Can’dan Gelenler

Kalem

4 Kasım 2018

Kalem

Elindeki kalemi demirlere çarparken çıkardığı gürültüden habersiz, gözlerini kısmış tık tık tık sesleri eşliğinde volta atıyordu. Aklından geçenlerin hızına adımları yetişemedikçe kalemin demire çarpma hızı artıyordu.

“Irmak Hanım buyurun” diye seslenen görevliye yabancılayarak baktı. Ne için orda olduğunu unutmuş, adıyla seslenilmesini yadırgamış halde bir kaç saniye anlamaz bakışlarla baktı. Ana dönmeyi başardıktan sonra hızlı adımlara kapıya yöneldi.

Hapishane girişi prosedürlerinin detaylarında cep telefonuyla içeriye girmenin yasak olduğunu bildiğinden telefonu arabada bırakmıştı. Dünyayla bağlantısının o kapıdan itibaren kesileceğinin bilincinde, içinde yükselen endişeyi bastırarak üçüncü denemede x-ray cihazından geçmeyi başarabildi.

Ses kayıt cihazının içeriye alınmasına müsaade edilmemiş, sadece kalem ve kâğıt ile röportajı gerçekleştirebilecekti. Labirenti andıran bina içerisinde kendine yolu gösteren memurun yanında duvarlara sinmiş sessiz çığlıkları duyduğunu düşündü. Binanın duvarları rutubetten yer yer dökülmeye başlamış, duvarlardan ince çizgiler halinde su sızıntıları Irmak’ın zihninde gözyaşları olarak imgeleniyordu. Bakış açısındaki deneyimleme tarzı işinde net ifadeler kullanmasını sağlasa da ruhunda onulmaz travmalar yaratıyordu.

Görüşme odasında beklemesi söylenip kapı üzerine kapatıldı Irmak’ın.

Klostrofobik bir ortamda zihnindeki cümleleri toplamakta zorluk çekiyordu. Empati kurmaktan vazgeçmeyi denese de başarılı olamadı. Nefes almasını zorlayan bir elin boğazını sıktığı hissiyle, ruhu kıskaçtaymışçasına boğuluyor gibiydi.

Basit görsellere odaklanmayı denedi Irmak. Görüşme odasının tek penceresi iki camlı demir parmaklıklı avluya bakan ışık almaktan yoksun bir yerdeydi. Duvarlar solmuş su yeşili boyalı, rutubet izleriyle kaplı, dökülmüş çatlamış sıva parçalarıyla bezeliydi. Görüşme için tek masa iki sandalye ve masanın üzerinde Irmak’ın getirdiği dosya ve kalem vardı.

Masanın üzerinde kaldı bakışları. Kalem, insanların iletişim kurmaya başladığı ilk çağlardan beri vazgeçilmez bir araç olmuş, dönemden döneme şekil değiştirerek bu zamana kadar gelmişti. İletişimin temel unsuru konuşmak olsa da, sonraki zamanlara ulaşmak adına kalemin gücünden faydalanılmış, bazen çivi, bazen taş, bazen kuş tüyü ile yazımların gücünü oluşturmuştu.

“Söz uçar yazı kalır” deyişini düstur edinmiş niceleri fikirlerini zamansızlığa taşımayı başarmışlardı.

Irmak’ın da gazeteci olmayı seçme nedenleri arasında bu fikir baş sırada yerini alıyordu. Teknolojinin gelişmişliğiyle kalem kullanmadan birçok fikrin yazıya dönüşmesi artık kolaydı. Fakat ülkede hala teknolojinin ulaşamadığı noktaların varlığı yeniden kalemli yazımlara mahkum ediyordu insanı.

İçinde bulunduğu ortamın ilkelliği, dünyanın dışında kalmışlık hissiyle Irmak bir simülasyonun parçası olduğu zannına kapıldı.

Kapının açılmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı Irmak. Bulundukları ortamla çelişki oluşturan iyi giyimli orta yaşı biraz geçmiş özgüvenli bakışlara sahip biriyle karşılaşmayı beklemiyordu.

Şaşkınlığından sıyrılıp elini uzatması biraz zaman alsa da, sonunda bunu başarabildi.

– Merhaba Toprak Bey, buyurun, diyerek sandalyeyi gösterdi. Kendini ev sahibi gibi hissetmesinin saçmalığında misafir olarak addettiği mahkumun oturmasını bekledi.

