Kategori İçeriği

Bursa ve Ben

Bursa ve Ben

Kör Cahil ❌ Yarı Cahil

19 Kasım 2018

Kör Cahil ❌ Yarı Cahil

Hani İlber Ortaylı’nın çok ünlü bir caps’i var “Çok cahilsin, keşke ölsen” diye. Bunu her gördüğümde gülmekten kendimi alamıyorum ama bir o kadar da bu sözü ne kadar fazla kişiye söylemek istediğimi düşünmeden edemiyorum.

Son dönemde şuna karar vermeye çalışıyordum;

”Acaba kör cahil mi daha tehlikeli, yoksa yarı cahil mi?”

Sonunda seçtim, yarı cahil en beteri. Gördüğünüz yerde kaçın, derim. Cahilde cahilliğinin bilinci ve mahcubiyeti vardır. Oysa yarı cahil, kısıtlı bilgisiyle dünyayı çözdüğü kibirindedir.

Onlarla tartışamazsınız; sabit fikirlidirler, kendi bildiklerini tek doğru kabul ederler, tabu konuları vardır ve bu konuda her düşünceye, değişime kapalıdırlar. Sizi, zâtlarının sahip olduğu yargılarla yerden yere vurabilirler ama onlara zerk edeceğiniz ufak dozda kendi zehirleri bir yırtıcıya dönmelerine yeter de artar.

Size yönelttikleri eleştiriyi ise sizin lütuf olarak kabul etmeniz gerekir. Engin tecrübe ve bilgileriyle size doğru yolu, yani kendi patikalarını gösteriyorlardır ve siz otobanda son sürat giderken, bu patikaya girmenizin ne kadar anlamsız olduğunu anlatamazsınız bile karşınızdakine.

Eminim bir çoğunuz böyle kişilerle karşılaşmış ve dehşetle, bu tarz bir tartışmada ne kadar çaresiz kaldığınızı hissetmişsinizdir. Kaybetmeye mahkum olduğunuz bu tartışma, mantığın sınırları dışındadır ve İlber Hoca’nın o sözü neden söylediğini tüm benliğinizle anlarsınız.

Bu yarı cahiller, iki üniversite bitirenler arasından dahi çıkabilir.

Bu çift üniversitelilerin eşlerinin gözünü mor görünce; “Okumuş adam bunu yaparsa?!” nidaları dolanır ortada ama herkes şunu kaçırıyordur; üniversite size “insan” olmayı değil, bir meslek sahip olmayı öğretir. Gerisini kendiniz kazanmak zorundasınız…

Üstteki paragraf nedeniyle erkekleri hedef aldığım yanılgısı oluşsun istemiyorum. Yarı cahil, her iki cinsin de kesiştiği ortak alanlardan.

Birkaç sene önce bir kadınla girdiğim tartışmada yılgıya düşmeme neden olan bir cümle duymuştum. “Psikoloji mezunu olduğun için ağzın iyi laf yapıyor. Seninle baş edilmez” dediğinde gerçekten birkaç saniyeliğine dumura uğramıştım. Öncelikle; “Psikoloji değil, felsefe” demek geçmişti aklımdan ama karşımdakinin, fikrimi doğru ifade edebilmemin onun konuşamamasının nedeni değil, bunun kendi yetersizliği olduğunun bile farkında olmadığını anladığımda sadece sustum. Bu insanlar karşısında başka ne yapılabilir, bilmiyorum…

Başka bir tartışmamda gene konu psikolojiydi. Ben anlamıyorum zaten insanlar her konuda kendilerini nasıl bu kadar yetkin sayabiliyorlar. Psikoloji bir bilim ve lütfen teşhis koymayı bunun eğitimini almış kişilere bırakalım. Bu konuda o kadar hassasım ki siteyi ilk kurduğumda açmak istediğim köşelerin başında “Psikoloji” geliyordu. Açtım da 😉 Erbabından öğrenmek, ehil ağızdan dinlemek için sevgili Uzman Psikolog Gülizar Şehitoğlu’nu sitemizde yazmaya ikna ettim…

Gene konudan uzaklaştım 🤦🏻‍♀️ Tartışmayı anlatacaktım.

Seslerin oldukça yükseldiği bu tartışmada, sonunda karşımdaki kadın psikolojik olarak hastalığımın ne olduğunu beyan etti!!!

Şaka gibi… Ama ne yazık ki komik değil… Acınası…

Bu konuda her hangi bir eğitimi geçtim, psikoloji bilimine dair tek bir satır yayın okumamış zât, bana teşhiste bulunuyordu?!!

Bu sefer susamadım.

“Dizi ve filmlerden duyduklarınla, bir iki tane psikoloji terimini aynı cümlede kullanman, bu iddialarda zerre bilgi sahibi yapmıyor seni. Bu yüzden saçmalamayı kes! Çünkü gerçekten katlanamıyorum,” derken sinirden ellerim titriyordu.

Deli değilsem de bunlar sonunda beni delirtecek…

Başka bir tartışmada ise karşımdaki “mükemmel” olduğu iddiasındaydı. O kusursuzdu ve her konuda tek suçlu bendim. Mübalağa ettiğimi sanıyorsunuz. Ama cümle tam olarak şuydu; “Ben mükemmelim. Tanrı’ya yakınım.”

Yaaa evet tüm manyaklar beni buluyor 😂

Safi bu cümleyi kurmanın bile ne kadar hasarlı bir ruhun çıktısı olduğunu gelin anlatın karşınızdakine. Ben gene ağzım bir karış açık, şokta, sustum…

Bugün anlıyorum ki aslında tüm bu tartışmaların suçlusu benim.

Bu yaşa kadar kiminle tartışacağımı öğrenmemiş olmam suçum. Herkesle tartışılmaz. Bu kadar basit bir önermeyi hayatımda uygulayamazsam daha çok dil dökerim ben 🥵

Bilge; öğrendikçe ne kadar az bildiğinin ve ne kadar önemsiz olduğunun farkına varan insandır; evrende dünyanın, okyanustaki kum tanesi kadar bir yere dahi sahip olmadığını, dolayısıyla zavallı varlığının çok da büyütülecek bir yaşam formu olmadığının bilincindedir.

Hani Hristiyanlar kibri yedi günahtan biri olarak kabul eder ya, dinleri cennetin anahtarından çok, yaşamda bir kılavuz olarak gören biri olarak, bu kabüle yürekten katılıyorum.

Kibirden uzak yaşamlar dilerim hepimize…

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Floş Royal

12 Kasım 2018

Floş Royal

Gitmek isteyeni tutamazsın. Tutmaya kalkarsan; seni yorar, canını acıtır. Bırakacaksın gidecek. Bırakınca anlayacaksın ki asıl iyiliği kendine yapmışsın. Mutluluğun bu bırakışta gizliymiş.

Hem gitmek isteyen seni görmüyordur artık. Ne değerinin, ne güzelliğinin, ne ruhunun, ne de zekanın her hangi bir ışık dalgası ona ulaşmıyordur. Sana ait her şeye bulanık bakan gözlerinin tek görebildiği ve algılayabildiği katlanamadığı varlığındır.

Kendi Gitmez Ama…

Gidemez. Daha kolayı vardır; o da senin gitmeni sağlamak. Bunu yapman için seni sonuna kadar sıkıştırır. Nihayetinde sen gittiğinde de şaşırır kalır. Rahat batmıştır her halde sana…

Tüm bunlara, duyacağın her şeye, değer ama gene de gitmek. Çünkü artık onaylanmak için deli gibi çabalamana gerek yoktur. Bir damla sevgi görmek için okyanuslarca sevmek zorunda da değilsinizdir. Gururunu hiçe sayıp katlandığın her şey de geride kalmıştır artık.

Diyeceğim o ki, gitmek isteyen çoğu zaman gidemez, sen onun yerine git. Git ama n’olur geri dönme. Dönenleri görüyorsun, bir süre sonra çok daha büyük acılar ve hayal kırıklıklarıyla yeniden gidiyorlar. Bu yüzden bırak geçmişi ardında.

Suların altından aktığı köprü bile yıkıldı, sen hâlâ aynı sularda yıkanacağını hayal ediyorsun. Mümkün değil…

Hem nereden biliyorsun, bir sonraki köprünün manzarasının çok daha güzel, altından akan suların çok daha berrak olmayacağını? Çamura balıklama atlamaya kalkışmak yerine bu yeni sulara kıyıdan da olsa, alıştıra alıştıra girmeye ne dersin?

Kolay mı olacak?

Sonundaki ödül büyük olduğunda ne zaman kolay oldu ki yeni sularda yüzmek basit olsun. Önce soğuk gelecek su büyük olasılıkla. Sonra belki alıştığın kum zemin yerine çakıl taşları ayaklarını rahatsız edecek. Ama kim bilir bi’ ihtimal, o kumların arasından çıkıp duran minik minareler, çakılların arasında yoktur ve parmaklarını ısırılmaktan kurtarmışsındır. Çakıl taşları için de bir deniz ayakkabısı edin, sular her zaman kusursuz olacak diye bir garanti yok. Ayrıca artık çok daha tecrübelisin. Deneyimini avantaja çevir ve ısırabilecek minarelere, batabilecek taşlara karşı ayaklarını koru…

Gene de tanımadığın bir deniz tarafından çevrelediğinde korkacaksın. Sakin ol, derin bir nefes al. Bir kez suyla aranızda barış sağlandığında, onunla uyum içinde akacağına eminim… İşte o zaman bu yeni çevre sana sırlarını açacak. Ve bildiğin hayatın tek seçenek olmadığını fark ettiğinde, korkunun yarattığı parmaklılar çubuk krakerler gibi kırılacak ve sen gökyüzünün uçsuz bucaksız, suların ise şifalı olduğunu göreceksin.

Şimdi elindeki pere sıkıca tutunmayı bırak, tüm kartlarını değiştireceğini söyle krupiyere. Yeni gelen kartlarda Floş Royal yakalarsan da bana haber ver, şampanyayı ben açacağım 😉

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları

30 Ekim 2018

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları

Soğuyan havalarda hem hastalıklardan korunmak hem de bağışıklığımı güçlendirmek için bitki çayları benim de severek tükettiğim sağlıklı içeceklerden. Benim gibi siz de farklı tatları seviyorsanız ve evinizde de kolaylıkla bulabileceğiniz bitki ve meyvelerden oluşan pratik tarifler tüketmek istiyorsanız bu hafta oluşturduğum sağlıklı çay tariflerim işte tam da size göre.

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları | Nane Çay

Malzemeler
1-2 dal nane
2 adet limon
1 adet zencefil
1 adet çubuk tarçın

Hazırlanışı
Zencefilin kabuklarını soyarak rendeleyin ve çıkan suyunu demliğin içine sıkın. Nane yaprakları, limon suyu ve limon dilimlerini demliğin içinde kaynatın. Kaynadıktan sonra altını kapatın ve kendi sıcaklığıyla 5 dakika demlenmeye bırakın. Bal, taze nane yaprakları, limon dilimleri ve çubuk tarçınla servis yapabilirsiniz.

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları | Limonlu Ada Çayı

Malzemeler
1-2 çay kaşığı adaçayı
1 adet çubuk tarçın
1 adet limonun kabuğu

Hazırlanışı
Kaynayan suyun içerisine adaçayını demleme usulü bekletin. İçerisine limon kabuğu ve tarçın ekleyin. Tamamen demlendikten sonra çayı süzün. Tatlandırmak için çayınıza bal ekleyebilirsiniz.

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları | Zencefilli Kuşburnu Çayı

Malzemeler
2-3 çay kaşığı kuşburnu meyvesi
1 adet çubuk tarçın
1 dilim taze zencefil
1 adet limon

Hazırlanışı
Kuşburnu meyvelerini bir demlik suyun içerisinde kaynatın. Demlenmesini beklerken içerisine kendi isteğinize göre tarçın ve zencefili bu aşamada ekleyebilirsiniz. 15-20 dakika demlenmesini bekledikten sonra süzüp içebilirsiniz.

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları | Karışık Bitki Çayı

Malzemeler 1 poşet ıhlamur
1 poşet papatya
1 poşet adaçayı
4-5 adet karanfil
1 orta boy elma (elmanın kalın soyulmuş kabuğu kullanılacak)
3-4 adet tane karabiber
2-3 dilim taze zencefil Bir tutam kekik
1 demlik kaynamış su

Hazırlanışı
Tüm malzemeleri kaynayan suyun içerisine koyun. Karışımı 15-20 dakika kadar çay gibi demleyin ve daha sonra süzün. Süzdüğünüz karışık bitki çayını tatlandırmak için fincanınıza 1-2 kaşık bal ilave edebilirsiniz.

Bağışıklığı Güçlendiren Bitki Çayları | Sarımsak Çayı

Malzemeler
2 diş sarımsak
1 dilim taze zencefil
½ çay kaşığı zerdeçal
1 su bardağı sıcak su

Hazırlanışı
Kabuğunu soyduğunuz sarımsakları, rendenin ince tarafıyla rendeleyin. İnce ve küçük bir dilim kestiğiniz taze zencefilin kabuk kısmını alın. Küçük bir cezveye sıcak suyu koyun ve rendelenmiş sarımsak ve taze zencefil dilimlerini 2 dakika kadar kaynatın. Kaynayan çay karışımını ocaktan alın ve içerisine zerdeçalı katın. Kendi sıcaklığında 3 dakika kadar demlendirin. Çay fincanına süzdüğünüz sarımsak çayını, isteğinize göre bal ve limon suyuyla tatlandırarak tüketebilirsiniz.
Hatırlatmamda yarar var bitki çaylarını günde 2 fincandan fazla tüketmeyin. Ayrıca hamilelik ve emzirme dönemi, herhangi bir hastalık durumunuz varsa mutlaka tüketmeden önce diyetisyen veya doktorunuza danışın.

