nuri Kaya – İki taraf da “Evet,” derse, karanlıkta buluşturuyoruz dans ediyorlar.

Didem Elif – Bir nevi çöp çatanlık hizmeti de veriyorsunuz yani.

Nuri Kaya – Onu yapıyoruz. Özel olarak yaptığımız Blind Date programımız da var. Bizim en sıyrık programlarımızdan biri. Son birkaç yıldır yapamıyoruz.

Karanlıkta Yemek ne sunuyor size? Bir kere güven. Burada güven duymanız çok önemli. Günümüzde kimse birbirine güven duymazsa da, buraya geldiğinizde güven duymanız lazım. Güven duymazsanız olmaz. Eşyalarınızı bırakıyorsunuz, karanlıkta yediğiniz için yemek temiz mi, garsonlar temiz mi, mekan temiz mi, hiçbir şey bilmiyorsunuz, hiçbir zaman da görmeyeceksiniz, güven duymanız lazım. On yıllık birikim bu güveni sağlıyor. Güven sorunu olmuyor bize gelenlerde. Bu önemli.

İkincisi duyularınızı keşfediyorsunuz. Parmak ucunuzu keşfediyorsunuz. Aldığımız bir mailden bahsetmek istiyorum size. İlk girdiğimde nefes alamadığından bahsetmiş katılan kişi. Sonra gözlerimle değil burnumla nefes aldığımı hatırladım, kendimi rahatlattım demiş. Yanımda bir arkadaşım vardı, onun elini tuttum. Onun elinin bu kadar yumuşak olduğuna ihtimal vermezdim diyor. Sonra yavaş yavaş duygusal dönüşümden bahsediyor. Müthiş bir dönüşüm yaşıyorsunuz dolayısıyla.

Aslında hayatın her döneminde mutlaka yeni bir şeylerle karşılaşıyoruz. Hep yeni bir şeye adapte olma süreci içine giriyoruz. Bir şeye adapte olabilmek için bildiklerinizi arkanızda bırakmanız lazım. Karanlıkta tüm bildiklerinizi unutun diyoruz insanlara. Unutun ki yeniden inşa edebilesiniz. Yemek ve içecekleri öncelikle kokusundan keşfetmeye çalışıyorlar mesela.

Karanlık İşler

Didem Elif – Karanlık işler diyorsunuz yaptığınıza ama aslında bir aydınlanma yaşatıyorsunuz?

Nuri Kaya – Kelime anlamıyla karanlık işler yapıyoruz ama mecazi anlamda karanlıkta kalmış şeyleri karanlıkta görünür kılıyoruz. Yemek iki buçuk saat sürüyor, arkanızdan bir gitar geçiyor örneğin (Bu sırada Nuri bey bilgisayarda aşağıdaki videoyu gösteriyor).

Müthiş Bir Tecrübe

Nuri Kaya – Biz kişiselleştirilmiş tecrübeler sunuyoruz insanlara. Herkes müzik dinliyor ama o esnada birisi müzisyenin elini tutuyor, müzisyen onun omuzuna dokunduğunda şarkıyı onun için söylediğini hissediyor mesela. İnanılmaz bir his. Cinsiyetten tamamen uzak, çok insani, sizi geliştiren, duyularınızı geliştiren müthiş bir tecrübe yaşıyorsunuz. Burada yaptığımız şey özünde bu.

Yemek programımız sizin dört duyunuzu da açmanızı sağlıyor. Yalnız yemekte ne yemek istemiyorsanız o şey size sunulmaz. Bazen söylemeyi unutuyorlar. Bir kere başımıza şöyle bir şey geldi. Yemekten sonra bir beyefendi “siz bana ıspanak yedirmişsiniz, ben bayılırım niye bana ıspanak verdiniz” dedi. “Beyefendi bize belirtmediniz ki bunu,” dedim. “Ayrıca da bayılmamışsınız, psikolojik bu belki de,” diye yanıtladım.

Didem Elif – Evet yani o da ilginç olmuş.

Nuri Kaya – “Hayatımda kimse yediremezdi bunu bana a yediğim o muymuş,” gibi tepkiler alıyoruz. Anlamıyorsunuz ki ne yediğinizi, görmediğiniz için koşullanmıyorsunuz. Eskiden yediğimiz, içtiğimiz şeylerin fotoğraflarını çekip göstermek ayıp bir şeydi, kimsenin yemek tabağının fotoğrafını çekmek aklına dahi gelmezdi. Özellikle son yıllarda yeme, içme endüstrisi çok fazla görselliğe hitap eder oldu. Görüntüye ve sunuma çok fazla önem veriliyor. İnsanlar yediğini internete koymaya başladı. Ve tadı gidiyor aslında.

Görüntü tadının önüne geçiyor. Görüntüsü giderek baskın olan bir hayatın içindeyiz. Konser dinlerken bile insanlar telefonlarının kameralarından bakarak konseri dinliyor. Burada ise telefonunuzdan ayrılıyorsunuz 2,5 saat boyunca. Türkiye’de hiçbir kültür sanat merkezinde telefonunuzdan ayrı kalmak yok.

Hiçbir şeyi yanınıza alamıyorsunuz, çakmak gibi bütün eşyalarınızı bırakıyorsunuz yemek bölümüne girmeden önce. Dolayısıyla tam anlamıyla fokuslanıyorsunuz, yoğunlaşıyorsunuz.

Anı Yaşamak

Didem Elif – Dediğiniz gibi sokakta yürürken bile bir şey hoşumuza gidiyor, o anı yaşamak yerine hemen telefona sarılıp fotoğraflamaya çalışıyoruz. Hatta canlı paylaşımlar yapıyoruz.

Nuri Kaya – “Ben ordaydım, ben bunu yaşıyorum,” diye göstermeye çalışıyoruz çünkü.

Didem Elif – Evet yaşamaktan ziyade yaşadığımızı gösterme derdimiz daha fazla. Peki fiyatlar nasıl? Pahalı mı geliyor acaba?

Nuri Kaya – Kişi başı yemek fiyatımız 125 TL. Verdiğimiz hizmete göre son derece uygun. Limitsiz şarap ya da alkolsüz içecek veriyoruz. Dört tabak yemek. Tatlısı, kahvesi. Yemeklerimiz %50 daha fazladır. Müşterilerimiz yemeği bulamazsa diye büyük tutuyoruz porsiyonlarımızı. Restoranlardaki yemeklerden çok daha fazlasını koyarız, tabakta yemeğini bulamaz endişesiyle.

Bu arada yemek yerken strateji geliştirmeniz lazım, çatalı ağzınıza götürürken yolda düşebilir. Bir iki ağzınıza boş gidince geliştirmeye başlıyorsunuz kendinizi. Aslında yapmanız gereken şey çatal, bıçağın formunu algılamak, tabağı konumlandırmak. Sonra yemeğin direncini anlamanız lazım. Çatal batırılıp yenecek bir şey mi, yoksa bıçağın yardımıyla çatala itilecek bir şey mi?


Karanlıkta Yemek | Yemek Salonu

Didem Elif – Bununla ilgili sufle veren kimse yok değil mi? Birbirleriyle konuşuyorlardır belki, “tabağımda şu var,” gibi özellikle grup halinde gelenler.

Nuri Kaya – Bir keresinde Galata’daki yerimizde birden bir çığlık geldi. Müşterilerden biri “Limon ısırdım,” dedi. Öyle olunca limonu ayrı vermedik bir daha. Aslında belirtiyoruz, diyoruz ki, “Lütfen yemeğe önce gelen bilgi vermesin,” çünkü gecenin sonunda zaten hep beraber bunu konuşacağız. Ayrıca eğer yanılıyorsanız yanlış yönlendirebilirsiniz başkalarını. Daha da önemlisi alacağı tadı azaltmış olursunuz.

Haftada Üç Gün

Didem Elif – Yine şartlandırmış oluyorsunuz çünkü.

Nuri Kaya – Aynen evet. Gecenin sonunda yemekleri konuşuyoruz. Tümevarım yöntemiyle adını değil, içinde ne var? Baharatı ne? Adını en sonunda koyuyoruz.

Didem Elif – Ancak bittikten sonra ne yediklerini öğrenmiş oluyorlar yani.

Nuri Kaya – Tabi.

Didem Elif – Her gün yemek var mı?

Nuri Kaya – Haftada üç gün. Çarşamba, Cuma, Cumartesi. (Nuri Bey bir video açıyor ve yemek sonrası katılımcıların konuşmalarını izliyoruz.)

Bu şekilde yemekleri konuşuyoruz gecenin sonunda. Erkekler ne yediğini bulma konusunda daha başarılılar. Bu arada yemeğimizi çok lezzetli buluyorlar. Hatta bir gün bir çocuk, “Anne sen niye yemekleri bu kadar lezzetli yapmıyorsun?” diye sordu. Lezzet arttırıcı tozlar varmış, ondan katıp katmadığımızı soranlar oluyor. Böyle bir şey söz konusu değil. O çocuğun annesinin yemeği de lezzetlidir kuşkusuz, fakat gündelik hayatta algılarımız çok dağıldığı için yemeğin lezzetini tam olarak alamıyoruz. Dolayısıyla yoğunlaştığınız zaman lezzetin farkına varıyorsunuz. Bugün insanların ilgisini dağıtan çok fazla şey var.

Burada insanlar kendi yöntemlerini yaratıyorlar. Mesela programın başında spikerimiz diyor ki, “Lütfen kadehlerinizi tokuşturmayınız, bu burada yapmanız gereken en son şeydir.” Öyle bir tonlamayla söylüyor ki aslında teşvik ediyor. Zaman zaman müthiş parlak insanlarla karşılaşıyoruz. İki kişi “Hadi kadeh tokuşturalım,” diyor. “Nasıl yapıcaz?”, “Kadehsiz elini uzat,” diyor diğeri. Kadehsiz iki el tutuşurken, öbür elleriyle üstten kadehlerini tokuşturuyorlar.