– Siz hoş geldiniz Irmak Hanım, diyerek yerine geçen Toprak, kadının bakışlarındaki şaşkınlığa şaşırarak, gülümsedi.

Bir süre konuşmayı başaramadan beklediler. Hal hatır sormanın ortama uygunsuzluğunun farkında, direk konuya girmenin aceleciliğini engellemek isterken süre biraz daha uzadı. Irmak yeniden Toprak’a bakma cesaretini kendini bulduğunda kaleme uzanarak açıklamalarda bulundu.

– İçeriye kayıt cihazının girmesine izin vermediler. Ayrıca fotoğraf çekmeme de izin verilmedi. Sitenizde bulunan sizin uygun gördüğünüz bir fotoğrafınızı kullanmayı düşünüyorum ne dersiniz?

– Özel bir fotoğraf seçimim yok, asistanımla iletişime geçerseniz o sizinle fotoğraf paylaşır.

– Tamam, öyleyse söyleşimize başlayabiliriz, sizin için uygunsa.

– Elbette, diyen Toprak’ın yüzünden hüzün dalgası geçti, oturduğu sandalyede biraz daha dikleşerek Irmak’ın gözlerine dikti gözlerini.

– Sizi yargının önüne taşıyan son yazınızdan bahsedelim Toprak Bey, adıyla ironi oluşturan söyleviniz belirli zümrelerde huzursuzluk yarattı…

– Araya girmem lazım sevgili Irmak, belirli zümreler derken kimi ya da kimleri kastediyorsunuz? Açık bir söyleşi olacağını umuyorum, sizin ne ifade ettiğinizi kesin dille bana sormanız lazım ki bende kesin ifadelerle derdimi anlatayım. Yoksa baskı sizi de mi etkisi altına aldı?

– Hayır, hayır, tabi ki bir etki altında değilim. Şu an etkisi altına girdiğim tek baskı hapishane ortamı. Baştan sorayım öyleyse, “Kalem” başlıklı yazınızda ‘Kalemimi kendim kıracağımı bilerek yazıyorum’ dediniz. Sekülerizmin yaygınlaştığına inancınızdan bahsedip, dini inançlarıyla hayatlarına yön veren insanları hor görür ifadeler kullandınız. Üstelik bundan bahsederken başınıza gelecekleri bildiğinizi de dile gelirdiniz. Bu bir meydan okuma mıydı yoksa bu duruma geleceğinizi bilip kamuoyu oluşturmayı mı hedeflediniz?

– Öncelikle ben yazı dilimde kimseyi hor görür ifadeler kullanmadım. İnançlarıyla hayatlarına yön veren insanlara elbette saygı duyuyorum, kabul de ediyorum. Dile getirmeye çalıştığım kendi hayatlarına yön vermekte serbestler, mesele bu hayat yapılarını hepimizin yaşaması konusundaki ısrarları. Üstelik bunun devlet eliyle de yaşamın içine yerleştirilmeye çalışılması kabul edebileceğim bir yaklaşım değil. Diğer taraftan ben yaşam tarzımı kimseye dikte etmeye çalışmıyorum. Benim gibi düşünen insanlar olduğu gibi benden çok farklı düşünen insanların da olduğu bir dünyada yaşıyorum. Ortak paydada buluşup yaşayabileceğimiz bir ülke hayal etmenin romantizminde yazdım belki de “Kalem” adlı yazımı. Bir meydan okuma değildi bu ya da kamuoyu oluşturma gayreti de değildi. Anlaşılmak istemekti belki, bu ülkede ben ve benim gibi yaşamak isteyen insanlar var mesajını vermekti. Belki de kurdukları ve kurmayı hedef edindikleri yaşam şartlarını kabul etmeyecek bir kesimin varlığını hatırlatmaktı…

– Peki, Toprak Bey yargılanma sürecinizde sizin gibi düşünen insanların pek de ortada görünmediği fark edildi. Aksine karşı taraf diye değerlendirdiğiniz taraf tüm duruşmalarınızda Adliye önünde sizi protesto ettiler. Destek görmemiş olmak sizi incitti mi?