Şimdiden deneyen herkese afiyet olsun

Haftaya görüşmek üzere sağlıklı ve fit kalın.

Dyt. Simay Ejderoğlu

Bursa ve Ben

Çocuklara Kitap Okutma Sanatı 🙃

29 Ekim 2018

Çocuklara Kitap Okutma Sanatı

Instagram’daki paylaşımlarımı görenlerden sıkça aldığım sorulardan biri de, çocuklara kitap okutmayı nasıl başardığım üzerine. Cevap basit: Zorla

Ben fazla kitap okuduğum için çocuklarımın da otomatikman kitap kurdu olduğu düşünülüyor sanırım 😉

Hani sosyal medyada sık dolaşan bir karikatür var:

İki anne ve çocukları bir bankta oturuyorlardır. Annelerden kitap okuyanın çocuğunun elinde kitap, telefonuyla ilgilen diğer annenin çocuğunun elinde de telefon vardır. Ve telefonlu çocuğun annesi kitaplı anneye dert yanar; “Nasıl kitap okutmayı beceriyorsunuz, ben asla okutamıyorum” diye.

Model olmak elbette çok önemli fakat oldukça kuvvetli ve fazla sayıda uyaranın olduğu günümüzde sizin elinizdeki -hiçbir aksiyon yaratmayan- kitaba çocukların ilgisi kolay kolay kaymayacaktır.

Evin her yanına belki ilgilerini çeker diye kitaplar yerleştirdim. Şöyle bir karıştırmak için ellerine alırlar ümidiyle. Sonuç? Ben zorlamazsam kapağını açmazlar.

Elbette bu dönemde bile, kendi kendine kitapların muhteşem dünyasını keşfeden çocuklar var. Sayıları oldukça az olan bu harika yaratıklar yerine, hepimizin evinde bulunan IPad canavarlarından bahsetiyorum ben.

Teknolojinin geriye gitmesini bekleyemeyiz. Olan oldu. Bunu onlardan almak, yasaklamak sadece sinirli çocuklara sahip olmamıza neden oluyor. Ki ayrıca topyekun kötü olduklarını da düşünmüyorum. Birçok açıdan oldukça da yararlı buluyorum. Neyse ben zaten değişime direnmenin anlamsız olduğunu düşünenlerdenim.

Gelelim nasıl kitap okumalarını sağladığıma. Yazının başında da dediğim gibi zorla 🙃

Son getirdiğim kural şöyle; her okunan 20 sayfa kitap için bir saat her hangi bir teknolojik alet. Bi’ de bahçeye çıkıp bir saat oynarlarsa ya da yazın havuza girerlese de bir saat veriyorum IPad, PlaySlation, ya da neyse onda. Evet şaka gibi değil mi? Bahçeye çıkmak bizim zamanımızda eğlenceydi, şimdi benim çocuklarım için ön şart 😂 Neyse ama dışarı çıktıktan sonra eğleniyorlar. Önemli olan ellerindeki aleti bıraktırıp, kapının dışına atabilmek.

Bu arada istikrarlı olmak önemli. Başınızdan savmak için ellerine IPad vermeye başladığınızda bir daha zor 20 sayfa kuralını uygulatabilirsiniz 😉 Bu yüzden ne kural koyarsanız, kesinlikle ona sadık kalın derim ben…

Demir ve Nil kitap okurken muhakkak ben de onlarla birlikte okuyorum. Evet evet bu benim için ekstrem bir şey değil, ben zaten devamlı okuyorum 😂 Neyse üçümüzü öyle elimizde kitaplarla görmek gerçekten içimi ısıtıyor. Ne kadar zorla okusalar da bir süre sonra kitaplar, onların da içlerinde bir yerlere dokunuyor ve büyü başlıyor.

En sevdikleri durum da kitabı benimle tartışmak ya da bana anlatmak. Zorlamayla geldiğimiz noktaya bakın 😉

Benim yöntemim böyle oldu. Siz de kendinize göre kurallar belirleyebilirsiniz. Zorlamadan içlerinden gelerek okumalarını beklerseniz, diyim ben size, daha çok beklersiniz 😝

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Kimler Aşka Aşık, Göreyim

22 Ekim 2018

Kimler Aşka Aşık, Göreyim

Aşka aşık biriyseniz, ne mutlu size. Kim ne derse desin, aynen devam edin derim ben…

Anlayamayanlar, tiye alanlar hatta daha da ileri gidip küçümseyenler olacaktır. Aldırmayın!

Onlara göre, insan ömründe bir ya da en fazla iki kere aşık olur. Sizinki aşk olamaz. Siz arzuyu aşkla karıştırıyorsunuzdur.

Şimdi aslında onlara da kızmamak gerekir. Herkes hayatı kendi tecrübesiyle kurgular. Onların vardığı yargılar da kendi kalplerinin kapasitesi ve zihinlerin sınırları ile doğru orantıda bu sonuca götürür onları. Kendi deneyimin ötesini, farklı olanı “anormal” addetmekte insan evladının üzerine yoktur. Ama unutmayın dünyanın öküzün boynuzları üzerindeki bir tepsi olduğunu söyleyen de çoğunluktu 😉

Bana Gelirsek

Çoğunluğun yargısına göre, ben artık iyileşmiş bulunuyorum. Çok şükür artık normal bi’ insanım, çünkü zırt pırt aşık olmuyorum…

❗️Bana soracak olursanız, asıl bugün hastayım.

İnancım, ümidim bitmiş, yaşanabilecek her şeyin geçmişte kaldığına karar vermiş, geleceğe dair yalnızlıktan başka seçenek kalmadığına kanaat getirmişim demek çünkü bu.

Tebrik ediyorum tedavi ettiler beni!
Hep beraber ölümü bekleyebiliriz artık…

Oysa zırt pırt aşık olurken, yaşıyordum.

Kanım dev bir pompa olan kalbime doğru damarlarımda sellere neden olurken yaşıyordum. Evet bazen önüne geçeni yakıp yıkıyordu ama en azından mıymıntı mıymıntı akmıyordu.

Aşka Aşık Olabilenler

Bazı insanların hayattında bir kere bile tadamadığı bu duyguyu, sizin bu kadar yoğun yaşayabiliyor olmanıza tabiki sinir olacaklar. Bu yüzden yaşadığınızın fiziksel bir şey olduğunu, aşk olamayacağını söyleyerek sizi aşağılayacaklar. Kırkını geçmiş bir kadın olarak rahatlıkla söyleyebilirim; “Halt yesinler.” İkisi birbirinden o kadar farklı ki… Cinselliği mekanik bir eylem gibi doyurabilirsiniz. Ama o duygular, şehvetin doyurulmasının çok ötesinde. Size yarın için umut veren onlar…

”Dünyayı güzellik kurtaracak.
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey.”

– Zülfü Livaneli

Sevmek daha doğrusu sevebilmek sanırım bir tür yetenek. Herkese de eşit dağıtılmadığı ortada. Sevebiliyorsunuz diye imrenilecekken, dalga geçilmeyi hak etmiyorsunuz. Yapabiliyorken aşık olmaya devam…

“Topla gül goncalarını toplayabilirken,
Zaman uçup gidiyor
Bugün sana gülümseyen çiçekler
Yarın soluveriyor.”

– N. H. Kleinbaum

Carpe diem, quam minimum credula postero.

“An”da kalın ve kendiniz olmanın, size bahşedilenin keyfini çıkartın.

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Öfke ve Ben

15 Ekim 2018

öfke ve ben

Cuma günü Didem Elif’in son yazısı Öfkeni Sanata Çevir’i okuduktan sonra “Ne kadar doğru söylüyor. Kesinlikle daha sakin olmalıyım” benzeri birçok karar aldım. Hatta Elif’e de yazdım ne kadar sevdiğime dair son yazısını. Arkadaşımla öfke üzerine biraz sohbet ettikten sonra para çekmem gerektiğini hatırlayıp evden çıktım.

Arabayla evimden beş dakika uzaktaki Eker Meydan’a gittim. Özhan Market’in yanında ATM’ler vardır sıra sıra, bu civarda yaşayanlar bilir. Bankamatiklerin önünden ancak tek arabanın geçebileceği bir yol, marketin ve yan taraftaki restaurantların arkasından dolanarak gene meydana çıkar. Otopark çok dolu olduğunda bu yola girip marketin arka tarafındaki yükleme alanın oraya park ediyorum ben de bazen.

O gün de baktım park edecek yer gene yok, bankamatiklerin sokağına doğru çevirdim direksiyonu. Fakat daha ilk ATM’nin önünde, o daracık sokağın başında; kocaman, temizlikten ayna gibi parlayan, son model siyah bir Mercedes duruyordu.

Arkasında durdum.

Yolu bloke etmiş, geçişimi de engelliyor olmasına rağmen, kornaya falan basmadım. Park yeri problemini bildiğim için -medeni bir insan olarak- nasılsa iki dakikalık işlem, bekleyeyim diye düşündüm.

Bir iki dakika sonra bankamatiğin önünden yirmili yaşlarının sonunda ya da en fazla otuzların başında bir adam Mercedes’e doğru yöneldi. Bana attığı öldürücü bakışa geçmeden kendisini size biraz tarif etmek istiyorum.

Siyah kumaş pantolonunun üzerine çıkardığı beyaz gömleğinin darlığı midemde bir bulantıya neden oldu önce. Gömlek en az iki beden ufak. Olduğunu düşündüğü kaslarını ve o ayva göbeğini sergilemeye çalışmış sanırım bu seçimiyle. Saçlar öyle bir jölelenmiş ki tek bir asi tel kıpırdamıyor, güneşin altında kafasından aşağı zeytinyağı dökmüşsün gibi parlıyor ya o da ayrı. Sakala gelecek olursa, kirli sakalla Muhteşem Süleyman arasında bir yerlerde.

Karşımdaki bu zevk yoksununun sabırla arabasına binip gitmesini beklediğim sırada, elinin tersiyle “Çekilebilirsin zavallı köylü” işareti yaparak “Abla geri git!” dedi. Demedi aslında, emir verdi. Tanrım, sanki toprak ağasının önündeki zavallı bi’ çare köylüyüm ve ağa oğlunun, koşulsuz, her kaprisini yerine getirmekle yükümlüyüm.

Bu arada “Abla”yı kaçırmamışsınızdır diye umuyorum. Ben kaçırmadım. Abla, küçümser tavırlar, emir kipi…

Allahhhhh… Benim şalter attı tabi…

İnsan evladı, önce yolu kapattığı için özür diler, sonra biraz geri gitmemi rica eder, öyle değil mi? O kadar zor bir şey olmasa gerek kibarlık. Bu durumda ben de, sorun değil, der, çekilirdim arkasından.

Peki öyle mi yaptı?
Hayır.

Ben emirle hareket eder miyim?
Kesinlikle HAYIR.

Bir kükredim. Adamın suratındaki şoku görecektiniz…

Aynı onun bana yaptığı “Çekilebilirsin” işaretiyle “Ben geri gitmiyorum, sen ileri gideceksin” dedim. Demedim aslında, bağırdım 🙈

Hem kendine karşı gelinmesine, hem de bir kadından emir almaya alışık olmayan zat-ı muhterem bir an ne yapacağına karar veremedi.

Bu arada ben zıvanadan çoktan çıkmıştım. Bu noktadan sonra kendimi kontrol edebilme şansım hiç yoktur, denemem bile zaten. Sinir tüm yönetimi ele almış, Didem’den eser kalmamıştır.

O derece söyleniyordum ki adam arabasına mı binsin, gelip beni dövsün mü karar veremiyordu. Kadın olduğum için sanırım ikinci seçeneği erkekliğine yediremiyor ama ATM’lerin önündeki insanların bakışlarının altında onca azarı da yemeyi kabul edemiyordu. Tuttuğu kapı kolunu açmakla kapamak arasında gidip gelirken, bi’ durmadan bağıran bana bakıyor, bir de yanındaki adamın kendisini sakinleştirmeye çalışan sözlerine doğru çeviriyordu bakışlarını.

Sonunda benim geri gitmeyeceğimi anladığında, insan kalabalığına dönüp “Bu yol diğer taraftan çıkıyor mu?” diye sordu. Evet cevabını alınca, bana okkalı bir şeyler söyleyip bindi arabasına.

Ben de hala söylenerek ardından hareket ettim. Bu arada bankamatiğin önündeki insanlar yanlarından geçerken beni tebrik edip, şehir magandasının suçlu olduğu halde bana bağırmasına laf ettiler.

Bu iyi, güzel de…

Beyler keşke iki dakika önce ağzınızı açıp, o arabasıyla basıp gitmeden önce fikrinizi beyan etseydiniz…

Bunun toplumsal duyarsızlık olduğunu sanmıyorum. Paranın karşısındaki korku onları sus pus eden, biliyorum. Bu kör cahil, kaba, kendi istekleri doğrultusunda herkesi çiğneme hakkını kendinde gören zibidinin karşısında insanları susturan işte bu korku.

Eee ben biraz deliyim -tamam belki birazdan da fazla- sonunu düşünmeden hareket ederim haksızlık gördüğümde. Sevgili eski kocam, trafikte her kavga edip eve geldiğimde, “Birgün feci dayak yiyeceksin” der, ardından eklerdi şövalye ruhuyla; “Sakın benim de başıma bulaştırma.”

