Uykusuz Klavye

Kapımda Ayrılık Var – 4

26 Nisan 2018

4.GÜN | Fırtına Öncesi Sessizlik

Şirketteyim ama her yer öylesine karışık ki. Fırtına öncesinin o iç bayan sağır sessizliği gibi. İnanılmaz boğucu bir hava var. Klimalar çalışmıyor ya da bu yumru benim boğazıma ilerledi ve beni boğmaya kararlı. Onun odasına gitmek için odanın çevresinde dolanıyorum. Aynı açgözlü kedilerin bir parça et için kasabın önünde tur atmaları gibi. Yalnız olduğunu düşünüp içeri dalıyorum. İçeride bir sürü insan var, masasının çevresinde toplanmışlar. İlk dikkat ettiğim şey; daha önce o odada bulunmayan ve şimdi de oraya nasıl geldiğini anlayamadığım raf oluyor ve üzerindeki fotoğraflar. Ama fotoğraflar ona ait değil. Nereden çıktı bu raf? O böyle şeyleri sevmez ki diyorum etrafımdakilere. Birisi, onun değil zaten diyor. İşte o an, ona bakmaya cesaret edebiliyorum. Masasında ama ağlıyor, hem de hıçkıra hıçkıra. Hiçbir şey soramıyorum, sanki boğazıma bir düğüm atılmış gibi.

Ter içinde uyandım. Sırtım ve boynum terden sırılsıklam olmuştu. Son iki gündür gördüğüm rüyaları sanki daha önce yaşamışım gibi hatırlıyorum. İçimin sıkıntısı uzunca bir süre devam ediyor. Hemen internete girdim rüya tabirlerine bakmak için. Raf iyiye işaretmiş, hayatımın düzgün bir çizgi üzerinde ilerleyeceğini ve mutlu günler geçireceğimi gösterirmiş. Özellikle rafın üstünde eşya varsa ki; benim rafımda fotoğraflar vardı, işte o zaman daha da iyisi hayallerimi gerçekleştirebileceğime işaretmiş. Rüyamdaki her ayrıntının anlamına bakıyorum. Hepsinin çok güzel anlamları var, sadece onun ağladığını görmem ile ilgili bir yorum yok. Bununla ilgili bütün rüya tabirleri kişinin kendisinin ağlaması ile ilgili.

Bugün yumrumun acısı biraz hafiflemiş gibi ama yine de kendimi üzerimden kamyon geçmiş gibi hissediyorum. Depresyonda her kaytarma mubahtır. Dolayısı ile evde kalmaya karar veriyorum.

Saat 07.30

Üç gündür ilk defa dışarı bakmak için pencereye yaklaştım, sokaklar bomboş ve hava biraz kapalı. Pencereyi hafiften aralayıp, havayı içime çektim. Havanın ciğerlerimi dolduruşu içimi gıdıkladı. Buz gibi hava yüzümü yalayıp geçti. Hoşuma gitti, pencereyi açık bırakmaya karar verdim. Böylelikle eve üç günün ardından ilk defa gün ışığı ve hava girmiş oldu.

Banyoda aynadaki bene baktım yine. Benlikten çıkmış, başka birine benzediğini düşündüm. Ama kime? Anımsayamadım. Saçlarım dağılmış, üç gündür ne taradım ne de duş aldım tabi. Yavaş yavaş kokmaya başlayacağım neredeyse. Aynadaki perişan halimden sıkılıp dişlerimi fırçalamaya karar verdim; o da yemek yemediğimden ağzımdaki garip tatsızlığı florür ile gidermek için. Ciddi ciddi üç gündür yemek yemiyorum çünkü. Açlık hissetmediğimi söylemiş miydim daha önce? Bunu da hatırlamıyorum şu anda. Geçmişi bırakacağım derken Korsakoff sendromundan mustarip olacağım galiba. Yalnız ciddi ciddi dünden beri midem ağrımaya başladı.

Mutfağa gidip suyu ısıttım, hiç içmediğim ama “Sağlıklı Yaşam” kontenjanından evime giren bitki çaylarından bir tanesini seçip demledim. Ardından işe gitmeden önce pratik olur diye aldığım ama yine hiç yemediğim yulaf ezmesini açtım. Tarihte yulafı kuşburnu çayı ile ıslatan tek depresif olarak, nihayet bilgisayarımın başına oturdum. Aslında televizyonu açmayı da denedim ama açılmadı. Neyse biraz sessizlik içinde kalmak iyi olabilir belki. Şirkete bağlanıp arkadaşlara bugün gelemeyeceğimi çünkü midemi fena üşüttüğümü söyledim. Depresyonda yalanın bini bir para çünkü! Bu arada ondan gelen herhangi bir e-posta var mı diye de kontrol etmiş oldum. Dün gönderdiğim iki mesaja da cevap vermedi. Bugün de yurtdışına gideceğini söylemişti. Off! Niye düşünüyorum ki ben bunları! Artık bitti, gitti.

Yumru yine çıktı ortaya. Koltuğa geçtim, televizyonu tekrar denedim. Bu sefer açıldı, güzel bir film yeni başlamak üzereyken yakaladığıma sevindim. Film seyretmek iyi gelebilir, romantizm temasından uzak olduğu sürece. Neyse ki; film gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenerek çekilen “Tanrıyı Oynayanlar” dı. Dünyada gerçekleştirilen ilk kalp ameliyatı ile ilgili bir film. “Bluebaby Operation” diye de bilinen ve dünyada ilk defa Johns Hopkins hastanesinde gerçekleştirilen ameliyatın en ilginç yanı, ameliyata o yıllarda yasak olmasına rağmen bir zencinin, üstelik de tıp bilgisi olmayan bir zencinin girerek; ameliyatın esas adamı olan doktora bu önemli ameliyatta yardım etmesiydi. Tabi adamcağızın değeri çok sonra anlaşılmış, o ayrı.

