Uykusuz Klavye

Kapımda Ayrılık Var – 1

5 Nisan 2018

 

1.GÜN | Kara Gün

 

Dün gece bitti her şey…
Akbabanın Anka’nın yuvasını dağıttığı gibi
Kahpe aydınlık da dağıttı içinde yittiğim yatağımızı
Faniydik,
Biliyordum ne zamandır da
Konduramıyordum bir türlü
Bir kayıp masal zincirlemişlerdi çünkü sırtımıza
Küllerinden doğan zümrüt Anka kuşunu anlatan.

O gittikten sonra salondaki kırmızı kanepede öylece kalakaldım. İçim boşalmış, ruhum sanki bir vakumla çekilmiş gibiydi. Oysa daha dakikalar önce elini tutuyordum. Sıcaklığı hala oradaydı. Yanı başımda. Uzanabilsem dokunabileceğim kadar yakın. Tekrar birlikte olacağımızın ve her şeye yeniden başlayacağımızın umudu bile oradaydı. Az önce. O da sevdiğim adamla birlikte kapıyı çekip çıktı. Arkasına bile bakmadan. Üstünde doğum gününden kalma kırmızı şarap lekesi olan halıya takıldı gözüm. Hani onun hediyesi olan halı. Öyle ya…Artık nereye baksam onu hatırlayacağım, her gördüğüm şey muhakkak onunla ilgili olacak. Kendi benliğimden azade, beni terk edenin hatırasına amade bir hayat süreceğim! Zavallıyım ben!

İşte yine kontrolsüz ağlamaya başladım. Gözyaşlarımı kontrol edemiyorum. Sıtmaya tutulmuş hasta gibi istemsiz kasılıyor tüm bedenim. Sanki bütün kaslarım göz yaşlarımı durdurabilmek için seferber oldular. Bense; bedenimin yaşadığı bu ıstırabı dışarıdan seyreden bir göz gibiyim, izlemekten başka bir şey yapamıyorum. Avuçlarımı, dişlerimi sıkıyor yine de bir türlü engel olamıyorum göz yaşlarıma. Gözümün önünde Yaman’ın kapıdan çıkarken ki hali ve kulağında o son sözleri arka arkaya dönüp duruyordu.

Ne demişti en son?

Artık olmuyor. Yapamıyorum. Başka birine âşık oldum. Ve arkasına bile dönüp bakmadan çıkıp gitmişti.

Saatlerce kırmızı kanepenin köşesinde, kucağımda Yaman’ın kırık dökük sözleriyle oturdum.

Sabahın erken ışıklarının içeri dolmasına az bir zaman kala uyuyabildim ama neredeyse saat başı uyandım. Korkunç kabuslarla beraber sığınağım dediğim bu evde geçirdiğim en kötü ve en huzursuz geceyi geçirdim.

2.GÜN |Kara Günün Ardından

Bugün ayrılığın ilk günü… Her şey bir toz bulutu misali anlamsız ve de bilinmez. Yaman’ın yokluğunu hatırlayarak uyandım sabah. Bir daha hiç onunla uyanamayacak olmanın düşüncesi karabasan gibi çöktü üstüme. Nefessizim. Onsuz bir hayat bildiğim bir şey değil. Öğrenmek de istemiyorum. Uyanır uyanmaz ağlamaya başladım. Oysa üzüldüğünde ağlayan biri değilimdir. Demek ölürken ağlıyor benim gibiler.

Of! Dün geceyi kafamdan silip bir an önce işe gitmem gerek ama hiç gücüm yok. Arada, aniden beliren istemsiz ağlamaları da engelleyemiyorum üstelik. Salona gidip, yine kırmızı kanepeye uzanıp gözlerimi kapadım.

Cep telefonum çalmaya başladığında saat dokuzu geçiyordu. Gece salonun camını açık bırakmışım, üstüme kar yağmış gibi. İnşallah bütün bunları unutacak kadar hasta olurum. Cep telefonum çalmaya devam ediyor. Tanımadığım bir numara.

Ya oysa?

“Alo?”

“…………..”

“Alo? Kimsiniz?”

“……………”

“Yaman?”