Nasıl başarmışım öyle değil mi, öfkemi sanata çevirmeyi? 🙈

Eve dönünce ellerim titreyerek Elif’e yazdım; “Beş dakika önce öfkemi kontrol edeceğime dair kendi kendime söz verip, ardından başıma gelen ilk olayda öfke patlaması yaşamayı başardığımdan, bende gerçekleşmeyeceği anlaşıldı, bu öfkeyi sanata dönüştürme durumunun.”

Canım arkadaşım muhteşem bir cevap yazdı;

“Sen bunu yazacaksın pazartesi ve işte o zaman sanata dönüşecek.”

İyi ki varsın canım 🤗😘

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Hiçbir Bağımlılığım Yok

8 Ekim 2018

Hiçbir Bağımlılığım Yok

Geçenlerde okuduğum bir kitap sayesinde anlık bir aydınlanma yaşadım. Bazı insanların bağımlılıklara bağışıklığı olduğundan bahsediyordu. Birden kafamın üzerinde bir ampül yandı 😝 Ben de bu insanlardan mıydım ki?!

Bağımlılık yaratabilecek her madde, insan ya da durumla ilgili yıllardır süregelen ilişkimi düşündüm ve evet sonuç bu; hiçbir bağımlılığım yok.

Bunun az buçuk farkındaydım ama o an herşey fazlasıyla netleşti. Bunu başarıymış gibi anlattığımı sanmayın. Çünkü değil, üzerinde benim her hangi bir iradem yok. Sanırım DNA’mın kendi kendine uyguladığı bir durum.

Sigara

20 yaşından beri sigara içiyorum fakat asla kendimi bir sigara tiryakisi olarak görmedim. Arkadaşlarımla keyifli geçen bir gecede oldukça fazla sigara içebilirim ama ertesinde günlerce -bunun haftaları bulduğu da olmuştur- sigara aklıma bile gelmez. Bunun sigarayı bırakmaya çalışan insanların ondan bir iki hafta uzak durmayı başarmasıyla alakası yoktur çünkü onlar bunu büyük bir iradeyle yaparken, bende durum keyfidir. Kısacası sigara içmeyi seviyorum ama içmediğimde aklıma bile gelmiyor günlerce.

Alkol

Gerçekten iyi içerim. Fiziksel yapımın zayıflığını görenler genelde beni içerken gördüklerinde ufak bir şok geçirirler. Sarhoş olmam. Bunu çok rahat söyleyebilirim. Etrafımdaki her hangi birine beni sarhoş görüp görmediklerini sorabilirsiniz 😉 Sigarayla olan ilişkim alkol için de geçerlidir. Onsuz olamamak gibi bir durumum hiç olmadı.

Bu arada sarhoş insanlara katlanamıyorum. Şanslı olduğum için başkalarının durumunu küçümsüyor değilim. Sadece herkes limitini bilsin istiyorum. Üzerine çıkınca oluşan manzaraya katlanmak ve onların çok akıllıca ettiklerine inandıkları lafları dinlemek zorunda kalan ben olduğuma göre söylenmeye de hakkım var.

Bu arada elbette benim de limitim var, sadece çoğunluktan biraz daha yukarda sınırım. Ama var ve ben de o sınırı geçmiyorum. Kimseyi bana katlanma durumunda bırakmıyorum. Kimse de bana eziyet olmasın mümkünse.

Uyuşturucu

Hiç uyuşturucu kullanmadım. Ne kadar dürüst olduğumu ve kullansam rahatlıkla söyleyeceğimi bilenler bu cümlenin altına imzalarını atabilirler. Elbette özellikle gençlik yıllarımda çevremde her türden uyuşturu kullanımına şahit oldum. Neden denemeye bile teşebbüs etmediğimi belki başka bir yazıda anlatırım. Neyse işte uyuşturucuyla bile bir tür ilişkiye girmiş olsam ona da bağımlılık geliştirmeme şansım oldukça yüksek geliyor bugün artık bana.

İnsanlar

Hele bu. Külliyen imkansız. Bağımlı olduğum, onsuz olmaz dediğim kimse olmadı. Evlatlarımı bu kategorinin dışında tutuyorum, o sevgi, bağımlılık değil çok daha üstün birşey çünkü.

Sevgili, dost, aile anlamında hiçbir bireyle bağımlılık derecesinde bir ilişkim olmadı. Bana çok zarar veren ilişkilerim oldu -dost, sevgili- tıpkı sigarayla arada sabaha kadar pofur pofur geçen geceler gibi bu ilişkilerinde zararını dibine kadar çektim içime fakat günün sonunda her birine hoşçakal demeyi bildim.

Ama başta da dediğim gibi tüm bunların arkasında bilinçli bir karar mercii olarak Didem var mı, emin değilim. Sanki herşey kendiliğinden öyle oluyor. Algoritmam böyle kodlanmış ve ben sadece komutları uygulayan robotum 😉

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Yazılar ve Ben

24 Eylül 2018

Yazılar & Ben

Yazdıklarımı okuyanlar genelde ne kadar içten ve samimi yazdığımı söylüyor. Öncelikle bu harika cümleyi kuran herkese kucak dolusu sevgilerimi yolluyorum.

Aslında içten olsun diye en ufak çaba göstermiyorum. Hatta bu durum senelerce lanetimdi denebilir. Herkese, herşeyi olduğu gibi anlatmak…

Bu yüzden de yüzlerce kişinin okuduğu bloğu yazarken zerre rahatsız olmuyorum. Tanrı içime bu duyguyu koymamış 😝 Pek rahatım maşallah tüm hayatımı olduğu gibi yazarken.

Yazılar & Ben

Anlatırken olduğu gibi; yazdıklarımdan sonra da insanların ne düşüneceğine ya da duyduklarıyla ne yapacaklarına dair en ufak bir endişe hissetmiyorum.

Ayrıca birşey söyleyeyim mi?

Siz anlatsanız da anlatmasanız da insanlar hayatınıza dair yalan yanlış birçok şey kurguluyor.

Bari siz anlatın da dedikoduları konuşmak yerine, gerçeklerle çekiştirsinler sizi 😉

Sitede sadece yazmadığımı, onu yönettiğimi de biliyorsunuz. İstatistikleri kontrol ederken fark ettiğim en önemli kriter, yazarlar kendilerini ne kadar açarsa okuyucuya, o derece fazla okunuyorlar.

Tüm ilişkilerin oyunlar üzerine kurulduğu bir dünyada sanırım okurlarımız da gerçek birşeyler yakalamak istiyor.

Sitenin yazar kadrosunu oluştururken, kişilerde en çok cesareti aradım. Ne kadar cesurlarsa, o kadar iyi yazılar çıkıyor, bundan emin olabilirsiniz. Okurlarımızın artık çok da iyi bildiği gibi oldukça cesur bir kadromuz olduğunu söyleyebilirim.

Sırlar

Yazının başında da bahsettiğim gibi herşeyi olduğu gibi anlatmak uzun yıllar lanetim oldu. Üniversitede yakın bir arkadaşım bir gün; “Didem, hiç sadece senin bildiğin bir sırrın var mı?” diye sormuştu.

Soru bir an beni şaşırtmış, kısa süreliğine de olsa kendimi sorgulamama neden olmuştu. Cevap “Yok”tu çünkü.

Yıllar geçtikçe ara ara bu soruyu, bu sefer kendi kendime sordum. Cevap hiç değişmedi. Elbette herkes herşeyi bilmiyordu ama birileri muhakkak herşeyi biliyordu. Hiçbir zaman sadece bana ait tek bir sırrım olmadı.

Lanet

Buna yıllarca lanet dedim çünkü insanlar ellerine teslim ettiğim bilgiyi genelde canımı acıtmak için kullandı. Peki ben vazgeçtim mi anlatmaktan? Hayır. Geçemiyorum çünkü. Susamıyorum. Birileri sanki casusların kullandığı doğruyu söyletme iğnesi 😝 yapmış bana daha ben bebekken ve o günden beri ben durmadan anlatıyorum.

Günlükler

Ortaokul, lise yıllarında günlük tutmayı çok severdim. Neden bıraktığımı belki başka bir yazı da anlatırım. Neyse günlüklere geri dönecek olursak, bunlarda sadece ben yoktum, çevremdeki herkes bir romanın kahramanları gibi kendi hayatlarından birçok detayla yeralırdı bu günlüklerde. Yani anlayacağınız günlükler sadece benim özelim değildi.

İnsan, günlüğü kendine yazar ya, benim için bu da asla söz konusu olmadı. Ben biten her defteri içinde adı geçen herkese okuması için verirdim. Sadece yazmanın verdiği rahatlama için değil okunmak için de yazıyordum ben anlayacağız.

Günlüklerden Bloğa

Sanırım bugün de hâlâ aynı şeyi yapıyorum. Siz okuyun diye günlüklerimi buraya bırakıyorum 😉🤗

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Oğlum Kanada’da

17 Eylül 2018

Bir haftadır uyku düzenim alt üst olmuş durumda.

Uykusuzluktan tavan yapan migren krizlerinden dolayı da saatlerce katatonik halde yatakta yatıyorum. Tüm bunların sebebi ne mi? Anlatayım…

Demir yani oğlum seneye değişim programıyla 12. sınıfı Kanada’da okuyacak. Bu sebeple bu sene bir ay aynı okula oryantasyona gitmesi gerekti.

Elbette ayrılıklar zor. Kolay yollamadım 14 yaşındaki çocuğumu dünyanın öbür ucuna. Fakat sorun bu değil…

Soruna geçmeden önce bizi Kanada’ya götüren serüvenimizi anlatayım.

İlk kez, on yaşında resmen minnacık bir oğlanken İngiltere’ye yaz okuluna gitmişti Demir. Okuduğu okulun önünden teslim aldıkları çocukları havaalanına götüren otobüste, en ufak çocuktu oğlum. Delikanlı ve genç kız gibi gözüken öğrencilerin yanında benimkinin yapayalnız ve minnacık halini görünce yüreğime saplanan acıyı tarif edebileceğimi sanmıyorum. Tek bir yaşıtı yoktu. Hiçbir veli 10 yaşındaki çocuğu İngiltere’ye yollamaya cesaret edememişti. Lise talebeleriyle bindiği otobüsteki korkmuş ama güçlü durmaya çalışan hali hâlâ gözlerimin önünde. Kolay kolay hafızamdan silinebileceğini de düşünmüyorum.

İlk günler biraz zorlanmıştı İngiltere’deki okulda fakat dediğim gibi güçlü bir çocuktur ve birinci haftanın sonunda adapte olmuştu bile. Potter’ın Hogwarts’ına benzeyen, doğanın ortasında, tarihi bir bina olan bu okulda üç hafta kalmış, dördüncü hafta da okulla beraber Fransa’ya Euro Disney’e gitmişlerdi. İnanılmaz mutlu dönmüştü bu deneyimden.

Ardından 12 yaşında gene aynı okula yolladık yaz kampına. Bu sefer okulu ve bölgeyi de bildiğinden, kendi arzusuyla gitti. Hatta 13 yaşında yeniden aynı okula gitmek istediğinde babası “Yok artık, devamlı aynı okul olmaz. Farklı yerler de görmelisin.” deyince Kanada’da okuması gündeme geldi.

Geçen kış belli oldu Kanada programı.

Açıkcası bu sefer tüm bir eğitim yılı uzakta olacağından ve Kanada dünyanın bir ucu olduğundan her zamankinden biraz daha üzgün ve tedirgindim.

Daha bir sene var gitmesine diye kendimi avuturken, sonbaharda okulların açılmasıyla -orada bizden biraz daha önce açılıyor- bir ay oryantasyona gitmesi gerektiğini öğrendik.

Hiçbir zaman, okul için bile olsa, ayrılmamız fikrine bayılmadım. Duygusal ve çocuklarınıza yapışık yanınız kesinlikle hoşlanmaz ayrılıktan. Fakat sonunda mantık devreye girer, onun için ne denli büyük bir kazanım olduğunu kendinize hatırlatır ve durumu kabullenme sürecine geçersiniz.

Kanada söz konusu olduğunda, daha önceki yaz okulu tecrübeleri ve babasıyla sık sık yurt dışına yaptığı gezilerden dolayı açıkcası ne dil anlamında, ne de kültürel anlamda çok zorlanacağını düşünmemiştim.

Ondan daha çok kendim sıkıntı çekeceğim sanıyordum. Özellikle boşanmanın ardından çocuklarla daha bi’ yapışık yaşadığımdan, bir ay Demir’in olmayacağını bilmek çok üzücü geliyordu.

Kızım da ben de sefil haldeydik Demir gitmeden önce.

Nil son gece resmen hüngür hüngür ağladı abisinin arkasından. “Gitmesin. Geri gelsin. Zaten İngilizcesi de iyi, ne diye gidiyor?! İstemiyorum! Kanada çok uzak!” diye feryadı basınca kendi üzüntümü unutup onu teselli etmek mecburiyetinde kaldım.

Demir ise bizim perişan hallerimize bıyık altından gülerken, ona bu kadar düşkün olmamızdan da keyif alıyor gözüküyordu. Hafif bir üzüntü onu da sarmış olmasına rağmen her zamanki olgunluğuyla bize belli etmemeye çalışarak bavulunu, sırt çantasını alıp evden çıktı.

Bu arada söylememe gerek yok; elbette giden öğrenciler arasında gene bir tane bile Demir’in yaşıtı yok. Herkes 11 veya 12. sınıf, Demir ise 9.

Yaşının küçüklüğü ve yalnızlığı hem yaşadıklarını kaldırmasında problem yaratıyor, hem de tüm bu süreci tek bir arkadaşı olmadan geçirmek zorunda kalıyor. 17 yaşındaki gençler 14 yaşındaki bir çocuğa pek pas vermiyor anlayacağınız. Bak gene ağlayacağım, pöfff 😥

İngiltere aktarmalı ve oldukça uzun süren -nerdeyse bir gün- yolculuğun ardından Victoria, Kanada’ya vardıktan sonra ilk gece otele yerleştiler.