Tuvalet

 

Çözüm Üretiyorsunuz

Didem Elif – Yaratıcılık da ortaya çıkıyor?

Nuri Kaya – Tabi tabi. Yeni duruma adapte oluyorsunuz ve çözüm üretiyorsunuz. Aslında tamamen bu. Dolayısıyla karanlıkta yemek çok öğretici. Dediğim gibi benim dışımda hiç kimseyi görmüyorsunuz, ne mutfak personeli, ne diğer görme engelli çalışanlar. Bir tecrübe yaşıyorsunuz ve ayrılıyorsunuz mekandan. Hemen bir parantez açayım. Seksen küsur yaşında misafirimiz de oldu. En küçük misafirimiz de 3 yaşındaydı. Bir farkındalık oyunumuz var onu oynamıştık.

Didem Elif – Peki böyle bir fikir nereden aklınıza geldi. Çıkış noktanız neydi?

Nuri Kaya – Hep gazeteciler soruyordu bana, “Bir kör akrabanız mı var? Neden böyle bir şey yapıyorsunuz?” diye. Bu soruyu hiç anlamlı bulmuyordum illa bir bağlantısı mı olması lazım diye düşünüyordum. Derken birdenbire verdiğim bir röportaj sonrası ablamın fark ettirmesiyle çocukluğumla bağlantılı olabilecek olan hikayeyi fark ettim.

Ama ondan önce 2002 yılında kol kola yürüyen iki görme engelli erkek gördüm. Sağdaki bastonunu öne doğru uzatmıştı. Önde gören bir çift vardı. Kız solda, sağdaki erkek de bastonun ucunu tutuyordu. Baston yere paralel bir şekilde dörtlü olarak tünel meydanına kadar yürüdüler. Ben de onların peşinden gittim. Aklıma birden kör ve fotoğrafçılık kelimeleri geldi. O güne kadar körler hakkında hiç düşünmemiştim.

Bir Çift Mavi Göz

Didem Elif – Fotoğrafa merakınız var mıydı?

Nuri Kaya – Tabi. Kamu Yönetimi eğitimi aldım ama İsmail Cem İpekçi’ye olan sevgimden onun bir fotoğraf sergisine gitmiştim. O serginin sonunda fotoğrafçı olmaya karar verdim. Ufuk Uras’ın babası Hasip Uras’tan fotoğraf dersi aldım ve fotoğrafçı olarak hayatımı döndürdüm.

Reklam sektöründe çalıştım. Neticede Kör Fotoğrafçılar Projesi o gün orda gördüğüm o grupla aklıma geldi. Ondan sonra projeyle ilgilenirken tanıştığım insanlar, okuduğum kitaplar, İsviçre’de katıldığım Dünya Körler Birliği’nin Genel Kurulu’nda 2800 görme engelliye hitap ettik, Afrika Körler Birliği’ne gittik filan derken; körlerin üzerinden bir kapı araladım kendime ve o dünyanın içine girmeye çalıştım. Mümkün olduğunca o dünya içindeki arkadaşları bu taraftaki dünya ile daha çok buluşturmaya çalıştım.

Çocukluğumla ilgili sonradan fark ettiğim hikaye ise; annem, ablamla beni bodruma kömür almaya gönderirdi. Duvardaki ışık düğmesine ablamın boyu yetiyordu. Ablam ışığa bastıktan sonra kömürü koyardık. Işık 30 saniye sonra sönerdi. Ablam ışık sönünce koşarak kaçıyordu. Elimde kömür kovası, soğuk, rutubet, zifiri bir karanlık, ablam da bir yandan yukarıdan bağırıyordu “mavi gözlü adam geliyor,” diye. “Bir çift mavi gözün sizin üzerine parıldayarak geldiğini sanıyorsunuz. Çocuk aklı işte.”

Karanlığa Mesafem Oluşmadı

Didem Elif – Kaç yaşındaydınız?

Nuri Kaya – Yaşımı bilmiyorum çok küçüğüm. Benim boyum yetmiyordu o düğmeye. Ablam boyum düğmeye yetene kadar bana bunu yaptı. Çığlık çığlığa bağırıyordum. Annem sesi duyup ablama kızıyor sonrasında yukarıdan otomatiğe basıp merdivenleri aydınlatıyordu. Ablam beni korkuttu ama korkuttuğu şey karanlık değildi aslında bir çift mavi gözdü. Hala mavi gözlü çok samimi bir arkadaşım yoktur. Mavi göze mesafem oluştu ama karanlığa oluşmadı.

Tam tersine bu konuda merak oluştu. Ablam nasıl yolunu buluyor? Ben niye bulamıyorum? Bir dahaki sefere gitmeye çalışayım. Bu bende bir oyuna dönüştü. Gözlerimi kapatıp yolumu bulmaya çalışırdım. Yolda birilerine çarpıp “Kör müsün önüne bak,” diye kafama şaplak yediğim çok olmuştur. Bu körlük oyununu uzun yıllar oynadım. Sanırım ortaokulda bıraktım bunu.

Dolayısıyla küçükken yaptığım oyunların başka bir boyutundayım. Şimdi arkadaşlarım değişti. Evvelden yalnız oynuyordum. Onca yıl sonra farklı insanlar oyunuma dahil oldu. Arka planında böyle bir hikaye var ama sadece yemek değil burada yaptığımız şeyler.

Gündelik hayatta yaşadığımız olumsuzluklar, hayal kırıklıkları, gördüğümüz kötülüklerden yola çıkarak gördüğüm meselelere yönelik programlar yapmaya çalıştım. Mesela fuhuştu, ensestti, işkenceydi biz görünmek istemeyen konuları karanlıkta ortaya koyuyoruz. İnsanlar önyargılı oldukları şeyler karanlıkta karşılarına gelince önyargısız oluyorlar. Kimin konuştuğunu, kimin söylediğini görmedikleri, bilmedikleri için ne söylediklerine yoğunlaşıyorlar. Daha rahat bir iletişim oluyor. İçinizde olan şeyi daha rahat ifade edebiliyorsunuz. Kontrol mekanizması ortadan kalkıyor ve dökülüyorsunuz.

Sosyal anlamda en önemli programlarımızdan biri Mektep. Genelev ve fuhuş gerçeğini gözler önüne seriyoruz. Her yıl yaptığımız 6-7 Eylül programımız var. 12 Eylül, Struma trajedisi gibi toplumsal meselelere yönelik programlar yapıyoruz. Karanlıkta bırakılmış konuları görünür kılmaya çalışıyoruz. Karanlıkta daha iyi görüyorsunuz çünkü daha az önyargınız oluyor.

Ön yargı Ortadan Kalkıyor

Didem Elif – Katılımcıların görüşleri genel anlamda nasıl?

Nuri Kaya – Çok etkileniyorlar. Hayatımızda böyle bir şey yaşamadık, hayatımızın en müthiş deneyimi diyorlar. İçeride interaktif bir iletişim oluyor bazen. Çıkışta bakıyorsunuz birbirini tanımayan insanlar cinsiyet ayrımı gözetmeksizin sarılıyorlar birbirlerine. Yani cinsiyet, toplumsal roller bile ortadan kalkabiliyor.

Didem Elif – Bir nevi unutulmayacak bir deneyime beraber tanıklık etmek insanları yakınlaştırıyordur.

Nuri Kaya – Öyle ama önyargısızlık söz konusu. Şimdi aydınlıkta olsa görmeden dolayı kadın ve erkek arasında önyargılar oluşuyor. Mesela karşınızda tanıdık bir iş adamı ya da bir sanatçı oturuyor ama siz onun ününü fark etmeden konuşuyorsunuz. Fark ederse belki de o kadar rahat konuşamayacak. Oysa burada önyargısız oluyorsunuz. Bu arada mekanda bahşiş kabul edilmez. Bağış kabul edilmez. Normalde restoranda bahşiş verebiliyorsunuz bizde söz konusu değil.

Biz insanlara körlere yardım, bağış vs demiyoruz. Biz bir hizmet sunuyoruz, eğlenirken birden bir para verip o duygunun değişmesini istemiyoruz. Deneyime odaklanılsın istiyoruz. Bazen müşterilerimiz ısrar edebiliyor bahşiş konusunda ve nedenini merak ediyorlar.

Psikolojik boyutunu bir kenara bırakalım bir kere karanlıkta ne kadar bahşiş verdiğinizi bilemezsiniz. Bahşiş kabul etmeyen başka hiçbir yer yoktur. Biz sadece 125TL’lık bir hizmet sunuyoruz. Bu parayı veren herkes bu hizmeti alabilir. Hayatında bir farkındalık yaratabilir. Bir dinamizm yaratabilir.

Bu deneyimin insanların kendi hayatına çok olumlu faydaları oluyor.

Bakış açınız değişiyor. Farkındalığınız artıyor. Zaman zaman otobüste giderken gözlerinizi kapatın. Görmediğiniz zaman tüm sesleri duyuyorsunuz, yolculuğunuzu başka kodlarla keşfediyorsunuz. Müthiş bir şey bu. Gözlerinizi kapatıp giysinizi seçmeye çalışın gardolabınızdan. Giysinizi satın alırken gözünüzü kapatıp kumaşına dokunun. Parmaklarımız o kadar his taşıyor ki. Kullanmadığımız zaman giderek yitiriyoruz sahip olduğumuz duyularımızı. Zenginleştiriyor oysa bu deneyimler sizi.

Eğer siz görmemenin dünyanın sonu olmadığını, diğer duyularınızın da ne kadar zengin olduğunu fark ederseniz görme engellilere de önyargılı bakmayabilirsiniz.

Görme engellilerden de öte genelde engelliler için söyleyeyim en büyük engel toplumun önyargısı. Yapamazsın. Beceremezsin. Burada görmeksizin yemek yiyenler ilk kez bunu yapıyorlar, oysa bir görme engelli bununla yaşıyor. Asıl temel meselemiz önyargının kırılabilmesi.