Kapandı. Arayan numarayı geri arıyorum hemen. Açılmıyor. Belki de hayatındaki kadın arıyordur. Sebep olduğu enkazın ne kadar canlı ne kadar ölü olduğunu anlamak için. Olamaz mı? Olur. Hatta belki birlikteydiler. Acınası halde Yaman’ın ismini söylediğimde içlerinden kötücül bir tatmin duygusu bile geçmiş olabilir. Kimse beni sevmiyor. Hiç kimse. Şu kocaman dünyada yapayalnızım.

Başım.

Dün akşam içtiğim şaraplar şimdi etkisini göstermeye başladı. Başım inanılmaz zonkluyor. Bir de evdeki o dayanılmaz balık ve anason kokusu… Masanın üstünde dün akşamdan kalma rakı bardakları ve tabaklar hala duruyor, mutfakta da akşam yemeğinin artıkları çöpe atılmak için bekliyor. İçimden gelmedi onları kaldırmak. Ama ne bu ağır koku ne de kirli tabaklar… Hiçbiri hatta hiçbir şey umurumda değil bugün, sadece ağlamak istiyorum.

Canım kırmızı kanepem! Tek varlığım! Beni tek seven sensin bu hayatta. Tespih böceği gibi kıvrılıyorum tekrar. İşte yine bir ağlama krizi daha! Bu sefer hem ağlıyor hem de karşıdaki duvara söyleniyorum. Tam olarak kime ya da neye yakardığımı bilmeden; sadece boşluğa akıtıyorum içimi. Sevdiğim adamın geri dönmesi ya da beni tekrar sevmesi için değil, içimdeki acıyı bir an önce tüketmek ve bitirmek için kelimelerimi boşluğa bırakıyorum. Gözlerim yanıyor, yüzümü yıkamalıyım.

Aynadaki yansımamı görünce irkildim.

Gözlerimin feri sönmüş, ışığı gitmiş.

“Bu kadar kötü olmamalıydı! Ben sana bunları bana yaşatacağın kadar kötü ne yapmış olabilirim?”

“Kendimden nefret ediyorum, hepsi benim hatam. Bu kadar değer vermemeliydim. Aptalım ben! Zavallıyım! Zavallı!”

Aklıma başka bir cümle gelmiyor. Oysa zavallı olduğumu düşünmüyorum. Yani hiç acze düştüğümü hissetmemiştim bugüne kadar. Demek aşk insanı kendi varlığından bile şüphe ettiriyor. Aynaya baktım tekrar. Gözlerim kan çanağına dönmüş. Tüm varlığım olmasa da gözlerim kesinlikle bir zavallının gözleri gibi. Üzgün, korkak ve tedirgin. Dün akşam büyük bir hevesle giydiğim siyah elbise şimdi üzerimde iğreti bir fazlalık gibi duruyor. Tüm benliğim ilk defa bu kadar ortada, savunmasız ve çıplak.

Öfkeyle koparttım düğmelerini elbisenin. İç çamaşırlarımı bile çıkarmadan girdim duşun altına.  Bacaklarımı iyice karnıma çektim ve bir süre öyle oturdum akan suyun altında. Öyle iyi geldi ki. Sırtımdan akan sıcak suyla birlikte dün gecenin ağırlığı da akıyordu sanki bedenimden.

Duştan çıktıktan sonra el çabukluğu ile kurulandım. Islak iç çamaşırlarımı çıkartıp aynaya baktım tekrar.

“Bu da geçer” diye sessizce fısıldadım aynadaki kendime.

 2. GÜN | Yeni Bir Başlangıç

“Konuşabildin mi dün?”

“Evet”

“Eeee? Neler oldu?”

“Ofisten çıktıktan sonra ona gittim. Yemek yapmış, kıramadım. Önce yemek yedik, sonra konuyu açtım. Ondan sonrasında da fazla kalmadım zaten. Hayatımda bir başkasının olduğunu biliyor, eğer sorduğun buysa”

“Ben asıl senin nasıl olduğunu merak ediyorum.”

“Bilmiyorum. Garip geliyor. Yani onca zamandan sonra bunu başka şekilde bitirmeliydim belki diye düşünüyorum. Ama diğer taraftan düşününce aslında en doğrusunu yaptım gibi geliyor. Nasıl olsa bir süre sonra duyacaktı. Belki o zaman daha kötü olurdu.”