Victoria, Kanada


Victoria, Kanada’nın Britanya Kolumbiyası eyâletinin başkentidir. Kent Vancouver Adası’nın güneydoğu ucunda, Juan de Fuca Boğazı kıyısında yer almaktadır.

 
Jetlag’den uyuyamadığı, yorgun, hafif de korkmuş olduğundan ilk geceyi saatlerce benimle WhatsApp’dan yazışarak geçirdi.

10 Eylül Pazartesi

Ertesi gün okuldaki tanışma toplantısına götürdüler çocukları. Ardından da bir ay boyunca yanında kalacakları ailelere teslim ettiler.

Şu aile yanı olayı da sinirimi bozuyordu 🤔

Daha öncekilerde okulda kaldığından, aile yanında kalma olayını nasıl becerecek bilmiyordum. Benimki zaten doğru dürüst birşey yemez, bir deri bir kemik -kime benzemiş acaba 😝- elin Kanadalı’sının yemeklerini nasıl yiyecek, çocuğa nasıl davranacaklar… Vesaire, vesaire kuruyordum işte.

📍 Aile yanında kaldığı evin videosunu izlemek isterseniz, burayı tıklayabilirsiniz.

Evde kaldığı ilk gece telefonda konuşurken bir ara sesi titriyor, ağlıyor gibi geldi. Telaşla “Ağlıyor musun sen?” diye sordum. “Yoo ağlamıyorum” deyince hatların iyi olmamasından öyle hissettiğimi sandım. Oysa benim hassas oğlum, annesini üzmemeye çalışıyormuş.

O gece artık uykusuz ikinci gününü geçirdiğinden çabucak uyudu.

11 Eylül Salı

Sabahın beşinde uyandı salı günü.
Türkiye’de saat 15:00
(On saat geriler bizden.)

WhatsApp’dan yazınca hemen cevap verdim ve bu konuşma onun normal uyanma ve hazırlanma saati olan 07:30’a kadar iki buçuk saat devam etti.

“Burası çok soğuk, karanlık, dışarda kurtlar (🤔😉) uluyor ve çok korkuyorum. Sakın kapatma telefonu” dedikten sonra benim o WhatsApp’tan çıkma seçeneğim yoktu zaten.

Bu arada aslında evde yaşıtı yabancı bir öğrenci daha var. Çinli. Bu çocuğumuz iki senedir aynı ailenin yanındaymış ve kendi düzenini kurduğundan o da pek Demir’e pas vermemiş. Demir’in dediğine göre zaten çoğu değişim öğrencisi Çinli’ymiş. Yani bizim Çinli kendini pek de yalnız hissetmiyormuş.

Sabah, Demir’in aktarımıyla, kahvaltıda reçelli tost yedikten sonra Çinli’yle okulun yolunu tutmuşlar. Okulla evin arası 15 dakikalık yürüme mesafesi. Çinli bir iki gün Demir’le gidip gelecek ama sonrasında Demir başının çaresine bakacakmış.

Ağlayarak Gelen İlk Telefon

Demir’in okulu 15:15’te bitiyor. Bizim saatimizle gece 01:15’te beklediğim telefon dört saat önce geldi.

“Migrenim tuttu. Çıldırmak üzereyim” diye ağlıyordu.

Demir de benim gibi migren hastası. Sekiz yaşında konuldu teşhis. O yaştan beri bununla nasıl baş etmesi gerektiğini biliyor. Ağrının geleceğini hissettiği anda ilaç içmesi gerektiğini, elektronik aletleri elinden bırakıp karanlık bir odada yatması gerektiğini ve diğer herşeyi gayet iyi biliyor ve uyguluyor.

Bavuluna migren ilacını elbette koymuştum ama okula giderken yanına alma ihtiyacı duymamış. Uykusuzluk, stres, hava değişimi hepsi birden üstüne çullanınca, okulda aniden girmiş ağrı.

Yanında ilacı olmadığı için ağrının şiddetleneceğinden, kusmaya başlayacağından ve iğne olmadan durduralamayacak hale gelmesinden endişe ediyordu. Daha doğrusu endişenin ötesinde, dehşete düşmüştü denebilir. Dünyanın bir ucunda bu ağrıyla tek başına nasıl mücadele edeceğini kestiremiyordu. Daha önce yaşadığı hastaneye kaldırılma ve günlerce geçmeyen ataklar aklına geldikçe yılgıya kapılıyordu.

Hemen oradaki bağlantımız Safa Abisine ulaştım. Zaten okuldan da aramışlar. Safa gitti, Demir’i alıp kaldığı eve bıraktı.

İlaçları içip bir süre dinlendikten sonra çok şükür ki korktuğumuz kadar kötü bir atak olmadığını anlayarak rahatladık.

Veee Demir konuşmaya başlar.

Anneyi üzmemeye çalışmak buraya kadar. Sonuçta çocuk 14 yaşında. Dayanma gücü bir yere kadar.

O gece, sabahın altısına kadar elimden telefonu bir daha bırakamadım. Internet bir saniye çekmese veya ben geç cevap versem Demir anında paniğe kapılıyordu; “Anne. Anne. Anne!!! Orda mısın?!!”

Genel olarak altı saat boyunca aynı şeyleri söyleyip durdu:

Dönmek istiyorum!
Alın beni burdan!
İğrenç bir yer burası!
İngiltere ile alakası yok!
Hiçbir şey yok!
Köy gibi bir yer, sadece bir bakkal var!
Yatak odam senin soyunma odandan küçük!
Ev halkını da hiç sevmedim!
Yemekler iğrenç!
Dışarda yemek yiyebileceğim bir yer yok!
Kalamam ben burada bir gün daha!

Aslında kendim dönebilirim! 😳

Yemin ederim bir ara havaalanına gidip, ilk uçağa atlayıp dönecek sandım. Yapar mı yapar benim deli oğlan. Yalvar yakar sabahı sabah ettik. Yani ben ettim. Telefonu kapadığımda bende sabahın altısı onda ise akşamın sekiziydi.

12 Eylül Çarşamba

Gene sabahın beşinde ağlayarak uyanmış ve beni aramıştı.

Biz de saat 15:00

Artık ben de Kanada saatiyle yaşıyorum hayatı bu arada. Demir’in çektiği stres, üzüntü ve uykusuzluğu ben de yaşayınca ana-oğul karşılıklı migren savaşı veriyoruz.

Çarşamba sabahı yaptığımız telefon konuşmasını konusu; “Bugün okula gitmesem.”

Safa Abisi de eğer kendisini ertesi gün de iyi hissetmezse evde kalabileceğini söylemişmiş.

Evde kalmak demek, dört metre karelik odada tüm günü geçirmesi anlamına geldiğinden bunu yapmasını arzu etmiyordum. [Demir’in Aile Yanındaki Odası]

Okula gitmek istememesinin bir sebebi de derslerdi. Dün migren atağının girdiği ders sosyalmiş.

“Ben Türkçe sosyalden birşey anlamıyorum. İngilizceyi nasıl anlayayım. Anlamaya çalışmaktan beynim çatladı sonunda” diye isyan edince Safa’yı yeniden aradım. Derslerin bazılarını değiştirebileceklerini söyledi. Mekanik derslere geçmek Demir’i daha mutlu edebilirdi. (Sonuçta öyle de oldu 🙏🏻)

Demir’in durumundan ve geri dönmek istediğinden bahsettiğimde;

“Endişe etmeyin, ilk hafta hepsi böyle oluyor. Siz ilk kez yaşıyorsunuz, ben yüzüncü kez. Göreceksiniz ilk haftanın sonunda düzelecek”

deyince

“Hadi inşallah”tan başka söz edemedim.

Tanrım gelecek telefon faturasını düşünemiyorum.

Elimden geldiğince WhatsApp üzerinden konuşmaya ve yazışmaya çalışıyorum fakat Internet çekmediği an arıyor kuzum. Yalvar yakar kapattırmaya çalışıyorum telefonu 😔

“Sen de olmasan ben ne yapardım? İyi ki varsın.” deyip duruyor. Gelince beni başının üstünde taşıyacakmış 😁

Okuldan geldiğinde bizde saat gece bir oluyor ve en erken dörtten önce kapatmama izin vermiyor. Dörde kadar dayandığımda bile onun önünde upuzun ve yalnız bir gece oluyor.

13 Eylül Perşembe

Her zamanki gibi gene 05:00’te uyandı. Dün dersleri değiştirdiğimizden, ilk güne göre daha keyifli bir gün geçirmişti. Bunun güveniyle daha az isyan ederek okula gitti.

Çinli onunla son kez yürüdüğünden okula giderken yolda birkaç fotoğraf çekmesine karar verdik.

Tüm gün okulda her teneffüs aradı. Allah’tan okuldan Internet’e bağlanabilmesi için şifre vermişler, WhatsApp üzerinden arayabiliyor artık. Babası Internet paketini de yükseltmiş, daha ne isteyelim 😉

Bu arada sonunda istediğimi yapıp, okulun fotoğrafını çekti. İngiltere’deki şato gibi okula benzemediği kesin 😂 Hapishaneyle fabrika binası arası birşey.

Buyrun fotoğrafı aşağı ekliyorum:

Kanada | Demir’in okuduğu okul


Royal Bay Secondary School
Victoria, Kanada

 
Bugün okuldan kendi başına döndü yürüyerek. Arada sabah çektiği fotoğraflara danışarak da olsa çok şükür yolu buldu ve eve döndü. Demir’in yolda çektiği videoları izlemek için alttaki bağlantıları tıklayabilirsiniz 👇🏻👇🏻

Kanada | Demir’in okuldan eve dönüş yolu – 1
Kanada | Demir’in okuldan eve dönüş yolu – 2

Okuldan döndükten sonra, WhatsApp konuşmalarımız sırasında, yanında kaldığı aileye hediye etmesi için babasının bavuluna koyduğu kestane şekeri ve lokumu verip vermediğini sordum. Vermemiş.

– Aa a neden?

– Vermedim, vermeyeceğim de.

– Oğlum deli misin neden vermiyorsun?

– Vermeyeceğim. Eve getireceğim. Beraber yeriz.

– Annecim alırım ben sen gelmeden. Beraber onu yeriz.

– Olsun, ben gene de bunları vermeyeceğim.

– Annecim, bavulunda da inanılmaz yer kaplıyor ve ağırlar da. Ver annecim.

Ne dediysem ikna edemedim. Nuh dedi, peygamber demedi. En son ağırlıktan kurtulmak için lokumları kendi yemeye, kestane şekerlerini de ne olursa olsun geri getirmeye karar verdi.

Güleyim mi, kızayım mı bilemedim. Zaten o kadar mutsuzdu ki daha fazla üzerine gitmemeye karar verdim.

Okuldan eve kendi dönünce, biraz güveni yerine geldiğinden, daha önce Çinli ev arkadaşının götürdüğü markete -onun deyimiyle bakkal- kendi başına gitmeye karar verdi.

Meyve, abur cubur almış kuzum. N’apsın evdeki yemeklerle damak tadı pek uyuşmadı. [Market videosu için tıklayabilirsiniz.]

Bu gece devamlı konuşmadık, en azından yarım saatlik molalar vermeme izin verdi 😉 Gece de daha erken yatabildim.

14 Eylül Cuma

Sabah beşte uyanma ritüelimiz hala değişmedi. Gözünü açar açmaz WhatsApp’dan yazıyor.

Gece ben uyuduktan sonra lokumlarla ilgili yeni bir plan geliştirmiş.

Hapistekilerin duvara çentik atması gibi, Demir de lokumları yiyerek geri sayacakmış. Tüm lokumları saymış, geri kalan günlerine bölmüş, günde beş tane yemesi gerekiyormuş.

“Lokumların ne kadar çok olduğunu gördükçe sinirim bozuluyor, o zamanlarda seninle bulduğumuz motto geliyor aklıma: Tek tek. Gün Gün. Bitecek.”

Çocuğunuzun başka bir kıtadan bu cümleleri kurmasına dayanmak, inanın çok da kolay birşey değil.

Bugün de okul, bakkal, oda üçlüsü arasında geçti. Artık “Döneceğim” diye tutturmuyor. Kabullendi. Geriye “Sıkılıyorum”lar kaldı. Onda da çok haklı.

Okulu ve kaldığı ev, şehir merkezinin dışında. Etrafında yürüme mesafesinde hiçbir şey yok. Merkeze inmek için otobüse binmesi gerekiyor. Bunu öğrenmesi için ısrar ediyorum.

15 Eylül Cumartesi

Bu gün yediye kadar uyudu 🙏🏻

Ama okul da olmadığı için inanılmaz sıkıcı geçti tüm günü.

Otobüse binemiyorsa, taksiyle şehir merkezine gitmesini tavsiye ettim. Burada taksi yok, diye itiraz etti. Safa Abi’nden öğren taksi çağırmayı diyorum. Ona da “Yok” diyor.

Yapacak birşey yok. Tüm gün konuşabildiğim kadar WhatsApp’da onunla yazıştım, sıkılmasın diye. Günlerdir geçmeyen baş ağrım bugün tepe noktasına ulaştı. İçtiğim ilaçlardan zehirlenmeme ramak kala ağrı hafifledi.

16 Eylül Pazar

Sabah yedide uyandı.

Dün o kadar sıkılmış ki artık “taksi” fikrime sıcak bakıyor. Tek endişesi eve nasıl döneceği. Bana konum atmasını, eve dönerken de taksi şöförüne oradan adresi göstermesini söyleyince kafasına yattı.