Toplumda Engelli Olmak

Didem Elif – Yavaş da olsa toplumsal yaşamda görme engelliler için bir şeyler yapılıyor. Mesela taksilerin iç kısmında Braille Alfabesi ile plaka koyuldu örnek olarak. Ben az çok fikir sahibiyim, bu meseleye kafa yormuş biri olarak ama sizin vesilenizle insanları özellikle bu konuda da biraz bilinçlendirelim istiyorum. Görme engelli biri ile birlikte olurken nasıl davranılmalı? Ne yapılmalı ya da ne yapılmamalı?

Nuri Kaya – Toplumun tavrı bana bu konuda çok samimi gelmiyor. Toplumu da şirketleri de yeterince samimi bulmuyorum. Bakıyorsunuz büyük şirketler engellilere bağış yapıyor, kampanyalar yapıyor para topluyor bunu lanse ediyor ama bir tane şirketin yönetim kurulunda bir tane engelli göremezsiniz.

Kişinin engelini değil, arkasındaki karakterini görmek önemli. Ama tabi şu da var. Bir kişi görme engelli diye daha akıllı, daha dindar, daha iyi olmak zorunda değil. Toplumdaki diğer insanlar nasılsa, onlar da o. İyisi var, kötüsü var, akıllısı var, gururlusu var, yalancısı var. Körlükten faydalananı var, faydalanmayanı var. Dolayısıyla karşısındaki kişinin engelini değil; kimliğini, karakterini görmeye çalışsınlar. Önemli olan benim açımdan bu.

Didem Elif – Bir de diyelim ki görme engeli var onlara sanki kolu da tutmuyor gibi davranıyoruz. Mesela çantasını taşımaya çalışıyoruz. Bu yıllar evvel sizin bana verdiğiniz bir örnekti. “O istemediği sürece ben bir körün çantasını taşımam. Sonuçta gözleri görmüyor, kolları tutuyor,” demiştiniz. Hakikaten de düşünmeden hareket ediyoruz. Ve aslında onları daha engelli hale getirecek davranışlar sergileyebiliyoruz.

Tek Taraflı Vermekle Olmaz

Nuri Kaya – Aynen. Bazen ben çanta taşıtıyorum etraftan kötü bakışlara maruz kalıyorum. Mesela görme engelli birinin otobüste ayakta gitme ihtimali yok. Halbuki ayağı sağlam, görme engelli diye niye ona yer verilsin. Bu nasıl bir mantık. Körlüğünü hayatın içinde çıkar için kullanan çok insan da var. Engelini süistimal olarak kullanmak bana doğru gelmiyor.

Didem Elif – Fakat biz de bu konuda bilinçli davranmıyoruz. Bilmediğimiz için ve bu konuda düşünemediğimiz için yardımcı olduğumuzu sanarak yanlış davranışlarda bulunuyoruz. Sağlıksız bir ilişki oluyor.

Nuri Kaya – Çok sağlıksız. Türk Hava Kurumu’nda 30 görme engelli ile bir tura gittik. Böyle bir organizasyon yapmıştık. İlk gün gittiğimizde kafeteryasındayız. Kafeterya sorumlusu geldi. “Merak etmeyin. Arkadaşlarımızı uyardık, hepsine çok dikkat edeceğiz,” dedi. Ben de “Dikkat etmenizi gerektirecek bir şey yok. Diğer müşterileriniz nasılsa biz de öyleyiz,” dedim. Sanki ben öyle dememişim. Garson geliyor. Kaç şeker istediğini soruyor. Üç tane. Şekeri çaya atıyor, karıştırıyor. İkincisi geliyor yine aynı şekilde. “Bakar mısınız? İki tane çay alabilir miyiz?” dedim. “Tamam abi, getiriyorum,” dedi. “Yok getirme,” dedim, “Karıştır iç.” Anlamadı tabi. Niye içeyim, nasıl yani oldu. E şekeri atıyorsun, karıştırıyorsun bir içmediğin kaldı. Niye şekeri karıştırıyorsun? Elleri sağlam arkadaşın. Ama ses çıkartmıyor çünkü biri karşınızda bir şey yapınca hepimiz mutlulukla bunu kabul ediyoruz.


Karanlıkta Yemek

 

Engelini Giderek Büyütüyoruz

Didem Elif – Esas o zaman aslında engelli yapmış oluyoruz karşımızdakini. Yani bir anne, baba da çocuğunu diyelim ki çocuğu engelli bu şekilde yetiştirirse, her işini halletmeye çalışırsa onu daha da engelli yapmış oluyor.

Nuri Kaya – Tabi tabi. Engelini giderek daha da büyütüyor. Dolayısıyla görme engellilerin bir kısmı toplumun bu tek taraflı verdiği iyi niyeti memnuniyetle kullanıyorlar. Onu yapmamak lazım. Toplumun tek taraflı gereksiz iyilikler yapmaması lazım. Karşısındakinin karakterini, neye ihtiyacı olduğunu görmesi lazım. Arkadaş edinmeye çalışması lazım. Sağlıklı bir ilişki karşılıklı alışverişle olur. Tek taraflı vermekle olmaz.

Görme engelliler niye toplumda çok fazla yoklar. İş hayatında çok yoklar. Bunu sorgulasınlar. Bilgisayar olan her yerde bir görme engelli çalışabilir. Sen biliyorsun bizim ses kayıt stüdyo teknisyenimiz görme engelliydi ve gören okuyucuların kitap okuma kayıtlarını ve montajını yapıyordu.

Körlerle Herkes Çalışabilir

Didem Elif – Evet biliyorum. Çok da rahat yapıyordu işini. 10 parmak kullanıyordu. Her şeyi yapıyordu.

Nuri Kaya – Başkalarından çok daha yoğun işlerine sarılabilirler. Ama işte iş sahası çok olmayınca sınırlı yerlerde çalışabiliyorlar. Call Center’larda çalıştırıyorlar genelde. Şirketlerin belli oranda engelli çalıştırma zorunluluğu var. Bazıları işe alıyor ama çalıştırmıyor, onlar çalışmadan bankamatikten gidip alıyor maaşını.

İnsan hakkı ihlali bu. Görünür olmuyor, toplumun gözünden uzak tutuluyor. Engellileri görmek istemiyor insanlar. Görmeyen bir ana okulu öğretmenini veliler şikayet etti. Çocuklarımızın psikolojisini bozar gören bir öğretmen olsun diyorlar. Ya da mesela yazlıkta havuzdasınız. O havuza bir engelli çocuk giriyor. Hemen kendi çocuklarını çıkartıyorlar. Sanki görme engeli bulaşıcı bir hastalıkmış gibi.

Toplum samimi değil, toplumun samimiyeti bireyden başlar. Engellilerin toplum içinde görünebilir olmaları lazım. Neden bir görme engelli bizim işte çalışmıyor diye düşünmeleri lazım. Bir çok sahada çalışabilirler. Bir çok alanda karşımıza çıkabilirler ama çıkmıyorlar. Toplumda olmadıkları sürece önyargılar artıyor olacak.

Bunu değiştirmenin yolu insanların karşılarındaki kişinin de karakterini göz önünde bulundurarak arkadaşlıklar edinmeleri lazım. Bunu da sağlıklı yapması önemli. Tek taraflı bir verme ilişkisine dönüştürmemesi lazım. Ayrıca körleri ayrı okullarda eğitmeye çalışmak onları toplumdan koparıyor. Çocukları normal kaynaştırmalı sisteme hazırlamak lazım. Ondan sonra da engelsiz çocuklarla birlikte okuması lazım.

Didem Elif – Bu aslında diğer çocuklar için de çok daha sağlıklı olur. Böylece onlarla nasıl bir ilişki içinde olacağını çocukluktan öğrenmiş olacak.

Nuri Kaya – Tabi ki. Her iki taraf için de çok daha sağlıklı olacak. Toplumda engelli olunca hep para toplanıyor ve insanlar veriyorlar. Bu çok yanlış bir şey. Onun yerine istihdam politikaları üretmek lazım. Ne yapacağını bilmiyor insanlar.

Amerika’da engelli çalıştırma zorunluluğu yok ama insanlar iş bulabiliyorlar. Eğer ki yapabileceği halde o iş ona verilmiyorsa, bu ayrımcılığa giriyor ve çok büyük bir suç. Yasalara başvurulma durumu söz konusu. Ama işe girdiğinde de çalışmak zorunda. Tekrar ediyorum insanlar karşısındaki kişinin engeline değil karakterine odaklanırsa ve onunla dostluk yaparsa toplum içinde görünür olmaya başlayacaklar.

Zifiri Karanlıkta Başka Başka Konseptler

Didem Elif – Son olarak burada hangi programları yapıyorsunuz genel olarak ondan bahsedelim.

Nuri Kaya – Karanlıkta Yemek programımız, Çarşamba, Cuma ve Cumartesi günleri. Sırlar Yemeği diye çok ekstrem bir programımız var. Türkiye’nin en pahalı yemek programı. Kişi başı ücreti 1001 TL. İnanılmaz masalımsı bir yemek. Toplumsal meseleler üzerine programlar yapıyoruz. 6-7 Eylül, 12 Eylül gibi, kadına şiddet gibi, Struma gibi farklı konularda oluyor programlarımız. Tiyatrolar yapıyoruz, konserler var. Her yıl Acapella Festivali yapıyoruz. İş toplantıları var. Birbirini tanımayan insanlar karanlıkta buluşup kartvizitlerini birbirlerine veriyorlar ve iş görüşmeleri yapıyorlar. Edebiyat programları var. Mesela Bukowski, Virginia Woolf, Edgar Allan Poe gibi.

Karanlıkta bildiğiniz sözlerde bile başka anlamlar keşfedebiliyorsunuz. Masal programlarımız var. Ve bir sürü başka başka şeyler…

Didem Elif  – Nuri bey bu keyifli sohbet için çok teşekkür ediyorum.