Yaman’ın sesindeki pişmanlık rahatsız etmişti Eda’yı. Yine de rahatsızlığını belli etmemeye çalışarak cevapladı.

“Canım, bence sen en doğrusunu yaptın. Dediğin gibi nasıl olsa öğrenecekti. Bunu senden duyması daha doğru oldu.”

“Evet, galiba. Neyse benim şimdi kapatmam lazım. Akşam uzun uzun konuşuruz.”

“Tamam aşkım”

“Eda…”

“Efendim?”

“Seni seviyorum”

“Ben de bir tanem”

Yaman, uzun zamandır omuzlarındaki yükün ağırlığından kurtulmuşçasına derin bir iç çekerek yaslandı koltuğuna. Bugün onun için güzel bir gün olmalıydı, ama o dün akşamdan sonra bir türlü içindeki pişmanlık duygusundan kurtulamıyordu. Gerçi ne o eski Yaman’dı ne de onun altı yıl önce âşık olduğu kadın dün akşam ayrıldığı Buket’ti. Beş ay önce kavga ettiklerinde Yaman ilişkilerinde geri dönülmez bir yola girdiklerini biliyordu. New York’ta Eda’yı tanıması ve ona âşık olması böyle bir dönüşün olmamasını garantilemişti zaten.

Eda, Yaman’ın tanıdığı tüm kadınlardan çok farklıydı. Her zaman gülen, insana en kötü zamanında bile kendini iyi hissettiren yapıcı, sarıp sarmalayan bir enerjisi vardı. Hiçbir zaman alınganlık göstermiyor veya sitem etmiyordu. En çok bu anlayışlı hali baştan çıkarmıştı Yaman’ı. New York’ta kaldıkları on gün boyunca ister istemez Buket ile kıyaslamıştı onu. Her hali, her davranışı, bakışı, duruşu, her şeyi öyle farklıydı ki ondan. Eda, Buket’in aksine yapayalnız büyümüştü. Dokuz yaşında İstanbul’da şimdi çok sevdiği ailesine evlatlık verilene kadar İzmir Karşıyaka’daki çocuk esirgeme kurumunda kalmıştı. Ara sıra gördüğü kâbuslar olmasa geçmişe dair hatırlayacağı pek bir şey yoktu. Hayatını baştan sona anlatırken gözlerinde hiçbir zaman bir keder ifadesi görmemişti Yaman. Yaşadıklarını tevekkül ile kabullenişi ve tüm bu yaşananların ardında kendine sunulan, keşfetmesi gereken bir yol olduğunu düşünmesi cezbetmişti onu.

Bugün, onun için yeni bir başlangıçtı.

Dün geceden sonra bir türlü içinden atamadığı o rahatsızlığa rağmen; bundan sonra tüm o mecburiyetlerin bitecek olması ve Eda’nın yanında olacak olması onu mutlu ediyordu. Uzun zamandır hiç böyle mutlu hissetmemişti. Çam ağaçlarının sanki otobanı selamlar gibi eğildikleri yolda arabasını kullanırken bir taraftan bunları düşünüyor, diğer taraftan gözü tedirginlikle cep telefonuna kayıyordu. Az ilerideki mola yerinin tabelasını gördüğünde girmeye karar verdi. Yarım saatlik molanın bir zararı olmazdı. Tahmin ettiği gibi bir benzin istasyonu ve yan yana iki barakadan oluşmuş lokantanın bulunduğu küçük bir yerdi burası. Arabadan inmeden cep telefonundan gelen mesajları kontrol etti. Korktuğu gibi Buket’ten gelen bir şey yoktu. Rahatladı. Hemen kayıtlı numaralara girip, Buket’in numarasını sildi. Bir daha aynı şeyin olmasını istemiyordu. Sonra içinden Eda’yı aramak için amansız bir istek duydu. Vazgeçti. Bir hafta sonra zaten bir daha hiç ayrılmamak üzere kavuşacaklar, yepyeni bir hayata başlayacaklardı birlikte. Motoru çalıştırıp yola çıktı.

İçindeki tedirginlik biraz olsa azalmıştı.

Devamı için tıklayın…

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

1 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 5 Nisan 2018 at 13:16

    Çok sevdim bu öyküyü. Merakla bekliyorum devamını canım 🤓

  • Cevap Yaz