O haritayı yollayınca ikimiz de etrafında neler var diye incelemeye başladık. Ve bakın 5 km ilerde Demir ne buldu 👇🏻

Kanada | Victoria Kısmi Harita

McDonald’s, Walmart, Starbucks…

Oğluma cenneti göstersem bu kadar sevinirdi. Anında sesi değişti. Beş km neydi ki? Kuzum 45 dakikada yürürdü onu. Elinde harita da vardı. Haritayı takip ederek gidebilirdi.

Dokuzda evdekilerle kahvaltı yaptıktan sonra onlara gideceği yeri, geç kalabileceğini, merak etmemelerini söyledi. Evin annesiyle birbirlerine telefonlarını verdiler.

Demir, sırt çantasına telefonunu, ne olur ne olmaz diye sarjını, migren ilacını ve bir şişe suyunu koyup yola koyuldu.

Sesi bir haftadır ilk kez mutlu geliyordu. Çünkü artık umudu vardı. Bir ay boyunca sadece bir bakkala mahkum olmadığını biliyordu.

Yol boyunca elbette benimle konuştu. Ne kadar heyecanlı olduğunu anlatamam. İlk ama ilk önce McDonald’s’a gideceğinden, şöyle güzelce bir karnını doyuracağından bahsediyordu. Ardından WalMart’ı gezecekti, kendine elektronik birşeyler alacaktı.

Hepsini yaptı. Aldıklarının fotoğrafını bana yollamıştı sizin için de aşağı ekliyorum:

Demir’in Walmart’tan aldıkları

Dönüşte Safa Abisi onu aldı, Rugby maçına gittiler başka öğrencilerle de birlikte.

Safa’dan otobüse nasıl bineceğini öğrenmiş. Yeni hedefi şehir merkezine gitmek.

Biliyorum ki onu da başaracak. Gurur duyuyorum ben bu küçük adamla.

İlk haftanın sonunda artık alıştık Kanada’ya ve canına okumaya hazırız 😉

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Feminist Oğullar

10 Eylül 2018

Feminist Oğullar

14 yaşında bir oğlum, 9 yaşında da bir kızım var. Biliyorum, kızım tam da annesi gibi güçlü bir feminist olarak büyüyecek. Bunun için çaba sarf etmeme gerek bile yok çünkü damarlarında annesinin haksızlığa tahammül edemeyen kanı akıyor. Ufacık adaletsizlikler karşısında ateşli ruhunun ne kadar hızlı alevlenebildiğine defalarca şahit oldum. Korkmuyorum onun bu cengâver hallerinden; sürüyle birlikte uçurumdan atlayacak koyun olacağına, o koyunları kurtarmaya çalışan çoban köpeği olsun. Bunun için kurtla baş etmesi gerekecek olsa bile…

Oğluma gelince, o dünyadaki hassas ruhlardan biri, haksızlıklar konusunda kavgadan ziyade uzlaşmacı yolu tercih eden bir çocuk. Cinsiyetler arası eşitsizliği kızımdan daha büyük olmasına rağmen henüz görmüyor. Nedeniyse son derece basit. Haksızlık sizi hedef almadığında bunu fark etmeniz her zaman daha zordur. Bu yüzden belki de kızım kadar hızlı açamayacak yüreğini feminizme. Oysa dünyanın feminist kadınların yanında yürüyecek feminist adamlara ihtiyacı var. Tam da bu yüzden onun yüreğinde eşitlik arzusunu tohumlandırmak, en az güçlü bir kız çocuğu yetiştirmek kadar önemli benim için.

Geleceği İnşaa Etmek

Gelecek bugünün çocuklarının avucunda, deyip duruyoruz. Bunu bilmek harika da yeterli değil. O arzulanan geleceği inşaa edecek çocukların bizim şekil vermemize ihtiyacı var.

“Kadınlara karşı her zaman nazik ol, eşitliği de aklından çıkarma.” diye öğütlemekle olmuyor ne yazık ki o iş.

Size kaba davranılmasına, haksız muameleye, geride bırakılmaya izin vermeyerek oluyor. Böylece çocuk, kadının ezilmeyi kabul eden ve hor görülebilen bir varlık olduğu yanılgısına kapılarak büyümüyor.

Sadakat ya da kibarlığın erkeğin lütfu değil olması gereken olduğunu gösterin. Olması gereken olmadığında, bedeli olduğunu bilerek büyüsün ki ilerde bu tarz bir davranışı tekrarlarsa neyle karşılaşacağını bilsin.

❗️Yani siz güçlü kadın olun ki o da kadınların gücüne inansın.

Feminist Oğullar

Kısaca diyorum ki feminist oğullar yetiştirmek, sofradan tabağını götürmesini istemek, yatağını toplamasını, yemek yapmasını öğretmekle değil, sizin nasıl bir kadın olduğunuzla daha çok alakalı.

Onların zihinlerine ufak yaştan neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl kodladığınızla alakalı.

Şiddete uğrayan bir annenin yetiştirdiği çocuk, babasından nefret ederken, gelecekte bir gün tam da babasına dönüşebilir. Çünkü tekrarlanan her davranış normalleşir ve yanlışlığı zihninizde silik bir hatıra olarak kalır sadece.

Büyük Değişimler

Büyük değişimler hayal etmek harika ama “hadi değişiyoruz” demekle olmuyor işte. Unuttuğumuz en önemli şey ise, en kalabalık toplumların bile tek tek bireylerden oluştuğu. Her anne elinde değişime giden yola döşenmek üzere pırıl pırıl taşlar tuttuğunu bildiğinde, arzu edilen gelecek de inşaa edilecektir.

 
🌟Not: Feminizm üzerine diğer bir yazım: Neden Hümanist Değil De Feministtim?

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Yaz Bitiyor mu?

6 Ağustos 2018

Yaz Bitiyor Mu? | Patara Plajı

Ağustos ayı geldi mi, erken bir hüzün kaplar, “Yaz bitiyor” sıkıntısı her geçen gün biraz daha köşeye sıkıştırır beni. Bu sene böyle hissetmemeye karar verdim. Hislerimi şalter gibi açıp kapatamıyorum elbette fakat kendimi bazı düşünce ve planlarla sakinleştirebiliyorum. Örneğin yazı olabildiğince geç kapatmak bu düşüncelerden biri 😉

Nasıl mı olacak?

Şöyle; eylül/ekim sonlarında bir daha güneye inmeyi planlıyorum. İki senedir Kaş ve çevresi beni büyülüyor. Eğer mümkün olsa tası tarağı toplar, bu sıkıcı sanayi şehrinden taşınırdım, güneyin mavi sularla dans ettiği bir kasabasına. Ama elbette çocuklar bu kadar küçükken seçenek dahilinde bile değil. Ne yazık ki biraz daha zaman var bu arzumun gerçekleşmesi için. O zaman n’apıyoruz? Bol bol tatile gidiyoruz güneye 🙃

Heryer Fazla Kalabalık

Elbette sadece ben sevmiyorum bu sıcak güney şehirlerini. Herkes akın ediyor yaz mevsiminde buralara. “Siz gitmeyin, sadece ben takılayım şöyle efil efil” diyemeyeceğime göre, sezon dışında gitmenin daha mantıklı olacağına karar verdim.

Sezon Öncesi ve Sonrası

Haziran’da çocuklarla güneye inerken, bu durumu göz önüne alarak, okullar kapanmadan bir hafta önce çıkmıştık tatile. İnanılmaz keyifli bu tatilimizle ilgili yazmıştım daha önce 👉🏻 Çocuklarla 1500 Km

Gerçekten sezon ortasına göre oldukça boştu her yer. Tek tük insanın olduğu denizlerde yüzdük. Sezonda gitmenin akıllı işi olmadığı Kaputaş ve Ölüdeniz gibi plajlarda huzurla güneşlendik, uyuduk bile denizin sesini dinleyerek.

Tek bir noktada başarısız olduk. O da Adrasan’da yapmak istediğimiz tekne turu, sezon açılmadığı için gerçekleşemedi. Aslında onu da daha iyi bir organizasyonla halledebilirdik ama tecrübesizliğimize denk geldi. Bir dahakine önden ayarlarız artık 😉

Sezonda

Temmuzun son haftası ise yakın bir arkadaşımla benzer bir rotayı tamamladık ama elbette oldukça kalabalıktı her yer. Kalabalık ve de çok sıcak.

Tatil, hepimizin hayatın günlük akışından çalıp, kendimize hediye ettiği günler. Bu yüzden nereye, ne zaman, kiminle gideceğinize iyi karar verin ki tatiliniz zehir değil, hoş bir anı olarak yerini alsın hafızanızda.

Dört Mevsim Turizm

Sitemizin yazarlarından sevgili arkadaşım Didem Elif -biliyorsunuz kendisi Kaş’ta yaşıyor- Instagram profilinde geçenlerde bir yazı paylaştı. Gülümseyerek okudum. Sezondaki kalabalığı dört mevsime yaymayı hedeflemiş Didem. Ehhh oralarda yaşayanlar için bu kalabalıkların daha da büyük bir işkence olduğuna şüphem yok ama işte yapacak pek de birşey yok. Tatil herkesin hakkı. Kimseye gelme de denilmez. Ama ben arkadaşımı dinleyeceğim ve sezonda değil sezon dışında güneye inerek hem kendime hem de ülke turizmine iyilik edeceğim 😉

“Az insan bol huzur” diyen biri olarak son tatilimde yaşayamadığım keyfi çıkarabilmek için eylül ya da ekim ayında yeniden ineceğim güneye. İşte o zaman uçsuz bucaksız Patara, turkuaz Kaputaş, egzotik bir adayı andıran Ölüdeniz ve nicesi keyfime tahsis edilmiş olacak.

Yaz Bitiyor mu? | Didem Çelebi Özkan

Arzum böyle ama hayat izin verecek önce.

Ben planlar yapıyorum, umarım hayat da gerçekleşmesine izin verir 😉 Neyse yeni bir rota çizmek bile “yaz bitiyor” sıkıntımı azaltmaya yetti.

Herkese harika bir ağustos dilerim 🤗

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Söz mü, Davranış mı?

30 Temmuz 2018

Söz mü, Davranış mı?

“Sevdiğini söyleyen değil, sevdiğini gösteren birini seç” diye telkin edilir. “Boş laflara kanma, davranışlara dikkat et” tembihi vardır cümlenin altında. Bana kalırsa sözün gücü, değeri yok sayılıyor. Söz değersizleştikçe de kimse artık hoş bir lakırdı etme konusunda kafa yormuyor.

Elbette söz kolayca çıkar, doğruyu aktardığından da emin olamazsınız ama etkisi bence davranışın da ötesindedir.

Konuşan ve bu şekilde iletişim kuran varlıklar olarak sevginin de seste karşılığını duymaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Her zaman birinden birini seçmek gerekiyor sanıyoruz:

Kalp mi, akıl mı?
Söz mü, davranış mı?
Beden mi, ruh mu?

Oysa hata yapıyoruz. Bütünlük bu iki karşıtın birlikteliğinde. Hiçbiri tek başına yeterli değil, siz ne kadar yeteceğini iddia etseniz de…

Nereden çıktı bu düşünceler anlatayım:

Geçen akşam bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Onunla sohbetin ardından nedense hep bir yazı geliyor. Kasım 2017’de yayımlanan Neden Hümanist Değil De Feministtim? yazım da gene onunla saatlerce süren bir konuşmamızın ardından dökülmüştü yazıya 😉

Devamlı kadın-erkek dinamiğini tartıştığımız sevgili dostum, o gece de iki cinsiyetin sevgiyi gösterme yolunun farklı olduğundan bahsediyordu. Ufak bir anektodla fikrine dayanak sundu. Aktarıyorum olduğu gibi ;

Bir adam karısına yıllarca hiç seni seviyorum dememiş fakat kadın yaşlanıp, böbrekleri iflas ettiğinde hemen böbreğini vermiş karısına. “Bundan daha iyi sevgiyi gösterme yolu var mı?” diye sordu.

Ona açıkladığım fikrimi size de yazayım:

Bu aşk ya da sevgi değil, vefa bence. 40 yıllık karına böbreğini verirsin. Hatta 40 yıllık arkadaşına da böbreğini verirsin. Benim sorguladığım bu tarz bir sevgi değil.

Böbrek vermenin neresinde aşk var ben göremiyorum.

Yıllarca kadına tek güzel laf etmemişsin ama çıkarmış böbreğini vermişsin. Geçen onca sevgiye aç yılı böbrek nakli telafi edecek mi?

Böbreği başka insanlardan bulabilirsiniz, aşkı ise sadece o tek kişide.

Böbreğinden daha değerli bir şeyi kadından esirgediğini anlatmaya çalıştım o gece. Elbette gene anlaşamadık.

Zaten kadın ve erkek ne zaman ilişkiler konusundaki fikirlerinde anlaştı ki… Nerede kaldı, bu iki cinsiyetin aynı şekilde ilişki yaşamasını beklemek? Daha fikir bazında anlaşamıyoruz…

Ufak Bir Tavsiye

Sevgili baylar; 😉

Biliyorum ki duygularınızı ifade etmekten pek hoşlanmıyorsunuz, belki büyük bir kısmınız bunun zayıflık olduğunu bile düşünüyor olabilir. Ama biz zihninizin içinde neler olup bittiğini fazlasıyla merak ediyoruz. Özellikle kendi düşünce şeklimizden ne kadar farklı bir yapıya sahip olduğunuzu bildiğimizden, bize kapalı olan bu kutuda neler oluyor, kadın aklı için büyük merak konusu.

Sizin ne düşündüğünüze dair fikir yürüttüğümüzde ise genelde çuvallıyoruz.