Görsel anlamda kafanızda canlanabilmesi açısından aşağıdaki videoları izleyebilirsiniz.

Detaylı bilgi almak isterseniz www.karanlıktayemek.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Diğer sosyal medya ağlarını aşağıdaki linklerden takip edebilirsiniz.

• Instagram: https://www.instagram.com/karanlikisler/

• Facebook: https://www.facebook.com/karanlikislerist/

• Youtube: https://www.youtube.com/user/karanliktayemek

• Twitter: https://twitter.com/karanliktayemek

Videolar

• Fark Yaratanlar:
https://www.youtube.com/watch?v=JMvOQiSUKhQ&t=165s

• Kanal D Ana Haber:
https://www.youtube.com/watch?v=wGFgWlfu84Q&t=9s

• Öyle bir şey yaşadım ki dün:
https://www.youtube.com/watch?v=Dvn6SLFYlkA&t=61s

• Evlilik Teklifi:
https://www.youtube.com/watch?v=BMLtvkr1LeI

• Zifiri Karanlıkta Mektep:
https://www.youtube.com/watch?v=ik9Uz9zzCnA

Didem Elif

Likya Sohbetleri

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar Sergisi Bursa’da

29 Mart 2018
Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar sergisi açılışından bir kare


Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar sergisi açılışından bir kare

 

Sergi Serisinin İlki: Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

Didem Elif – Ayşecan Kurtay, Ayşegül Sağbaş, Beyza Boynudelik, Didem Ünlü, Füruzan Şimşek, Nur Gürel olarak bugüne kadar birbirinden bağımsız sanat faaliyetlerini yürüten altı kadın sanatçı bir araya geldiniz. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar / Saygı adlı serginiz şu an Bursa’da Nilüfer Belediyesi tarafından sergileniyor. Açılışta ses performansıyla Saadet Türköz size eşlik etti. Sergi hangi tarihe kadar görülebilir öncelikle okuyucularımızla bu bilgiyi paylaşabilir miyiz?

K.R.E. – Sergi, 8 Mayıs’a kadar Nazım Hikmet Kültür Merkezi Yeraltı Galeri’de görülebilir.

Didem Elif – Küratörlüğünü Nur Gürel’in yaptığı bu sergi, her birinizin ayrı ayrı küratörlüğünü üstleneceği uzun soluklu bir sergi serisinin ilki. Ama bildiğim kadarıyla ilk kez Bursa’da sergilenmiyor. Daha önce nerelerde sergilendi?

K.R.E. – Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar ilk 2015’te Tüyap Artist‘te, ikinci olarak 2017 de Gaia Gallery de Guerilla Girls’ün “It’s Even Worse in Europe” sergisiyle beraber izleyiciye sunuldu.

Didem Elif – Birlikte böyle bir proje yapma fikri nasıl oluştu?

K.R.E. – Yeni üretim alanları açmak, disiplinlerimizi ve hayalgücümüzü zorlamak, kolektif mantıkta üretmek amacıyla altı sanatçı güç birliği, fikir birliği, hayal birliği yaparak bir araya geldik. Neler yapabileceğimizi konuşmaya başlayınca, aslında her birimizin hazırda beklettiği, ertelediği projeler olduğunu gördük. Bu görüşmeler toplantılara dönüştü ve altı sanatçı bir araya gelince güçlü bir sinerji ortaya çıktı.

Kendimizi, sergi projelerine katkısı olabileceğini düşündüğümüz sanatçılarla genişleyebilir, çoğalabilir iskelet bir yapı olarak düşünüyoruz. Toplantılar sonucunda her birimizin küratörlüğünü yapacağı, mekan olgusuna yoğunlaşan bir dizi sergi yapma projesinin ilki Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar oldu.

Yazar Ursula K. Le Guin kitabı: Kadınlar Rüyalar Ejderhalar


Yazar Ursula K. Le Guin kitabı: Kadınlar Rüyalar Ejderhalar

 

Ursula K. Le Guin Hayranıydık

Didem Elif – Kadınlar, Rüyalar Ejderhalar bu sene kaybettiğimiz Ursula K. Le Guin’in bir kitabının adı. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar kitabını seçme nedeniniz neydi? Yazarın ve kitabının özel bir anlamı olmalı.

K.R.E. – Pek çoğumuz kitabı okumuştuk ve hali hazırda Ursula K. Le Guin hayranlarıydık zaten. Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar bildiğiniz gibi Le Guin’in, Metis Yayınlarınca derlenen, fantastik edebiyat yazınından, feminizme ve anarşizme kadar çeşitli konularda kendi düşünce yapısını ortaya koyduğu denemelerinden oluşan bir kitap.

Ursula’nın feminizmi,  kadın olmanın her halini size sevgiyle kabul ettirirken, üretim sürecinde çeşitli nedenlerle yalnızlaştığını, ötekileştirildiğini hisseden sanatçı kadınlara ihtiyaç duydukları motivasyonu verir. Bu sebeple Nur Gürel’in uzun zamandır hakkında iş üretmek istediği bu kitap, hepimizin ortak projesi oldu. Ursula K. Le Guin, ataerkil olan bilim kurgu ve fantastik edebiyat alanında evli ve üç çocuk sahibi olarak Amerikan edebiyatının dişi Tolkien’i gibi bir yer edinmiş çok güçlü bir kadın. Kitapları, denemeleri ve duruşuyla her birimizin hayatına dokunan ve bizi yüreklendiren Le Guin’i bu yıl kaybetmemiz sebebiyle serginin bizim için kıymetinin arttığını söyleyebiliriz.

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar: Sergi alanından bir görüntü


Sergi alanından bir görüntü

 
Didem Elif – Sergi alanı ev atmosferini yaşatıyor. Hepimizin aşina olduğu mutfak, salon, çocuk odası, yatak odası, banyo ve ardiye bölümleri mevcut. Mekan ev hissini verdiği için, hikayesi ne olursa olsun her birimize değen bir anlamda dokunan bir tarafı var. Mekanı ev olarak kurgularken amacınız neydi?

K.R.E. – Üretim sürecinde, sergideki tüm sanatçılar kitabı tekrar okuduk. Herkes sevdiği bölümleri çıkardı. En etkilendiğimiz paragrafı bulduk. Birlikte seçtiğimiz paragrafta; erkek yazarın çalışırken evin içindeki gündelik durumundan ötürü çıldıracak gibi olup, yazamamasına karşılık, 19. yy. Amerikan edebiyatının en etkili romanı Tom Amcanın Kulübesi’nin yazarı Harriet Beecher Stowe’un, kitabını yazarken mutfakta çocuklarının eteklerinden çekiştirmesinden bahsediliyor.

Bu sahneden yola çıkarak, o sanatçı kadının evi nasıl olur diye düşünmeye başladık. Bu evin atmosferinin hissedildiği bir mekan üzerinden sergiyi kurgulamaya karar verdik. Hem biz sanatçılar, hem de izleyiciler için deneysel bir alan yaratmak önemliydi. Ev, Ursula’nın da dediği gibi kendisi faydalı, besleyici, güzel olduğu için istediğimiz şeyleri koyduğumuz büyük ölçekli bir torbaydı. Kahraman olmayan, sanatçı, çocuklu kadına ait bu evde, öncelikle mutfak, salon, çocuk odası, yatak odası, banyo ve ikinci sergilemede bu kadına daha yakından bakmak amacıyla eklediğimiz bir de ardiye odası kurguladık. Sanatçı kadının, üretimini hayata eklediği bir alan yaratmaya çalıştık.

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar Olarak Kimiz Biz?

Didem Elif – Sergiyi gezemeyecekler için genel çerçevede bireysel olarak her birinizin yaptığı işlerden ayrı ayrı bahseder misiniz?

K.R.E. – Ayşecan Kurtay: “Bu sergide yer alan işlerim hep bir soruyla doğdu. Kimdim ben? Bilinç katmanlarındaki ipuçlarını okumaya çalıştım. Mutfak masası üzerinde bir daktilo. Ejderhasını uyandırdığı, lime lime içine aktığı varoluş alanı. Çocuk odasında akordeon açılan bir kitap, “Küçük Kara Ejder” En saf ve şeffaf halleriyle büyütmeye çalıştığımız çocuklarımız. Yatak odasında yatağın hemen ardında, rüya serisi. Birbirini örten buğulu katmanlardan oluşan, gerçek ile hayalin karıştığı, bağların, izlerin üst üste bindiği rüya sahneleri. Hemen yan duvara asılı giyilemeyen beyaz kağıt elbise. Ve kimliklerimizin yorganları, giyindiklerimizi sorgulayan küçük akordeon defter.”

Ayşegül Sağbaş: “Sergideki çalişmalarımda projelendirdiğim nesneleri kendi kültürümüze ait dantellerle kapladım. Belki de burada amacım günlük hayatın içinde yaşayan kadının yaptığı dantellerle kendini sanatına feda eden sanatçı kadın önyargısını çatıştırmaktı. Bunu ifade ederken yatak yastık ve sutyen nesnelerini böyle bir bilinçle izleyiciye gönderme olarak kullandım. Kadın olmaya, yaşam döngüsünü sürdürebilir kılmaya yönelik göndermeler olarak sundum.”

Beyza Boynudelik: “Sergideki mutfakta 3 işim yer alıyor. Günlük mutfak rutinleri esnasında bu topraklarda sanatçı olmaya dair sorular sorduğum, sanat üretimiyle ayakta kalmak için çözümler aradığım, kadın sanatçı olmakla ilgili zorlukları dile getirdiğim doğaçlama iç konuşmalar yaparken fasulye ayıkladığım “İç Ses” ve et kestiğim “İç Ses-Et” adlı performans videoları ile fayanslarında bugünün kadınını temsil eden bir çok çizim bulunan bir mutfak tezgahı. Çocuk odasında ise “The Guard” isimli bir epoksi döküm heykelim ve ardiye odasında da “Döner Dururum” isimli hareketli bir epoksi heykelim bulunmakta. Çağdaş dönem kadınları olarak bir çoğumuzun arka odalarına attığı hamile kalma, anne olma konusu ise, ardiye odasındaki figürle beraber dönüp dolaşmaya devam ediyor.”