– Ben ülkede sekülerizmin doğru anlaşıldığından pek emin değilim. Aynı tarafta olduğumuzu söylediğim birçok insanla aynı düşünceyi paylaşmıyoruz ki bu olması gereken bir durum. Ben taraf toplamak için yazmadım ki farkındalık oluşturmakta bir kapı açmak istedim. Tam da savunduğum fikre uygun bir davranış oluyor bu söylediklerim, dini olgularla planladıkları yaşantılarını dilediklerince yaşasın herkes. İster Hıristiyan, ister Musevi, ister Müslüman olsun bu mühim değil. Dini yaşantıları göstergeye dönüşüyorsa -ki şu an toplumumuz çok hızlı olarak bu göstergenin bir parçası olma yolunda ilerliyor- burada özümseme hatası da var demektir. Toplum temelinden inşa edilmeli, bunu da ancak sekülerizmin öncülüğünde yapılacak inkılâplarla sağlayabiliriz. Yazımın başlığına “Kalem” demenin sebebi de buydu zaten. Tüm liderler inkılâp yapmak istediklerinde bir simge seçerler bunun için. Bu simge zamanla hedefe giden araç haline dönüşür. Kimi zaman silah, kimi zaman dini bir kitaptır bu, örnekler çoğaltılabilir elbette. Benim önerim kalemden yanaydı. Bilimin yaygınlaşmasının sebebi olarak gördüğüm yazma eylemine göndermeydi. Ayrıca toplum zihninde yer etmiş ‘eli kalem tutan’ , ‘kalemini kırmak’ gibi kalıplaşmış deyimlerin de varlığı buna bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Biraz mola vereyim ister misiniz sevgili Irmak, parmakların yoruldu yazmaktan?

– Lütfen devam edelim, kısıtlı süremiz var siz cümlenizi bitirin, öğrenmek istediğim bir kaç şey daha var.

– Pekâlâ! Sözü edilen kalabalık grup içinde bir kaç şey demek istiyorum. Körü körüne herhangi bir inancın peşine düşen insanlar koloni halinde hareket kabiliyetine sahiptirler. Bu koloniyi oluşturmak için de illaki dışarıdan bir destek gerekir. Bu desteklemenin de devlet eliyle yapıldığını tekrar etmekten kaçınmıyorum. Siz de bunu yazıda belirtmekten kaçınmayın lütfen.

– Kendinizi tecrit edilmiş hissediyor musun?

– Bilakis, herkesten arî bir ortamda düşüncelerimin şekillenmesine fırsat doğduğunu düşünüyorum.

– Adil olarak yargılanacağınıza inanıyor musun?

– Cevabı soruda gizli aslında! Bunu sorma ihtiyacı hissettiren bir adli düzenin ne kadar adil olduğunu yorumlamaya gerek olduğunu düşünmüyorum.

Kapının açılmasıyla birlikte Irmak başını kaldırıp Toprak’ın gözlerine baktı. Kahverengi gözlerinin içinde oluşan hareli elalık ışıl ışıl parlıyordu. Toprak kapıdan giren görevliye hiç bakmadan ayağa kalktı, bu sürede gözlerini Irmak’tan ayırmadı. Yüzüne yerleşen gülümsemeyle elini Irmak’a uzatıp, şaşkın bakışlarla kendine bakan kadının elini tuttu. Irmak irkilerek yerinden kalktı, tokalaşma haline çevirdi ellerini.

– Teşekkür ederim sevgili Irmak, yine görüşeceğimizi umuyorum.

– Mutlaka, mutlaka Toprak Bey, diye cevapladı Irmak…

Hapishanenin kapısından çıkınca bakışlarını gökyüzüne çevirdi Irmak, bir saatlik mahkûmiyet bile yetmişti özgürlüğü özlemeye. Dingin adımlarla arabasına geçti, telefonu eline alıp, derginin editörünü aradı.

– Söyleşinin başlığı hazır “Topraktan Kaleme, Fikir Savaşı”

Özge Can

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 4 Kasım 2018 at 17:41

    Ne kadar anlamlı bir öykü. Kendinden farklı fikre, yaşam şekline katlanamayan herkesin islah olmasını dilerim 😒
     
    KALEM’ine sağlık Özgecim…

    • Cevapla Özge Can 4 Kasım 2018 at 18:12

      Teşekkür ederim canım, aynı temennilerdeyim. Farklılıklarla var olduğumuz idrakı yaygınlaşır dilerim…

    Cevap Yaz