Çünkü sizi kendimiz gibi sanıyoruz, ki birbirimizden oldukça farklı olduğumuz ortada. Bu yüzden yanlış çıkarımlarla, hakkınızda yanlış yargılara varmamızı istemiyorsanız, o kilitli dudaklarınızı aralayıp konuşmaya başlasanız iyi olur. Bilmelisiniz ki söyleyebileceğiniz en beter cümle, bizim kurabileceğimiz senaryolardan daha vahim sonuçlar doğurmayacaktır.

Bu haftalık da yeterli dozda erkeklere sardığıma göre, huzurunuzdan çekilebilirim.

Sevgiyle kalın
Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Kim Meta?!

16 Temmuz 2018

Kim Meta?!

Senelerce kadın vücudunun “meta” olarak kullanılmasının eleştirisi yapıldı. Oldukça sert bir feminist olmama rağmen açıkcası bu durum beni hiç de rahatsız etmiyordu. Güzelliğin, tarihin her döneminde güç olduğunu bilen herkes, diğer tüm güçler gibi bundan da faydanılacağını bilir.

Evet, güzel kadınlar reklamlardaki ürünlerin satılmasını sağladı.

Evet, sevişme sahneleri filmlerin gişe hasılatını yükseltti.

Evet, araba fuarlarında kaportanın üzerine oturtulan yarı çıplak kadınların arabaların satışını kolaylaştıracağına inanıldı.

Size daha bir sürü “Evet…” ile başlayan cümle kurabilirim. Fakat bugün neyin değiştiğinin bilmem farkında mısınız?

Dizi ve filmlerde, muhteşem vücuduyla, ağır çekimde havuzdan çıkan artık kadınlar değil, ERKEKLER

Tanrım o baklavalar, o vücutlar!!!

Bakışlar desen, sanki “kalk kalk o koltuktan, koş kollarıma,” diyor. Eee tabi koltuktaki kadın da eriyor oturduğu yerde. Hedef tam on ikiden vuruldu 🎯

Ne diyeyim sonunda yapımcılar hedef kitlelerinin yarısının da kadın olduğunu anladılar.

Aman o erkeklerin birşey anlamış olacaklarını sanmıyorum, kesin artık kadın yapımcılar var ve sektörü onlar değiştiriyor.

Yani arkadaşlar evet “Seks Satar” ve sonunda bu seksin diğer yarısının da varlığını hatırladılar.

Neydi o Biscolata Erkekleri 🙈
Kaç kadın kayıtsız seyredebilmiştir o reklamları?

Senelerce kadınlar meta olamaz diye bağrınıp durdu kadınlar.

Yahu sen olma, zorla yapan mı var? Oku, çalış, entellektüel bir birey ol, bilim insanı ol, ne istiyorsan onu ol. Emek ver ve elde et. Engelleyen var mı? Yok! Vücudunun yerine aklını koymak senin seçimin.

Ama ekranda soyunmak istiyorsan bu da kimseyi ilgilendirmez, git soyun. Yok istemiyor musun bunu, tamam ama isteyene de karışma. Bırak herkes kendi seçimini yaşasın. Karalama, aşağılama.

Bak erkekler yapınca, “bizi meta yapamazsınız,” diye diğer erkekler ayağa kalkmıyor.

Tabi biraz kıskanıyorlardır eminim onlar da. Akşam karıcıklarını kollarına almış, koltukta keyifle televizyon seyreden tombiş kocalar, karşılarına çıkan Adonis’ten pek de hoşnut olmuyorlardır eminim. Hele bir de kollarındaki kadının soluk alışlarının değiştiğini fark ediyorlarsa hiç ama hiç hoşnut olmuyorlardır.

Diyeceğim o ki çıplaklıkla bu kadar kavga edip durmayın. Kas yapısı kuvvetli, estetik vücutlar gördüğünüzde de bence manzaranın keyfini çıkartın çünkü Agop’un Kazı gibi devamlı yiyip şişen insanların çoğaldığı bir çağda, yakında insan vücudunun gerçek şeklini hatırlayamayabiliriz bile…

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Doğa Özlemi

9 Temmuz 2018

Doğa Özlemi

Doğaya Gitmek

İnsan ne kadar uygarlaşırsa uygarlaşsın bir yanıyla hep doğaya ait. Her ne kadar medeniyet, sağladığı konforun dayattığı tutsaklıkla bizi doğadan her gün biraz daha uzaklaştırıyor olsa da içimizdeki doğaya dönme özlemi hep orada.

Doğaya döndüğümüz, onunla tüm varlığımızla bütünleştiğimiz anda kanımıza ilk doz karışır; kaybolan bağın ufak da olsa yeniden kurulmasıyla medeniyetin prangalarını fark eder, ondan ve kapsadığı beton çevreden kurtulmak için daha sık kaçış planları yaparız.

Denizler

Bir çoğumuzun doğada olmayı en sevdiği yer deniz kenarlarıdır. Ulaşması kısmen daha kolay, keyfi de büyüktür. Yüzmenin zevkini ya da yapabileceğiniz envai çeşit su sporunu bir kenara koysak bile sadece serin sularına parmaklarını değdirmekten ya da karşısına geçip, dünyaya sundukları muhteşem konsere kulak kabartmaktan hoşlanmayanı bulmak sanırım zor olacaktır. Bu yüzdendir ki denizler, şehrin bunaltıcılığından ve stresinden kurtulmak için başvurulan ilk yerlerdir.

Dağlar

Elbette doğa özlemi sadece denizde karşılık bulmak zorunda değil. Benim için örneğin dağlar, çocukluğumdan beri denizler kadar cezbedici oldu. Önceleri sadece kayak anlamına gelse de üniversite yıllarında başka bir yönüyle daha açıldı kalbime. Dağlarda yazımda bundan uzun uzun bahsetmiştim.

Dağlar ve Çocuklarım

Bizi mutlu eden her şeyi sevdiklerimizle paylaşma hevesiyle çocuklarımla da bu tecrübeyi yaşamak istedim. Oğlum altı yaşında, kızım sekiz yaşında, annelerinin de geçtiği yolla, önce kayakla sevdiler dağı. Günün ilk saatlerinden pistler kapanana kadar ayaklarından kayakları çıkartabilmek pek mümkün olmuyor artık 😉 Bir kere sevdin mi dağı; ne soğuğu, ne karı, ne de tipisi sevgisinden birşey alıp götürmez.

Bembeyaz tepelerinden keskin mavi gökyüzüne baktığınız, batonlarınızı zemine vurup kendinizi dağa teslim ettiğiniz kayışın başladığı o ilk anın özlemi bir sonraki gidişinize kadar sizi hasretle kavurur.

Doğa Sevgisi

Çocuklarımın bundan sonra hayatları boyunca kayaktan, dolayısıyla dağdan kopabileceklerini sanmıyorum. Elbette dağ sadece kar demek değil. Artık onlarla diğer sırlarını da paylaşma vakti geldi. Toprağı, kayası, gölleri, nehirleri, tırmanışın keyfi ve en önemlisi de sevgisi. Doğayı seven nesiller ancak onu yok etmek yerine kurtarmaya çalışabilir…

Olympos

Bursa’da yaşamanın en güzel yanlarından biridir, Uludağ. Şehirden ona bakmak ayrı bir keyif, onun tepelerinden şehre bakmak ayrı…

Bizans öncesi dönemde Olympos olarak anılan Uludağ, Bizans sonrası manastırlarla dolu olduğu için Keşiş Dağı olarak adlandırılmış. Bu manastırların seyrek kalıntılarına bugün de rastlıyoruz.

Uludağ’da aslında yazın da kışın olduğu kadar hareketli bir yaşam var. Yaylaları, gölleri, mesire ve piknik alanlarıyla, bunaltıcı sıcaklardan kaçış sunuyor misafirlerine. Doğa yürüyüşleri, kamp alanları ve 2543 metre zirvesiyle küçükten büyüğe birçok doğa sporu tutkununun da rotasında yer alan Uludağ, tarihin her döneminde olduğu gibi günümüz insanını da kendine hayran bırakmaya devam ediyor.

Şehir İnsanı

16 yıldır Bursa’da yaşıyorum bu yüzden buradan hareketle düşüncelerimi aktaracağım fakat eminim şehir insanı her yerde aynı 😉

Bursa Uludağ haricinde de birçok harika park ve ormana sahip. Doğaya düşkün biri olarak ben, her fırsatta çocuklarımı alıp buralara kaçtım. AVM’lerin oksijensiz, çeşit çeşit mikrobunu teneffüs ettiğimiz havası ve suni ışığının yüklediği elektrik yüzünden çocukların buralarda geçirdikleri belli bir süreden sonra canavara dönüştüklerini fark etmişsinizdir. Oyalamak, onları rahatlatmak için götürdüğümüz bu merkezler hiç de amaçladığımız sonuçları vermez. Tersine, çocuk eve çok daha gergin döner. Bu yüzden hava sıcak ya da soğuk, uygun kıyafet ve doğru rotayla ben çocukları hep doğaya götürdüm. Kışın Botanik Park’ta bisikletle gezmeyi ya da Gököz’de ATV turu yapmayı, inanın AVM’lerdeki top havuzlarında yüzmeye her zaman tercih ettiler 😉

Dağda Yürüyüş

Geçen haftasonu sevgili arkadaşım Ilgın’ın davetiyle Uludağ’a çıktık ve inanılmaz bir gün geçirdik. Hedefimiz Uludağ’ın ünlü taş havuzlarına yürümekti fakat biz dağa biraz geç çıktığımızdan rotanın tamamını bitiremedik. En yakın zamanda, doğru saatte çıkıp, bu rotayı tamamlayacağız. Kim bilir çocuklar disiplinli yürüyüşü iyice öğrenirse zirve bile yaparız birlikte 😉

Doğa Sevgisi: Nil ve Demir


Nil & Demir

Sevgili Ilgın Uludağ’a oldukça hakim. Liderliğinde yaptığımız yürüyüş hem çok keyifli, hem de oldukça bilgilendiriciydi. Örneğin eski bir dağcı olarak Uludağ’da bolca bulunan Sığır Kuyruğu bitkisinin nasıl bir kullanımı olduğunu anlattığında hem bunu bilmememe hem de öğrendiklerime çok güldüm. Ne olduğunu anlatmayacağım, merak eden bizimle yürüyüşe gelsin orada anlatırız 😉

Ateş Başı

Dağın en keyifli anlarından biri de günün yorgunluğunun ardından ateşin başında yenilen yemektir. Rabia Teyzemin ellerine sağlık, çocuklarım uzun zamandır bu kadar iştahla yemek yememişti. Mangalda oğlumun da emeği olması benim için ayrı bir keyifti.

Bir de Selçuk Amcamın ikram ettiği şarap vardı ki aşağı inmek zorunda olmasam iki kadehten çok daha fazlasını içerdim 😉🍷👌🏻

Sohbete, doğaya doyup oldukça da yorgun evimize vardık. Yatağa başımı koyduğumda hâlâ gülümsüyordum…

Not: Alpay ve Cenkçiler aileleri bu harika haftasonu için yeniden çok teşekkürler. Sizi çoookkk seviyoruz ❤️

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Huzur Umursamamakta

2 Temmuz 2018

Huzur Umursamamakta

Af Falan Yok!

Huzura ermek için “affetmek” şartmış. Yok canım, ben o kadar yüce gönüllü değilim, kimseyi affetmiyorum! Affetmiyorum ama umursamıyorum da. Ben huzuru affetmekte değil umursamamakta buldum.

Afferdersem, kendime ihanet etmiş gibi hissederim, biliyorum.

”Bravo, canıma okudunuz, yaptığınız herşey yanınıza kar kalsın, bir de ben sizi affedeyim üstüne.”

Oldu!!

Onlar için değil kendim için affedecekmişim. Valla affedersem, kendime daha çok sinir olurum, hiç de öyle huzura falan da ermem.

Geçmişte yaşadıklarım yüzünden canımı acıtan herkesten nefret etmeye devam etmek ise sadece bana zarar verir elbette. Nefreti beslemek, ruhumu aç bırakır, bedenimi tüketir. Bu durumda ben de umursamamayı tercih ediyorum. Yani ne diğer yanağımı uzatıyorum, ne de karşımdakinin yüzünün ortasına kafayı çakmanın hayalini kuruyorum. Yürüyüp gidiyorum. Önüme bakıyorum.

Mutluluk istiyorum.

Başım geriye dönük, burnumdan soluyarak, sinirle yürümek yerine, geçmişe sırtımı dönüp önümdeki mutluluklara odaklı atıyorum adımlarımı. Çünkü o geçmiş, elimden bir kere mutluluğu aldı, bir daha almasına izin vermek, kimsenin değil salt benim hatam olur.

Sevgi Kelebeğinden Issız Kadına

Eskiden herkes benim sevgi kelebeği olduğumu söylerdi. Öyleydim de. Tüm dünyayı seviyordum. Artık sevmiyorum. Sevilmeyecek o kadar çok insan var ki, şimdi o hallerime şaşırıyorum; ne bulmuşum bu insanlarda sevecek?

Aslında tam da bunu yapıyordum, sevecek şeyler buluyor, tutunuyordum o insanlara. Çünkü Yin-Yang’e inanıyordum. Artık inanmıyorum. Siyahın içindeki o minicik beyaza ulaşmak için tüm o siyahı yaşamak lazımmış ve bu da enayilikmiş, öğrendim.

Az İnsan, Bol Huzur

Ne doğru söz. Kalabalıklar yoruyor beni fazlasıyla.