Didem Ünlü - Kalıplar 2014-2017, Karışık Teknik, 39x47cm


Didem Ünlü – Kalıplar 2014-2017, Karışık Teknik, 39x47cm

Didem Ünlü: “Anı biriktirmek, anıyı ölümsüzleştirmek, sıradanlık ve her sıradanlığın kişiye özel eşsizliği ile katmanlar yaratarak kendi kişisel tarihimi oluşturmak ve kendi katmanlarının arasında Ursula ile buluşmak… Bu sergiye dört farklı çalışmayla katılıyorum. Bunlardan üçü  yaşam odasında diğeri ise ardiyede yer alıyor. İlk çalışmam bir aile albümü, eski bir aile albümünün içindeki, transparan portrelerin üst üste yıkılmasıyla oluşmuş bir yerleştirme. İkinci çalışma ise dakikalık bir animasyon, üst üste yığılmış çizgilerden oluşan basitten karmaşığa çizgisel bir yolculuk. Üçüncü çalışma ise kalıp resimlerden oluşan bir düzenleme. Bu çalışmalar eski bir modelist olan annemin kalıplarının üzerine kolaj tekniği ile yaptığım resimlerden oluşuyor. Bunlar hemen herkesin aile albümünde yer alabilecek türden imajlar ve çıkış noktası kendi aile albümüm. Dördüncü çalışmam ise evin ardiye bölümündeki boş ilaç kutuları ve boş ilaç filmlerinin bulunduğu bir ecza dolabı.”

Füruzan Şimşek: “Benim biri salonda, diğeri banyoda iki videom var. Salondaki videoda ilk sergide televizyonda müzik dinlerken ekranda gördüğümüz şömineyi kullandım. Önceki işlerimde de temel meselem doğadan uzaklaşan, şehirde yalnızlaşan insan var. Sanal bir şekilde ekranda yanıyor görünen o şömineye bakmak bana hep bir anlamda utanç vermiştir. ‘En son ne zaman yanan bir ateşin başında oturdum,’ diye sorarım kendime. Ve genelde hatırlayamayacağım kadar uzak olur bu tarih. Ya da aynı ekranda izlediğimiz tropik akvaryum, güzel görüntüsüne rağmen sahtedir ve sanal bir avunma sunar bize. ‘Tropik’ isimli, bu sergide gördüğümüz videoda ise bomboş bir akvaryumda dolaşan sıradan akvaryum balıkları var. Yazarımızın evinde o kanal açık olur muydu? Kesin olarak bilemiyorum. Ama neden olmasın? Çocuk bakmak, yemek yapmak ve yazmak gibi günlük rutinlerin içinde belki de yazarımıza da düşen doğa parçası bu kadar olacaktır. Hayallerinin dışında.”

Nur Gürel: “Sergide 3 işle yer alıyorum. Manipülasyon üzerine temellendirdiğim işlerin ilki salonda, sehpanın üzerinde, üst üste yapışmış bir dolu dergi kağıdı yığını. İşin adı, “Sokakta hanımefendi, Mutfakta aşçı, Yatakta …” Üst üste yapışmış sokaktan toplanmış afişler ve kağıtların üzerine çalıştığım ikinci iş, Helmut Newton imzalı bir dergi reklamı. Şöminenin önünde diz çökmüş, topuklu ayakkabılarıyla çıplak halde temizlik yapan bir kadın imgesinde şömineyi  fırına çevirdiğimde eğilen kadının Sylvia Plath’ın intiharını hatırlatması. Onun yıkımı, çaresizliği, ödediği diyeti. Üçüncü işimse ardiye odasında. ‘Relax’ isimli iş; Tropikal manzaralı bir duvar kağıdının önünde rahatsız edici bir jinekolog koltuğu yer alıyor. Bu odada yer alan diğer işler gibi endişe ve korkularla ilgili bir iş.

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar: Sergi ortamından bir kare


Sergi ortamından bir kare

 

Sergi için Kollektif Çalışmaktan Keyif Aldık

Didem Elif – Siz bu projeyi sergilemeye başladığınızda Ursula K. Le Quin henüz yaşıyordu. Kendisi ile iletişim kurmaya çalıştınız mı? Böyle bir sergi yaptığınızdan haberi oldu mu?

K.R.E. – Maalesef olmadı. Bu konuda geç kaldık. Ama bu sergiyle bir sergi kitabı yapabildik. En yakın zamanda bu kitabı ilgili vakıflara yönlendireceğiz.

Didem Elif – Ursula Nur Gürel’in projesiydi. Ama her birinizi etkileyen bir yazar olduğunu görebiliyorum, ki benim de okuma ve yazma sürecimde derin izler yaratmış bir kadın yazardır. Diğer sergiler de bir yazar ve kitabı üzerinden mi olacak?

K.R.E. – Şu an hazırlığı içinde olduğumuz bir sonraki sergimiz bir yazar ve bir kitap üzerinden ilerlemiyor. Daha sonraki sergi projelerinde belki tekrar böyle bir yaratım sürecine girebiliriz.

Didem Elif – Kişisel fikrimi açıkça söylemem gerekirse yıllar içinde oldukça fazla grup sergisine tanık oldum. Ama Hafriyat Grubu’ndan beri ilk kez gerçek anlamda yani içselleştirilmiş bir birlik, beraberlik duygusu hissettim. Birlik içinde olabilmek günümüzün en zor şeyi haline geldi. Bu konuda neler söylemek istersiniz. Eminim ki birlikte bir oluşum gerçekleştirmek isterken mutlaka ayrışmalar yaşamışsınızdır. Bu süreç sizi bu anlamda nasıl etkiledi?

K.R.E. – Hafriyat gibi önemli bir grupla aynı hissiyatı yaratmak gurur verici. Teşekkürler. Kitabı okuduktan sonra mekan üzerine sergi fikrini netleştirdiğimiz toplantılarda evin bölümlerini ve kendi disiplinlerimizce işlerimizi bu bölümlere nasıl adapte edeceğimizi konuşurken birbirimizin işlerine öneriler sunmaya ve fikri geliştirmeye başladık. Mutfak fayansları, mutfak masasındaki daktilo, daktilodan dökülenler, salondaki aile köşesi, çocuk odasındaki oyuncaklar… derken kolektif olarak fikir üretebilmenin keyfini ve avantajını yaşadık. Kolektif iş yapmanın  zorluklarını düşünürsek serginin en büyük başarılarından birinin bu olduğunu söyleyebiliriz.

Ayrıca ortak olarak ürettiğimiz bir işimiz de var. Tarlatandan oluşan ejderha. Sonraki sergimizde de en az bir ortak üretim yapmayı hedefliyoruz. Bundan keyif aldık.

Her birimizin üretim süreçleri ve araçları farklı. Bu gerçekleştirdiğimiz üçüncü sergimiz. Halen beraber çalışmaya dair yeni şeyler öğreniyoruz. Ve öğrendikçe zorluklarını da görüyor ve yaşıyoruz. Ama sonuç sanırım hepimizi tatmin ediyor.

Didem Elif – Bu güzel söyleşi ve gönül verdiğiniz bu anlamlı emek için her birinize çok teşekkür ediyorum. Diğer sergileri merakla ve heyecanla bekliyorum.

Aşağıda sergiden video görüntüleri paylaştım sizlerle. Ayrıca bir galeri oluşturdum. Keyifli izlemeler dilerim. Bir sonraki Likya Sohbetleri’nde görüşmek üzere.

Fotoğraf Galerisi

 

Video Listesi

 
Sevgiler
Didem Elif

Likya Sohbetleri

Gülbahar Yeni: “Önce Kendini Tanımak Gerekir”

15 Mart 2018

Spiritüellik, Spiritüel

Spiritüellik Tekamül Yolculuğudur

Didem Elif – Gülbahar hocam, Bireysel Gelişim uzmanı olmanızın yanı sıra, Spiritüel Yaşam Koçu olarak biliniyorsunuz. Spiritüel deyince bunun ruhsal yapımızla ilgili olduğunu anlıyoruz ama spiritüel kavramının detayına girelim istiyorum. Öncelikle insanların yaşam kalitelerini arttırmak için spiritüel anlamda onlara hangi hizmetleri veriyorsunuz?

Gülbahar Yeni – Spiritüellik, Tekamül Yolculuğu’dur. Bireylerin önce değişimi istemesi gerekir ki, dönüşüm olsun. Dönüşümden sonra gelen adım da gelişimdir. Farkındalık böyle oluşur. Ruhsal gelişim yolculuğunda ilerlemek isteyenleri; REİKİ, EFT, “Beden, Zihin, Duygu ve Ruh Dengesi” seminerleri vererek, Meditasyonlar, İmajinasyon Teknikleri ve Kristaller ile zenginleştirerek, Regresyon çalışmalarıyla destekliyorum.

Ruhsal bakımdan gelişmiş kişiler, kendilerini her konuda yenilemek ve arındırmak için sürekli çaba harcarlar. Zihni eğitmek ve duygulara hakim olmak, spiritüel olarak gelişmek oldukça uzun vadeli çabalarla elde edilebilen çalışmalardır. Bir insanın, başkalarına bir şeyler verebilmesi için önce kendisini tanıması gerekmektedir.

Hislerimiz Bize Mesaj Veriyor

Didem Elif – Kendini tanımak için spiritüellik şart yani.