Oynanan roller, zeka yarışları, kimin kimden daha iyi insan olduğu savları, hangimizin daha başarılı işkadını olduğu savaşları ve sonunda da muhakkak karşı tarafta eleştirecek bir şey bulma çabası.

“Ne gerek var Didem bunları çekmeye?” diyorum ve gittikçe yalnızlık daha cazip geliyor.

Kimse başkaları adına gerçekten mutlu olmayı beceremiyor, daha da vahimi kendileri için de mutlu değiller. İşte bu mutsuz kitle beni çok yoruyor. Ne zaman bu tarz bir grupla bir araya gelsem, bir hafta kendime gelemiyorum. Detoksa ihtiyaç duyuyorum. Besin değil insan detoksuna 😉

Detoksun Alası Doğa

İnsandan uzaklaştıkça doğa sanki daha çok konuşmaya başlıyor sizinle. Daha sık çağırıyor, daha çok özletiyor kendini. İlla extreme sporlar yapmanıza gerek yok, ayaklarınızı serin sularına sokabildiğiniz bir nehir, insanların sizden çaldığı huzuru içinize damla damla akıtmaya yetiyor.

Böyle bıkkın bıkkın yazmamın sebebi son birkaç haftayı, şehirde betonun içinde fazla geçirmiş olmam sanırım. Anlaşıldı benim gene bir kaçmam lazım şehirden 😉

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Umut, Değişim, Tutku

25 Haziran 2018

Umut, Değişim, Tutku

Bugün tutkularımın beni yıprattığı bir sabaha uyandım. Bu yazı öncesi birçok başka yazıyla size seslenmek üzere oturdum bilgisayarımın başına fakat sonrasında hepsinden vazgeçip umut, değişim ve tutku üzerine yazmaya karar verdim.

Umut

İnsandan umudu alırsanız geriye tahmin edebileceğiniz gibi sadece makine kalır. Duygusuz ama amaca yönelik makine.

Umuttur bizi herşeye rağmen devam etmeye ikna eden, mutlu olunabileneciğine dair inancı canlı tutan. Aksi halde çoğumuz sonlandırırdık kendi ellerimizle yaşamlarımızı. Çok şükür ki yaşadığımız dünyada Pandora kapatamamıştır bir kutunun içine umudu ve ruhta bazen ufak bir kıvılcım, bazen de alev alev yanan bir orman gibi varlığını sürdürür.

Devamlı söylüyorum; ben değişime inanırım, başka bir gerçeklik de bilmem, diye. Bir de değişebileceğimize dair umudu beslerim yüreğimde. Yüreğimi ise tutkuyla taşırım göğüs kafesimde.

Değişim

Hzlı geçişlere uyum sağlamayı gerektirir değişime teslim olabilmek. Önce değişebilenler, kitleleri arkasından sürükleyebilecek önderler de olabilirler, değişmeyi reddeden kitle tarafından yok da edilebilirler. Yok olmak ya da lider olmak… Ne büyük uçurum. Gene de gölgeleri gerçeklik sanmak yerine, ben Platon’u dinleyip çıkacağım mağaradan dışarı ve gözüm acısa da bakacağım ışığa.

Tutku

Tutku itici gücünüz olduğunda her kalkıştığınız işe büyük bir inançla başlarsınız.

Kadın erkek ilişkisi ise örneğin kalkıştığınız, büyük bedensel hazlar bile yaşasanız içinde en büyük tutku yani aşk yoksa sizi hiç kesmez. Hazdan uzaklaşıp yakalanamaz olanı kovalamaya devam edersiniz tutkunun pençesinde. Çünkü sanılanın aksine tutkuyu besleyen beden değil kalptir aslında.

İşlerine tutkuyla bağlı olanlar ise kendilerini kaybedecek, tüketecek kadar ihtirasla çabalar durur; tutku onları kasıp kavursa bile cennetin hoş bir bahçesinde sanırlar kendilerini.

Yani diyorum ki tutkulu insanlar sadece bir konuda değil her konuda ihtiraslıdır. Tutkuyla yer, tutkuyla çalışır, tutkuyla sevişir, tutkuyla bağlanır dostlarına. Toprağa usulca basmazlar, gümbür gümbürdür yürüyüşleri. Varlıklarını fark etmemek de pek olası değildir.

Hayata tutkuyla bağlı olunca öyle ucundan ilişik yaşayamıyorsun işte hayatı❗️

Değişime inanan, tutkulu insanlar yargılanmaktan da kurtulamaz

Sabit düşünceler ve inanışlar içinde konfor bulan zihinler, sizin tutkuyla bağlı olduğunuz bir düşünceyi bırakıp diğerine geçiş hızınıza katlanamaz. Anlatamazsınız da değişim, gelişim için gerekli olanın sizin gibi zihinler olduğunu, sabit durarak ilerlenemeyeceğini.

Neyseeee… Gene fazla metaforik bir yazı oldu. Ya birilerinin canını acıtacağım ya da burada susacağım 🤭

Ben şimdi umudumu korumak, değişimin geleceğine dair inancımdan yılmamak için bir süreliğine kendimi kapatıyorum 😉

Not: Telaşlanmayın canım; bir iki güne yeni umutlarım, ateşli tutkularım ve bilinmeyen değişimlere olan inancımla insanların arasına dönerim tekrar. Bir süre Olympos’a çekileceğim 😝😝

Not II: Daha önce değişim üzerine yazdığım iki deneme yazısının linkini de buraya ekleyeyim. Okumadıysanız belki bir göz atmak istersiniz:

• 21 Ağustos 2017: Elimizdeki Değişim
• 22 Mayıs 2017: Phoenix mi, Prometheus mu olacağız?

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Çocuklarla 1500 Km

18 Haziran 2018
Çocuklarla 1500 Km: Güzel Kızımla Fethiye, Faralya Tepelerinde


Güzel Kızımla Fethiye, Faralya Tepelerinde

 
Kışın bahsetmiştim, oğlumun eğitim hayatındaki zor senelerden birindeyiz, diye. Neyseki sınavı başarıyla geride bıraktık. Kış boyunca, onu sınavın hemen ardından, daha okulların kapanmasını bile beklemeden gideceğimiz tatille, motive etmeye çalıştım.

Türkiye’nin en ünlü plajlarını göstermek istedim bu yaz çocuklara.

“Neye göre ünlü?” diye soracak olursanız, “Elbette üzerlerine kurulan son derece lüks tesislerine göre değil” cevabını verebilirim. Her yazı Bodrum’da geçirdiğimizden bu tarz beach konseptlerine çocuklar zaten alışık. Bu sebeple insanın değil, doğanın yarattığı güzellikleri görmelerini istedim bu yaz.

Çocuklarla 1500 Km

Türkiye’nin tanıtım filmlerinde ve fotoğraflarında en çok kullanılan plajları öncelikli olmak üzere İç Anadolu’dan Batı Akdeniz’e uzanan bir yolculuk gerçekleştirdik çocuklarım ve ortaokuldan yakın arkadaşım Hande ve oğluyla. Hande’yi sitemizin Gezi köşesinde yazdığı yazılardan biliyorsunuz zaten. Çocuklarla 1500 km yol yaptık birlikte. İki kadın, üç çocuk gerçekleştirdiğimiz bu yolculuğu Hande kendi köşesinde tüm detaylarıyla paylaşacak sizlerle. Ben gezi kısmından çok anı tarafını paylaşmak istiyorum yolculuğumuzun.

Boşandığımdan beri çocuklarımla olan bağın daha da kuvvetlendiğini hissediyorum.

Keyifli olduğu kadar yorucu olan bu yolculuğumuz bizi birbirinize daha da yakınlaştırdı. Bu seyahati onların yardımı olmadan gerçekleştirmek çok daha yorucu olabilirdi. Oysa neredeyse kişisel tüm ihtiyaçlarını kendileri hallederek, üzerine bir de bana olabildiğince yardım ederek, omuzlarımdaki yükü fazlasıyla azalttılar. Gezimiz sırasında hem ufukları genişledi, hem de sanki biraz daha büyüdüler, olgunlaştılar gibi geliyor bana. Gurur duyuyorum onlarla. Vicdanlı, sorumluluk sahibi, iyi insanlar olsunlar istiyordum, her geçen gün böyle yetişkinler olacaklarına dair inancım artıyor 🙏🏻

Gezerken öğrenmek bence herkesin en keyif alacağı eğitilme şekli 😉 Yolculuğa çıkmadan gezeceğimiz bölgeler hakkında eksik bilgilerimi tamamladım ki gördükleri, bilgiyle kuvvetlenerek, hafızalarında yer etsin.

Hande’yle o kadar keyif aldık ki yaptığımız bu yolculuktan daha bunu yaşarken bir sonrakileri planladık; Doğu Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve daha birçok rota… 😉 Nasip olur inşallah.

Bu arada elbette inanılmaz yorucuydu.

İki üç günde bir ayrı bir otele yerleş, denizin verdiği yorgunluğu üzerinden atamadan yeniden direksiyon başına geç, dünyanın en uslu çocukları da olsa üç çocuğu arka koltukta saatlerce araba yolculuğuna mahkum edince birbirleriyle kavga etmelerine tahammül et… Bunun gibi zorlukları elbette var. Ama gene de keyfi paha biçilemezdi.

Didem Tarzı Bagaj Bavul

Böyle çok noktalı seyahatler için bir kolaylık olduğunu düşündüğüm bir yöntem geliştirdim kendimce. Bilmem sizin için de yararlı olur mu ama paylaşıyorum işte süper yaratıcı fikrimi 😝

Beni Instagram’dan takip edenler ya da şahsen tanıyanlar oldukça fazla kıyafet, aksesuar ve dolayısıyla da birçok bavulla seyahat ettiğimi bilirler. Oysa bu sefer bagajda Hande’ye de yer açmam gerekiyordu. Öyle bir sürü bavulla gezemezdim fakat eşyalarımdan da vazgeçmek istemiyordum.

İkea’nın dolap içi hurçlarını bilir misiniz? Hani şu sert köşeli, dolap kadar geniş, siyah dikdörtgen hurçları👇🏻👇🏻

İkea Dikdörtgen Siyah Hurç

Hurç, bavul kadar yer kaplamıyor bagajda ve çok daha fazla eşya alıyor içine. Kıyafetlerimizi bu büyük hurca yerleştirdim. Böylece bagaj, bavulum oldu. Her otelde, o gün giyeceklerimizi hurçtan alıp, ufak bir çantayla odamıza çıktım. Koca koca bavulları taşımak zorunda kalmadığım gibi bagajda oldukça fazla yer kaplayan o sert kabuklu, çek çekli bavullardan da kurtulmuş oldum.

Elbette bu da çok kolay bir seyahat şekli değil ama imkanlar dahilinde geçerli bir çözüm olduğunu düşünüyorum 🤔

Birkaç gün önce Bodrum’a annemin yanına geldik. Hande bayram öncesi İstanbul’a döndü. Yerini, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim bir diğer yakın arkadaşıma bıraktı. Fatmacım ve yakışıklı oğlu Efekan’la birkaç gün daha Bodrum’da kaldıktan sonra hep birlikte Bursa’ya döneceğiz.

Bende son gelişmeler böyle. Herkese mutlu, huzurlu, keyfli bir yaz dilerim.

Sevgiler
Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Şirince, Cumalıkızık ve Nicesini Mahvettik! Gelsin Sıradaki…

30 Nisan 2018
Şirince


Şirince, Selçuk, İzmir

 
İki hafta önce çocuklarla Efes’e gitmiştik. Antik Kenti gezdikten sonra, hemen yakınlardaki Şirince’yi de görsünler istedim. Akşam yemeğini Şirince’de yer, öyle otele döneriz diye program yapmıştım.

Şirince, pek de şirin değil artık!

Şirince’ye varınca, köyün geçirdiği değişimi görmekten fazlasıyla üzüldüm. Aynı manzarayı geçtiğimiz haftasonu Bursa’nın köylerinden biri olan Cumalıkızık’ta da görünce iyice şalter attı bende. Sizinkileri de attırmaya karar verdim 😉

Bu iki köy de, yıllara dayanan mimarileri, taş döşeli sokaklarıyla ziyaret edeni nostaljik bir zaman yolculuğuna çıkartmayı başarabiliyordu. Gelin görün ki bugün sokaklarının başında durduğunuzda evleri görmeniz pek de mümkün değil. Her evin önünde kurulmuş, hayatınızda görebileceğiniz en kalitesiz ve gereksiz ürünün satıldığı renk cümbüşü tezgahlar, evlerin görüntüsünün önüne çıkıyor. Gözünüzü alan bu çıfıt çarşısı görüntüsü, başka herhangi birşeyi algılamanızı engelleyecek kadar öne çıkıyor.

Satılanlar bir de alakalı olsa

Hayatınızda görebileceğiniz ne kadar gereksiz ve kalitesiz ürün varsa bu tezgahlarda. Allah’ım niye Cumalıkızık’tan ya da Şirince’den Çin malı oyuncak almayı isteyeceğimi düşündüklerini biri bana açıklasın…

Köy halkının, gelen turisti ekonomik gelir kaynağı olarak görmesini anlayabiliyorum. İyi de o zaman yerel, kendilerine ait birşeyler satsınlar. Turist üçüncü kalite saçma sapan ürünü niye alsın?

Bu kadar popüler olmadan önce Cumalıkızık

Bursa’ya ilk geldiğim yıllarda Cumalıkızık bugün olduğu kadar popüler değildi. O zamanlar sadece köyün meydanında yerel ürünler satılan bir iki tezgah vardı. Bunlarda da tarhana, silor, turşu, salça, reçel gibi köylünün kendi yaptıkları satılırdı ki ben de bu tezgahlardan alışveriş yapmayı oldukça severdim.