Gülbahar Yeni – İnsan özünde spiritüel bir varlıktır. Yani evrenin gerçekleriyle uyumlu yaşayan bir varlıktır. Evrende işleyen bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz hangi gerçeklikler varsa hepsi insanda da vardır. Spiritüel yaşamak aklı havada yaşamak demek değildir. Spiritüel yaşamak dünyanın gerçeklerinden kopuk, kendi içine çekilmiş yaşamak demek de değildir. Aksine, tam tersine spiritüel yaşam gerçekleri yakalamaya dönük yaşama eylemlerini sürdürmek demektir. Spiritüel yaşamak mevcut bilimsel bilginin bile daha ötesindeki bilgilere ulaşarak yaşamak demektir.

Bireysel Gelişim Ekolleri için spiritüellik olmazsa olmaz bir hedeftir. İyileşmenin kaynağı, huzurlu olmanın sırrı, mutlu ve doyumlu bir hayat yaşamanın hazzı olarak gösterilir. Sadece hislerinize bakın. O kaçmak istediğiniz, kötü ya da acı olarak nitelediğiniz her his size evrensel gerçeklikten kopuk yaşadığınızı gösterir. Bedende hissedilen her olumsuz his o anda yaşadığımız olayla ilgili olarak düşüncelerimizin, inançların evrensel gerçekle uyumsuz olduğunu haber veren mesajlarıdır.

Hisler en uygun bedensel uyarıcılardır.

Gerçekten biraz düşünün. Size doğru yolu gösteren, yüce bir varlık varsa, sizin doğru yola gelmenizi bu güç size haber verecekse, nasıl bir haberleşme sistemi bekliyorsunuz? Sesle haber verse şizofren olduğunuzu düşünürsünüz. Görüntüyle verse ayakta rüya gördüğünüzü zannedersiniz. Ses mi, görüntü mü? Yoksa çok daha dikkat çekecek bir şey mi? Bu nedenle hisler gerçekten en uygun bedensel uyarıcılardır.

Spiritüel Kişiler

O halde hislerimizi hissetmekten kaçmak yerine bu his bana ne mesaj veriyor diye çok daha yakından incelemeye başlamanın zamanıdır.

Bilinç, düşünen akıl; bilinçaltı ise hisseden akıldır. Duyguları hisseden bilinçaltı aklımızdır. Bilinçaltı duygularımızın yerleştiği yerdir. Bu nedenle duygularla çalışmak bilinçaltıyla çalışmak demektir. Duygularla çalışırken hislerle çalışırız. Hisler, duyguların yaratıcısı ve yöneticisidir. Hisler, bedendeki fiziksel deneyimlerdir. Hisler ve duyumlar olmadan duygu diye bir şey olmaz. Sadece kelimeler olur. Duygu terapisi ve bilinçaltı çalışmaları yapan, insana dokunan tüm terapistler ve koçlar aslında spiritüel kişilerdir.

Bu spiritüel kişiler, çalıştıkları insanlarda, en derin duygulara kadar ulaşır. Kişi o anlarda kendisini, kendi varlığıyla, iç sesiyle buluşmuş hisseder. Kendi içindeki iyiliği, insanlığı hisseder. İşte, iyileşme o zaman başlar.

Yaradanın Sevgi Enerjisi, Reiki

Yaradanın Sevgi Enerjisi, Reiki

Didem Elif – Verdiğiniz spiritüellik hizmetlerinden Reiki’den biraz bahsedelim. Ben Reiki’ye sizinle uyumlanmıştım. Bilmeyenler için kısaca anlatalım istiyorum. Reiki nedir? Nasıl Reiki olunuyor?

Gülbahar Yeni – Dr. Mikao Usui’nin yeniden keşfettiği öğreti REİKİ, Yaratıcı’dan gelen canlandırıcı, şifa veren, her yerde mevcut bir enerji olup, bu Evrensel Yaşam Gücünün nasıl kullanılacağını bilen kişilerin ellerinden “Yoğun, tatlı, ılımlı, yumuşacık, koşulsuz, sınırsız, güçlü, güvenli, şefkatli ve bir o kadar da emniyetli” bir enerji olarak akmaktadır.
Sonsuz ve zamandan bağımsızdır. Ruhsal bir şifa tekniğidir. Bireysel gelişimdir. Kadim bir öğretidir. İnisiye olanlara (uyumlananlara) aktarılan yaradanın sevgi enerjisidir.

REİ – Kİ, bizi var eden sevgi enerjisinin, sevgiyi öğrenme yoludur. Bu nedenle, bu enerjiyi davet edip uyguladığımızda, ancak iyimser düşüncelere cevap verir. Evrenin hayrına akar ve çağlar. Nasıl olmasın ki? Çünkü kaynağı bizzat SEVGİ’dir…

Geleneksel Reiki 4 aşamadan oluşmaktadır. Reiki Birinci aşamadan Reiki dördüncü aşamaya doğru adım adım ilerleyerek bilinç düzeyinizi yükseltebilirsiniz.
Reiki; Japonca Rei ve Ki kelimelerinden oluşmuştur. Rei; “evren, bizi kuşatan tüm bilgi”, Ki; “yaşam gücü içeren enerji” anlamındadır. Reiki, kısaca “evrensel yaşam enerjisi” anlamına gelmektedir. Ana kaynağa bağlı ve asla tükenmeyen bir şarj gibi olan Reiki, özündeki yaşam enerjisini yönlendirip harekete geçirmenin bir yolu, bir tekniğidir.

Herkes bu evrensel yaşam gücü enerjisi ile dünyaya gelmekte ve varlığını sürdürmektedir.

Bedenimizdeki her bir organın ve her bir hücrenin birbirleriyle sağlıklı ve dengeli bir iletişimde olması için, yaşam enerjimizin, “ki”nin, bedenimizde meridyen adı verilen enerji kanallarından rahat akması gerekir. Eğer bu akış engellenirse, bedenin enerji dengesi bozulur ve beden sağlığını devam ettirmede zorlanır. İşte Reiki tekniği ile kendi bedeninizdeki enerjinin, “ki”‘nin, sinyal verdiğinde nasıl şarj edileceğini öğrenirsiniz.

Reiki

Reiki çalışmaları düzenli yapıldığında da bedendeki enerjinin bütün hücrelere sağlıklı ve dengeli bir şekilde yayılması sağlanır. Kişi bu teknikle çalışırken, asla kendi “ki” enerjini (bioenerjisini) kullanmaz. Sadece evrensel yaşam enerjisinin, Reiki’nin, kendisinden bir başkasına akmasına aracı olmaya niyet eder ve elleri enerjiyi aktarmak üzere bağlantı kablosu görevini görür. Bu sebeplerden dolayı hem alıcı, hem de uygulayıcı için son derece güvenlidir. Uygulayıcının kendi enerjisi olmadığı için yorucu da değildir. Aksine aynı zamanda o da güçlenmekte ve enerjiyle dolmaktadır. Ayrıca bazı enerjiyle terapi tekniklerinde olduğu gibi uygulayıcının, hastanın rahatsızlıklarını kendi üzerine alma tehlikesi yoktur. Reiki, içerdiği bilinçle kişiye asla zarar vermez, aksine her zaman ihtiyacına göre fayda sağlar.

Öğrenilmesi Çok Kolay Bir Yöntemdir

Didem Elif – Peki Reiki nasıl öğrenilir ve Reiki’ye Uyumlanma, Reiki tekniğini öğrenmek ve uygulamak için herhangi bir ön bilgiye ya da özel yeteneklere sahip olmak gerekiyor mu?

Gülbahar Yeni – Gerekmiyor. Kişinin yaşına, zekasına ve eğitimine bağlı değildir. Fiziksel veya psikolojik rahatsızlıklar, hamilelik ya da sürdürülen tıbbi bir tedavi Reiki’yi öğrenmek ve uygulamak için engel değildir. Herkes tarafından, çocuklar dahil, öğrenilmesi çok kolay bir yöntemdir.

Her türlü kolaylığına rağmen, Reiki tekniği kimseye zorla öğretilemez. Alacak olan kişi mutlaka onu istemeli ve onun getireceği olumlu değişikliklere de hazır olmalıdır. Gerekli olan tek şey kendisi de uyumlama ve eğitim almış bir Reiki eğitmeninin uyumlaması yani el vermesidir.

Uyumlandıktan ve uygulama esasları bir kere öğrenildikten sonra bu tekniği ömür boyu kullanabilirsiniz. Reiki’yi, diğer elle şifa verme yöntemlerinden ayıran en önemli özellik de bu uyumlanmadır.

Uyumlanmadan yapılan her çalışma sadece kişinin kendi bioenerjisini kullanmasıdır. Bu çalışmalar yapılabilir bununla birlikte Reiki uygulaması değildir. Eğitmen uyumlama işlemi sırasında, Reiki enerjisinin kaynağı ile öğrenci arasında bağlantı kurar ve öğrencinin enerji frekansı, Reiki enerji frekansına ayarlanır.

Başta kendinize olmak üzere, herkese ve herşeye rahatlıkla Reiki enerjisi akıtabilirsiniz. Yaşlılara, bebeklere ve çocuklara olduğu kadar hayvanlara ve bitkilere de Reiki uygulayabilirsiniz. Reiki’nin, doktor tedavisinin ve ilaçların yerini tutmadığını hatırlatmak isterim. Ancak her türlü tedaviyi ve iyileşme sürecini destekler. Günlük yaşamın hemen hemen her yönüne uygulanabilir.

Düzenli Uygulandığında Reiki’nin Faydaları

Reiki

Didem Elif – Nasıl hayatımızda spor düzenli olarak varsa, ondan bir fayda sağlıyoruz, Reiki de düzenli ve sürekli kullanıldığında sonuç getiriyor. Peki bize sağladığı faydalar nelerdir?

Gülbahar Yeni –

• Kronikleşmiş rahatsızlıklarınızı yavaş yavaş ortadan kaldırır.

• Bağışıklık sisteminizi güçlendirerek sizi hastalıklara karşı korur.

• Stresli olduğunuzda derin bir rahatlama sağlar

• Korku anlarında sizi sakinleştirir.

• Kafanız karıştığında düşüncelerinize berraklık getirir.

• Acınızı azaltarak, yaralarınızın doğal iyileşme sürecini hızlandırır.

• Zihninizi bir noktaya odaklayıp problemlerinizi çözmenize yardımcı olur.

• Varolan hastalıklarınızın ilerlemesini önler.

• Vücudunuzu toksinlerden arındırır, meydana gelen enerji blokajlarını çözer.

• Her zaman daha sağlıklı olmanızı sağlar.

• Duygusal yaralarınızı sarmanıza yardımcı olur.

• Vücudunuzdaki yaraların daha kolay geçmesini sağlar.

• Kötü alışkanlıklarınızdan ve size zarar veren tutumlarınızdan vazgeçmenizi sağlar.

• İnsanlarla ilişkilerinizde daha sakin ve daha yapıcı olmanıza yardım eder.

• Sanatsal üretkenliğinizi arttırır ve ilham almanızı kolaylaştırır.

• Kin nefret öfke gibi zarar verici duygulardan arınmanıza yardım eder.

• Bilinçaltınızdan kaynaklanan sorunları tedavi eder.

• Kendiniz için daha doğru ve iyi olanı bulmanıza yardım eder.

• Enerji vererek sizi dinçleştirir ve yaşlanma etkilerini azaltır.

• Cinsel sorunların çözülmesine yardımcı olur.

• Psikolojik rahatsızlıklarda, fobilerde ve depresyonda olumlu sonuçlar verir.

• Sevgi ve ilgi duygularınızı arttırır ve duygusal ilişkilerinize olumlu katkısı olur.

• Uykusuzluk,bitkinlik ve isteksizlik gibi sorunlarınızın çözülmesine yardım eder.

• Olumsuz davranışlarınızı siz farkında olmadan değiştirir. Bütün bunları bedeninizdeki enerji titreşimlerini artırarak yapar.

Fiziksel, psikolojik ve zihinsel sorunların çözümlenmesine yardım etmesi ve diğer pozitif etkileri, hem iş yaşamında hem duygusal yaşamımızda hem de sosyal ilişkilerinizde sizi destekleyecek ve çok daha mutlu bir insan olmanıza yardım edecektir.

Kendi Kendine Hipnoz

Hipnoz

Didem Elif – Çocukluğumuzdan itibaren çoğu zaman bilinçsiz, bazen de bilinçli hipnoz uygulamalarına maruz kalıyoruz. En basiti bir annenin çocuğuna “Sen bunu yapamazsın” demesi bir hipnoz. Siz Kendi Kendine Hipnoz eğitimi veriyorsunuz. Kendi kendine hipnoz yönetimini öğrenmek neden önemli? Bu tekniği öğrendiğimizde var olan ama artık işimize yaramayan hipnoz ve telkinleri kendi başımıza bozabilir hale mi geliyoruz?

Gülbahar Yeni – Kendine hipnoz, yani oto hipnoz, kişinin kendi kendini hipnoz haline sokarak, kendisi için olumlu değişiklikleri yaratacak telkinleri vermesidir. Self hipnoz ya da kendi kendine hipnoz olarak da bilinir. Oto Hipnoz, kişinin bazı yöntemlerle kendisini hipnotik trans durumuna almasıdır. Oto hipnoz ile günlük hayatın stres ve sıkıntılarını ortadan kaldırabilirsiniz. Sportif becerilerinizi artırabilirsiniz, zayıflayabilirsiniz, öğrenme ve sınav kaygısını kontrol edebilirsiniz, Özgüveninizi artırabilirsiniz. Stres ve öfke kontrolünüzü sağlayabilirsiniz. Yaşam enerjisini hissedebilir, iç huzuru ve içsel barışı yakalayabilirsiniz. İlişkilerinizi düzenleyebilirsiniz…

Dünyanın en büyük hipnozcuları anneler ve babalardır. Büyürken biz bu hipnozu pekiştirerek ilerleriz. Geçmişin hipnozunu bozmak gerçek iyileşmeye açılan bir kapıdır.

Çoğu Bireysel Gelişim Kitabında, “OLUMSUZ DÜŞÜNCELERİNİZİ, İNANÇLARINIZI FARK EDİN ve OLUMLULARIYLA DEĞİŞTİRİN” denir. Ancak bilinçaltında bu inancı tutan bir enerji ya da birikmiş duygu varken, inancı duygulara hiç değinmeden, sadece düşünce düzeyinde değiştirmek sözde mümkün gibi görünse de bu mümkün değildir. Bu, sadece değiştirdiğini sanmaktır.

Bilinçaltı gücünü, birikmiş duygulardan alır. İnancı tutan duygulardır. Duygular boşaldıkça o inancın gücü azalmaya başlar. Duygu ve inanç kalıpları, bilinçaltımızdan gelirler. Bir başka deyişle, yaydığımız fotonların frekansını, dolayısıyla da çekim yasasını bilinçaltımız yönlendirir. Öyleyse sadece olumlu düşünmek yeterli olmayacaktır, bilinçaltımızdaki yerleşik duyguları da değiştirmemiz gerekecektir.

Artık biliyorsunuz, çekim yasasını sadece olumlu düşünerek çalıştıramazsınız. Oto Hipnoz tekniğiyle, çekim yasasını başarılı bir şekilde uygulayabilirsiniz…

Geçmişinizi Şifalandırıp Geleceğinizi Yapılandırabilirsiniz

Didem Elif – EFT bir enerji boşaltma tekniği. Yaşadığımız olumsuz duygular vücudumuzda enerji blokajları yaratıyor. Ben yıllardır EFT’yi biliyordum ama son bir senedir düzenli olarak kullanıyorum. Çok ciddi faydalarını görüyorum. Özellikle stres ve korkularla baş etme konusunda çok işime yarıyor. Siz EFT uzmanı olarak bu teknikle ilgili neler söylemek istersiniz?

Gülbahar Yeni – Strese girdiğimizde, korktuğumuzda, öfkelendiğimizde, kızdığımızda, üzülüp ağlayamadığımızda, acının bedende sıkışıp kaldığı durumlarda, hissettiğimiz bu duygu, bedende birikmeye başlar. Biriken her duygu, enerji bedenindeki, enerji kanallarında (meridyenlerde) tıkanıklıkların oluşmasına yol açar. EFT ile birikmiş olan bu enerjiyi boşalttığımız zaman enerjimiz düzgün akar. Fiziksel, duygusal ve zihinsel bedenimiz şifalanmış olur.

EFT’yi geçmiş ve gelecek versiyonunuza da gönderebilirsiniz. Geçmişinizi şifalandırdığınız gibi geleceğinizi de yapılandırabilirsiniz. Kristallerin, renklerin ve evrenin muhteşem enerjisini kullanmayı öğrenebilirsiniz.

TEMEL EFT (EEFTF) programını anne adaylarına da öneriyorum.

Kurumsal hayatta da yoğun talep gören, tüm dünyada uygulanan ve hızla yayılan Enerji EFT’si, TEMEL EFT (EEFTF) programını anne adaylarına da öneriyorum.

Bizler daha anne karnındayken, annemizin duygularını hissediyoruz. Olumsuz duygularını da taşıyıp dünyaya geliyoruz. EEFTF, doğum öncesi, doğum süresince ve sonrasında uygulanabilmektedir.

Regresyon

Regresyon Duygusal Dönüşüm

Didem Elif – Regresyon nedir? Regresyon ile nasıl bir tedavi uygulanıyor?

Gülbahar Yeni – Regresyonun kelime anlamı, kaynağına geri götürmektir.

Regresyon çalışmaları;

Şimdiki Yaşama Regresyon Çalışması,
Geçmiş Yaşama Regresyon Çalışması,
Hayatlar Arası Regresyon Çalışması

olarak yapılmaktadır.

İlk görüşte çok sevdiğiniz veya hiçbir görünür neden yokken hoşlanmadığınız, hatta nefret ettiğiniz, sürekli çatıştığınız, affedemediğiniz birileri oldu mu? Tekrarlayan rüya veya kabuslarınız var mı? Buraya ait değilim, bu aileye ait değilim duygusu yaşıyor musunuz? Ne kadar uğraşsanız da kurtulamadığınız takıntılı düşünce veya davranışlarınız var mı? Nedenini bilemediğiniz korkularınız ve endişeleriniz? Ne yapsanız da bir türlü yolunda gitmeyen ilişkiler yaşıyor, kariyerinizin önünde görülemeyen bir engel var gibi mi hissediyorsunuz? Açıklanamayan ve çözülemeyen sağlık sorunlarınız?

Tüm bu olumsuz deneyimlerinizin kaynağı geçmiş yaşamlarınıza uzanıyor olabilir. Regresyon, danışanın sorunlarına ait tüm yanıtların bilinçdışı zihninde yattığını kabul etmektedir. Regresyon danışmanı, danışanın bilinçaltı anılarında geriye doğru giderek sorunun izini, erken çocukluk, anne karnı ve geçmiş yaşamlarda sürmesi, nedenlerini keşfetmesi ve yeni bir çerçeveye oturtarak çözümlemesi için çeşitli teknik ve beceriler kullanarak rehberlik eder.

Bizler anne karnında henüz bir ceninken de algılarımız açık olup annemizin iç dünyasında ve çevremizde olanları algılayabiliyoruz. Ayrıca anne karnında olduğumuz dönemde atalarımızdan bize enerji aktarımı ile olumlu-olumsuz enerjiler bilinçaltından – enerji alanından bize aktarılıyor. Ve bir çok kişi için travmalar anne karnında başlıyor…

Regresyon Duygusal Dönüşüm Çalışmasıdır

Didem Elif – Regresyon çalışması yapmak için geçmiş yaşamlara inanmak gerekir mi?