Cumalıkızık, Bursa


Cumalıkızık, Bursa

 
Avlulu eski köy evlerinin arasından yukarı doğru tırmanan taş döşeli yollarında, evleri seyrede seyrede tepedeki tek cafeye çıkar, geniş bahçesindeki asırlık ağaçların gölgesinde serpme kahvaltı yapar ya da gözleme veya mantı yerdim. Saatlerce keyifle oturur, ardından da aynı yolu gene aynı hazla iner, arabama biner giderdim.

Bugün ise Cumalıkızık’ta da Şirince’de de yürümek aynı Alaçatı’da yürümek kadar zor. Kalabalık ve tezgahların karmaşasından o eski güzellik görülemeyecek halde. Bu iki güzel köyün bu hale gelmesini görmek benim için oldukça üzücüydü.

Eee köylü kazanmasın mı?

Kazansın elbette. Benim derdim bu değil ki… Ama turistin oraya gelmesinin ana sebebi olan mimariyi algılanamaz hale getirmek, kendi bacağına sıkmak anlamına geliyor bence.

Elbette bir şehir planlamacısı değilim ama bence bunun bir iki çözümü olabilir. Örneğin yıllar önce olduğu gibi tezgahlar aşağıda köy meydanında toplanabilir. Bu alan yeterli değil deniyorsa o zaman ziyaretçi arabaları ve otobüsler için kocaman otopark yapmayı düşünebilen zihniyet, bir sabit pazar alanı da kurabilir. Ve elbette saçma sapan ürünler satmak yerine gelen turistin gerçekten almak isteyeceği birşeyler koyarlarsa o tezgahlara, işte o zaman para da kazanmaya başlayabilirler.

Artık Alaçatı’ya yazın gitmekten hoşlanmıyorum bile.

Bu sorunun en güzel örneği Alaçatı. Yazın o insan kalabalığı ve tezgah curcunası yüzünden nerede olduğunuzu fark edebiliyor musunuz? Hiç sanmıyorum. Alaçatı’yı gerçekten görmek(!) istiyorsanız bu sadece sezon dışında mümkün bence.

Herşeyi fazlasıyla hızlı ve hunharca tüketiyoruz. Popüler olan yerlerin, ilk başta neden sevildiğini unutup, onu olmaması gereken birşeye dönüştürüyoruz. Kısa vadede kazanmayı hedefleyip, uzun vadede büyük kaybettiğimizi görmüyoruz…

Bursa ve Ben

LGS, OKS, SBS, TEOG…

23 Nisan 2018
LGS, OKS, SBS, TEOG...


Temsili oğlum 👆🏻👆🏻

LGS, OKS, SBS, TEOG
ya da adı ne olacaksa ona çalışırken 😉

 
Bu kış oldukça ağırdı bizim için. Demir sekizinci sınıf bu sene. Bu ne demek, çoğu ortaokul annesi anlamıştır bile 😉

LGS, OKS, SBS, TEOG…

Üstte gördükleriniz sınavın bugüne kadarki adları. Bu senekinin ise ismi bile belli değil. Anladığım kadarıyla sınava bir kişilik vermek istemiyorlar. Sonuçta “Sınavı kaldırdım!” deyip arkasından sadece adını değiştirdiğini ve isteğe bağlı deyip aslında hiç de öyle olmadığını söyleyemeyeceğin için sınavın ismini telaffuz etmeyerek varlığı yok sayılıyor sanırım 😝 Çeşitli tanımlamaları var ama sistemin:

• Veli Tercihine Bağlı Serbest Kayıt Sistemi

• Eğitim Bölgesi ve Sınavsız Mahalli Yerleştirme Sistemi

Yeni adı ne olursa olsun, biz aynı mantıkla çalıştık. Hafta içi okuldan sekizde gelen çocuk, dokuzda eve gelen özel hocayla onbire kadar devam etti çalışmaya. Ardından bir saat dinlenip onikide uyudu. Ertesi sabah yeniden aynı rutin… Ahh bi’ de cumartesi de yarım gün okul, pazar akşamı gene özel ders. Bu şekilde tüm kışı geçirdik.

Çocuk bitti, okey’e dönüyor. Ben de öyle. Allah’tan ergenlik başlamadı. Bu dönem bir de hormonların çıldırmasını ne o, ne ben, ne de evdeki küçük kız kardeş kaldıramazdı sanırım. “Sizi önümüzdeki kış bekliyoruz, şu an için doluyuz.” deyip ergenlik sorunlarını alamadık eve.

Biraz eğlensin bari

Zalim falan değilim. Ama sistem buysa yapabileceğiniz pek birşey yok. Bu temponun içinde nefes alabileceği tek zaman olan sömestr tatili ve pazar gündüzleri çocukları alıp doğaya kaçtım. Elimden bundan fazlası gelmiyordu.

Sömestr tatili dedim ama bize sadece bir haftaydı 😕 Neyse kayağı seviyor, o bir haftayı dağda doya doya kayarak geçirdi. Ondan sonra kar dağdan kalkana kadar her pazar, sabah çıkarıp akşam indirdim. Tüm gün kaymanın yarattığı yorgunluğun ardından eve gelince en az üç saat özel ders aldı ama pazarı evde IPad’le beyin hücresi öldürerek geçirmek yerine vücudunu yormayı tercih etti şok şükür ki…

Bahar geldi, çalıştır çalıştırabilirsen çocuğu 🙄

Bahar bu, yetmiş yaşındaki dedenin bile kanını kaynatıyor, 14 yaşındaki çocuğu nasıl çarpmasın?!

Sınava bir buçuk ay var. Tempo iyice arttı okullarda. Oysa çocukların gözü dışarda. Dağda da kar kalmadı. Nasıl harcatacağım ben bu çocuğun içindeki enerjiyi?

Haftasonu Kaçamağı

Şöyle bir yöntem buldum, minik bir kaçamak. Geçtiğimiz iki haftasonu yakın çevreye haftasonu tatili organize ettim. Evet cumartesi okulu astık ama asmasak çocuk çığlık atacak artık…

Geçen haftasonu Eskişehir’e, bu haftasonu da 23 Nisan’ın pazartesine gelmesiyle uzayan haftasonu tatili sayesinde biraz daha uzağa Efes’e gidebildik.

İki şehri de oldukça sevdiler. Tüm gün yürümek, temiz hava, güneş zaten oldukça rahatlatıcı, bir de evden, aynı dört duvardan uzaklaşmak iyi geldi hepimize.

Zaten bahar gelince ben de evde duramıyorum. Dışarda, özellikle de doğada olmam lazım. Tüm kışı dört duvar arasında, gıkımı çıkarmadan geçirebilirim fakat güneş gökyüzünde mutlu mutlu gülümsemeye başladığı andan itibaren duvarlar üzerime üzerime geliyor.

Bahar güzel ama yaz… İşte o çocukların ve benim mevsimim. Demir sınava girsin, ertesi gün, okulların kapanmasını bile beklemeden, bavulları yüklüyorum arabaya, çocukları da arka koltuğa attığım gibi ülkenin gidebileceğimiz her köşesine gitmeyi planlıyorum. Allah nasip etsin inşallah 🙏🏻

LGS, OKS, SBS, TEOG… Adı ne olursa olsun, Haziran’ın 2’sinde girilecek bu sınavda tüm öğrencilerimize zihin açıklığı dilerim. Hepsinin emekleri karşılığını bulur umarım…

Didem Çelebi Özkan

Bursa ve Ben

Blogger: Üstün Varlık

16 Nisan 2018

Blogger: Üstün Varlık

Bugünkü konumuz her mevzuyu, herkesten daha iyi bilen üstün varlık: Blogger 😉

Blogger Anne

Birçok örneği var elbette ama bugün değineceğim, üç günlük annelikleriyle tüm dünyaya akıl veren sevgili blogger anneler. Herkese bol keseden dağıttıkları akıllarını keşke biraz kendileri için kullanıp sussalar, diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Çocuk yetiştirmeyi psikologlardan, pedagoglardan daha iyi bilen blogger anneler, akıl vermeye de doymuyorlar.

”Bilgin bazı şeyleri bilir, cahil her şeyi.” A. H. Tanpınar

Herşeyin en güzelini, en doğrusunu kendilerinin bildiğini sanan bu kadınlar, bu kesin bilgilerini yaymaktan da zerre çekinmiyorlar. Zavallı psikologlar, pedagoglar, boşuna onca sene dirsek çürütüyor üniversite köşelerinde. Yapsınlar bir çocuk, hamilelikleri sırasında da annelik üzerine bir ya da en fazla iki kitap okusunlar, çocuk doğar doğmaz da başlasınlar bence mesleğe. Boşuna yıllarını harcıyorlar eğitimlerine (!)

İnsanın tecrübesini paylaşmasına; “Çocuğumla başıma bu geldi, bu şekilde üstesinden geldim” demesine takılmıyorum, hatta bunu hoş bile buluyorum. İnsana ait yaşanmış her hikayeyi zevkle okurum. Beni rahatsız eden, kendi çözümlerini değişmez doğru gibi sunmaları.

Yaşanmışlıklar değerli elbette ama tek bir örnekle genelleme yapılamaz. Böyle bir tüme varım için ne tecrübe, ne de eğitimleri yeterli oysa ki.

Biraz tevazu, biraz da had bilme lütfen.

Yazıların; bir sıkıntıyı paylaşma, benzer sorunları yaşayanlara, “Bak aynı sıkıntıları yaşayan başka anneler de var” hissi uyandırarak, diğerini yalnızlığından kurtarma amacıyla değil, tamamen ego tatmini ve kendini parlatma hevesiyle kaleme alındığına inanıyorum. Böyle olunca da, bana gerçekçi gelmiyor.

Sırf ben mi bu insanları antipatik, zorlama buluyorum? Her konuda mükemmellik iddiasında olmak ne kadar gerçekçi olabilir ki anlayamıyorum.

İki gün önce anne olmuş birinin bilgiç bilgiç saçmalamalarına “Hormonlar çıldırdı tabi, bir iki ay izin vermek gerekir” diye tolerans gösterebiliyorum ama bu çıldırma durumu senelerce artarak devam edince, toleransım yerini kadını boğazlama arzusuna bırakıyor 😝 Dünyadaki yegane doğru anne olarak insanın kendini görmesi çok da sağlıklı bir durum olmasa gerek…

Pediastristler de boşa okuyor

Bu sadece ruhsal olaylar için geçerli bir yanılsama da değil; fiziksel yani bedensel sağlığı da bir pediatristten iyi tedavi edebildiğini iddia edene de her ortamda rastlamak mümkün. Calpol, Dolven ve Peditus’u kullanmayı becerebilen kadın, çocuk doktoru edasında salınıyor ortada.

Yıllarca kocasının kullandığı ilaçları düzenlemeyi başarmış, çocukları ateşlendiğinde de ne yapacağını bilen, üç beş ilaç adı da öğrenmiş yaşı atmışlarda her kadın ise, “Ehh artık yarı doktor oldum” diye geziyor ortada. Şaka falan da yapmıyor bu cümleyi kurarken, o kadar ciddi ve gururla konuşuyor ki sanırsınız karşınızda TUS sınavını vermiş bir uzman var.

Bilimsel birer alan olan bu bölümleri tecrübeyle bitirmişçesine ortalara çıkmak, bu alanlar için ömürlerini vermiş insanlara haksızlık olmuyor mu? Ben hiçbir doktorun azıcık muhasebe bilgisiyle mali müşavir edasında konuştuğuna denk gelmedim.

Bursa ve Ben’i kurmadan önce, başka bir online derginin editörlüğünü yaptığım sırada, blogger annelerin yazıları önüme geldiğinde şoka giriyordum. Ben düzenlerken utanıyor, bir psikolog bunları okusa rezil olduk, diye hayıflanıyordum.

O ne ego, o ne bilmişlik

Anlamadığım bu saçma sapan, balon gibi şişirilmiş egoların tüm bu davranışlarının onay da görüyor olması. İnsanların hayran hayran bu kadınların mizansen fotoğraflarına bakıp, altlarında cilala, parlat şeklinde yazdıkları yazıları doktor ağzından çıkmışcasına kesin bilgi olarak kabul etmeleri inanılmaz doğrusu.

Cahillerin eğittiği toplum

Paket güzel olduğu sürece, içine ne koyduklarının pek önemi olmadığını görüyorum üzülerek. Yardım arıyorsanız lütfen psikolog ve pedagoglara danışın, yanlış bilgi size yardımdan ziyade zarar verecektir.

Yazıyı bitirmeden ufak bir hatırlatmada bulunmak isterim. Annelik üzerine olmasa da kitaplar ve moda üzerine Instagram bloğu olan biri olarak, elbette bloggerlara karşı olmam söz konusu bile olamaz. Eleştirdiğim kişilerin kendi tecrübelerini bilimsel ve kanıtlanmış gerçeklermişçesine ortaya koymaları. Amacın da yardım değil, yaratılan gerçeklikle hakikatin ötesine geçip kendi varlığını diğerlerinden üst bir noktaya çıkarmak olduğunu düşünüyorum.

Bu haftalık da benden bu kadar. Sevgiyle kalın, bu çok bilmişleri de fazla kaale almayın bence 😉

 
Not: Bursa ve Ben’i kurarken en çok da bu bilmedikleri konularda ahkam kesenlerin karşısına gerçek bilgiyi koymayı hedeflemiştim. Çocuk doktorumuz Sabahat Karakaşlılar’ın ve psikoloğumuz Gülizar Şehitoğlu’nun bilgi ve tecrübeleriyle sizlere yardım etmek amacıyla Bursa ve Ben’de yazdıklarını gururla hatırlatmak isterim.

Didem Çelebi Özkan