Gülbahar Yeni – Regresyon Çalışmasının amacı geçmiş yaşamları kanıtlamak değildir. Çalışma sırasında gelen bilgilerin kaynağı geçmiş yaşamlar, ortak bilinçaltı veya kurgulanmış bir hikaye olabilir. Danışan geçmiş yaşamlara inanmasa da sorunuyla bağlantılı bir bilinçaltı farkındalığı yaşamaktadır. Burada önemli olan, ortaya çıkan hikayenin danışanın bilinçaltından çıkmış olmasıdır. Danışanın ortaya çıkan hikayedeki rolünü görmesi, bu rolde hissettiği duygular ve bu duyguların hayatına etkisini fark etmesi ve yeni bir bakış açısıyla sorunlarına çözüm bulmasını sağlayabilmektir. Regresyon, Duygusal Dönüşüm / Spiritüel Şifalandırma Çalışmasıdır.

Kişinin duygusal, zihinsel, fizik beden, enerji beden ve ruhsal boyutta şifalanmasını gerçekleştirebilir. Çoğu kişi için geçmiş hayatlarıyla yüzleşmek daha kolay olabilir ancak kendimize bile itiraf etmeye çekindiğimiz yaşanmışlıkların ya da anne karnından başlayarak çevremizde yaşananların bizi nasıl etkilediğini fark etmek ruhsal olgunlaşmamızı sağlamaktır. Önemle belirtmek isterim ki, Regresyon Çalışması tıbbi tedavi yerine geçmez. Sağlık sorunları için doktora başvurulması gerekir.

Eductor Teknolojisi

Vitruvius. EDUCTOR KUANTUM BİOFEEDBACK

Didem Elif – Çalışmalarınızda ayrıca Eductor Kuantum Biofeedback cihazını kullanıyorsunuz. Bu cihazın özelliği nedir? Ne işe yarıyor?

Gülbahar Yeni – Bir dalganın belli bir zaman birimi (genellikle saniye) içerisinde tekrarlanma sıklığına, yani bir saniye içindeki döngü sayısına “frekans” denir. “Hertz” birimiyle ölçülür. Herşey titreşmektedir. Bu nedenle herşeyin frekansı vardır.

İnsan bedenindeki her hücrenin kendine göre bir doğal frekansı vardır. Aynı şekilde, her hastalığın, her bakterinin, her virüsün, her parazitin de doğal frekansı vardır. Her hücreyi kendi doğal frekansına döndürmek, bedeni sağlığa kavuşturur. Bedenin frekansıyla çatışan, onu bloke eden dalga boyları ise hastalığa neden olabilir. Yalnız maddi / fiziksel şeylerin değil, duyguların, düşüncelerin, isteklerin, ilişkilerin, toplumsal konuların ve bireysel bilincimizin de frekansı vardır.

Uluslararası Yetkinlikteki Eğitimlerimde ve Çalışmalarımda, EDUCTOR KUANTUM BİOFEEDBACK Cihazını kullanıyorum… Eductor, Tıbbi bir cihaz değildir.

Eductot Kuantum Biofeedback Enerji Dengeleme Sistemi

Homeopati, elektro-akupunktur ve kuantum fiziğinin harmanladığı çok hassas bir stres azaltma sistemidir. Hiçbir yan etkisi olmayan Eductor, vücudun hassas enerji düzeylerini hem ölçümleyen hem de dengeleyen kompüterize bir enerji sistemidir.

Eductor teknolojisi, 12000 farklı frekans bilgisi ile bütün vücut sistemini ölçmekte, analiz etmekte ve dengeleyecek şekilde frekans terapisi yapabilmektedir. Bu sistem, kişinin bilinçaltındaki bioenerjik bilgileri elde eden, zihinsel, fiziksel, duygusal ve ruhsal seviyelerinin eksiksiz analizini bilgisayar yazılımı aracılığıyla yapan bir non-invaziv (kansız) sistemdir.

Doğu ile batının felsefe ve tekniklerini birleştiren Eductor, stresin teşhis ve kontrolünü amaçlar; zihinsel, fiziksel, duygusal ve ruhsal açıdan sağlığın olabilecek en üst düzey şartlarını yakalamasını sağlar.

Biofeedback (biyolojik geri bildirim) ve biorezonansı bir araya getiren Eductor sistemi, bedenin kendini iyileştirme kapasitesini uyararak tamamen doğal yöntemlerle harekete geçirir. Eductor’ün çalıştığı biofeedback prensibi, frekans yoluyla fizyolojik cevabın ölçümü ve bunun kişiye geri verilmesi esasına dayanır.

Kuantum Biofeedback enerji dengeleme sistemi Eductor de frekanslar; kişinin el bileklerine, ayak bileklerine ve başına elektrotlar bağlanarak iletilir. Cihaz vücudu 12000 farklı frekansta bir anti-virüs programının bilgisayarı taradığı gibi tarar. Eductor saniyenin 1/1000’i hızında çalışır ve vücudun bu frekanslara verdiği cevapları alır, normal değerler ile karşılaştırır, yanıtlarını derecelendirir, akut ve kronik dengesizlikleri belirler.

Bu aşamada kişiye sonuçlar hakkında bilgi verilir ve normal dışı frekansların dengelenmesi veya uyumlandırılması amacıyla enerjetik terapi uygulanır. Beden doğal, olması gereken frekansında titreştiği zaman, kendini dengelemek için daha yüksek enerjisel frekansa sahip olmaya çalışır. Böylece bedenin kendini iyileştirme mekanizması uyarılmış olur.

Bedeniniz Dengelenmeye Başlar

Çakralar

Uygulanan enerji dengeleme seansı sonrasında, bedenin birçok bölgesindeki blokajlar ortadan kaldırılarak enerji akışının düzenli hale gelmesine ve kendi titreşim frekanslarını düzene koymasına yardımcı olunur, böylece beden dengelenmeye başlar.

Kısaca, bir Kuantum Biofeedback enerji dengeleme sistemi olan Eductor; insanlarda ortaya çıkan enerjisel dengesizlikleri, stresi ve dolayısıyla oluşan enerji blokajlarını dengelemede destek olan, verdiği bilgilerle bedeni bütünsel şekilde ele alarak kişiyi duygusal, psikolojik, toplumsal ve çevresel açılardan incelemeye yardımcı olan ileri teknoloji bir enerji dengeleme ve uyumlama cihazıdır.

EDUCTOR KUANTUM BİOFEEDBACK ile ENERJİ BEDEN TARAMASI YAPTIRABİLİR, BEDEN, ZİHİN, DUYGU ve RUH DENGESİNİ SAĞLAYABİLİRSİNİZ… NEGATİF ENERJİLERDEN ARINABİLİRSİNİZ… YAŞAM ENERJİNİZİ YÜKSELTEREK, BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİZİ GÜÇLENDİREBİLİRSİNİZ… PIRIL PIRIL BİR CİLDE SAHİP OLABİLİRSİNİZ. SAÇLARINIZ CANLANIR, IŞILDAR… SİGARAYI BIRAKABİLİRSİNİZ… NASIL MI? FREKANSIN GÜCÜ DİYORUM..

Didem Elif – Bir de son olarak şunu merak ediyorum her yaş dilimine hitap ediyor mu bu makine? Örneğin çocukların hangi ihtiyaçlarına yönelik çalışıyorsunuz?

Gülbahar Yeni – Evet ediyor. Eductor Biofedback Enerji Dengeleme Cihazı, Kuantum fiziğinin enerji bilgilerine ve mekaniklerine dayanmaktadır. Hücresel ve atomik düzeyde enerji bedenimizin dengelenmesine yardımcı olur.

• Doğal yaşam enerjimizi (Chi) canlandırmasına yardımcı olur.

• Enerji bedenimizin titreşimsel frekansının yükseltilmesine yardımcı olur.

• Enerji bedenimizi canlandırır.

• Dokularımızın enerji akışına yardımcı olur.

• Enerji bedenimizin manyetik alanlarını dengelemeye yardımcı olur.

• Enerji bedenimizi arındırır.

• Meridyenlerimizdeki enerji blokajlarını açmaya yardımcı olur.

• Enerji merkezlerimiz olan çakraları dengeler.

• Auramızı parazit enerjilerden temizler.

• Doğal yaşam enerjimizin canlanmasına yardımcı olur.

Gençler ile de bireysel çalışmalar yapılmaktadır.

• Okul başarısının artmasına
• Sınav stresinin azalmasına
• Özgüveninin artmasına
• Çalışma başarısının artmasına
• Sportif becerilerinin artmasına yardımcı olur.

Gülbahar Yeni ile sohbetimizden bir kare


Gülbahar Yeni ile sohbetimizden bir kare

 
Didem Elif – Verdiğiniz detaylı bilgiler için çok teşekkür ediyorum.

GÜLBAHAR YENİ

Eğitmen, Reiki Master/Teacher, Pranik Psikoterapi Uluslararası Uygulayıcı, NLP Uluslararası Uygulayıcı, Enerji Psikolojisi Teknikleri Uzmanı, Hipnoz Eğitmeni, Regresyon Terapisi Uluslararası Uygulayıcı (IBRT) Energy EFT Master Practitioner Trainer, EMO Master Practitioner Trainer & Modern Stress Management Trainer

Gülbahar Yeni, Uluslararası yetkinlikte, farkındalık ve değişim uzmanı, profesyonel bir eğitmendir. The AMT/GoE Derneği üyesidir. Bireysel çalışmalarında, bunca yıllık bilgi birikimi ve deneyimleriyle birlikte, yaşam kalitesini yükselttiğine inandığı ve uygulayıcısı olduğu “Eductor Kuantum Biofedback Enerji Dengeleme Cihazı”nı da kullanmaktadır.

Gülbahar Hanımla ilgili daha detaylı bilgi için web sitesini de ziyaret edebilirsiniz:
http://www.gulbaharyeni.com.tr

Didem Elif