“Benim de değerim anlaşılacak mı bir gün?”

Saat 10.20, yine şirkete bağlansam iyi olur diye düşünüp bilgisayarımın başına geçtim. Yapılacak bir sürü iş var ama ben enerjimi henüz toparlayamadım. Motivasyonum magmanın derinliklerinde şeytanla briç oynuyor. Yine de kendimi zorlayıp, bugün teslim etmem gereken pazarlama raporunu son haline getirip yolladım. Şirketten dosyalarımı istedim ve birkaç telefon görüşmesi yaptım. Hatta bir sponsorluk işi bile bağladım. Sanırım yavaş yavaş yumrum yok oluyor. Artık sadece aklıma geldiğinde aynı şiddette acıtmaya devam etse de sürekliliğini yitirmesi iyi bir şey.

Saat kaç uçağı ile gitti acaba?

Yalnız mıydı?

Aklına geliyor muyum?

Bu soruların neden hiç karşılığı yok?

Unutmam gerek!

Bunları artık sormamam gerek! Evin içinde dolanmak işe yarayabilir diye kalktım bilgisayarın başından hemen. Çünkü biliyorum ki; bu soruların ardından THY’nin sayfasına girip uçak saatlerine bakacağım ve en azından ilk sorunun cevabını bulabileceğim. Hayır, bunu yapmamalıyım. Orta sehpanın üzerindeki Yıldızname’ye takıldı gözüm, elime alıp dün yüksek sesle okuduğum duayı arayıp buldum. Dilimden değil de gönlümden aktı o kelimeler sanki. İçimde bir ferahlık, yumru desen duanın iyileştirici etkisi onu da sarmış sanki. Sonra aklıma geldi, koltuğa oturup dünkü gibi yastığı alıp göğsüme bastırdım. Acım dindi. Sorular gitti.

Saat 13.30.

Kalkıp mutfağa gidip, dün yarım bıraktığım işime kaldığım yerden devam etmeye karar verdim. Koku hala gitmemiş. Çöp kovasını çıkardım tezgâhın altından, inanılmaz ağır bir koku var. Boşaltıp, çöpü dışarı çıkardım. Tezgâhın altı biraz havalansın diye dolap kapağını açık bıraktım. Tabakları, bardakları ve diğer kirli olan bulaşıkları suyun altına tutup kirlerini akıttım güzelce. Neredeyse yıkanmış gibi oldular. Tam makineye yerleştirecektim ki; enerjim bitti. Her şeyi olduğu gibi bırakıp, kırmızı koltuğuma geri döndüm. Canım sıkılmaya başladı bir sigara almak için uzandım paketime ama lanet olası sigaram da bitmişti. Marketi arayıp sipariş verebilirim gerçi ama dışarı çıkmak iyi gelecek, biliyorum. Hemen üzerime bir hırka alıp, eşofmanlarımla çıktım sokağa.

Şaşılacak şey! Kış ortasındayız ama hava hiç de serin değil. Tam deniz kenarına inilecek hava aslında. Depresif insanın deniz kenarında işi neymiş canım? Ben sigaramı alıp eve döndüm tekrar. Henüz bir ağlama krizine yakalanmadığım aklıma geldi. Sevindim. Az biraz sevinince bilgisayarın başına geçtim yine.

Bu sefer internette aşk acısı ile ilgili bir site var mı diye bakmak için. Tam tamına bir milyon sekiz yüz otuz bin tane site var. İnanmazsanız bakın! İlişki bitince ne olur, onu tekrar kazanmanın yolları, onu kendinize tekrar aşık edin gibi bir sürü yazı, makale ve forum var.

Canım sıkılıyor ve işte yapmamam gereken şeyi yapıyorum. Türk Hava Yolları’nın sayfasına girip uçak saatlerine bakıyorum. Bir sürü uçak var, acaba hangisi ile gitti? Ne zaman dönecek? Off! Yumrum acıtıyor, aklıma o akşam takılıyor yine. Gelen e-postalara baktım, ondan gelen bir şey yok. Yine. Ben de diğerlerini cevaplıyorum ve bu arada yapmam gereken diğer işlerimi de hallediyorum. Fark ettim de depresif halim bir tek işime konsantre olmuşken kayboluyor. Belki şu sıralar biraz mesaiye kalmalıyım.

Akşam oldu. Yine bir gün daha bitti. Koskoca bir gün. Hayatımdan kayıp giden bomboş bir gün.

“Ne yapıyorum burada tek başıma?” diye soruyorum kendime.

Keşke bu soruyu cevaplayabilecek biri olsaydı, keşke beni terk eden insanın ardından kendime acımanın, kendi kendimi acıtmanın ne kadar anlamsız olduğunu gösterebilseydi. Geri dönüşsüz, bitimsiz bir ayrılığın ardından yapılacak en iyi şeyin ileriye bakmak olduğunu söyleyebilseydi. Ya da bana dert veren şeylere böylesine yapışıp kalmamın ne kadar acınası bir durum olduğunu anlatabilseydi. Günlerimi bu evin içinde, hiçbir şey yemeden ve hiç kimse ile konuşmadan geçiriyorum. Niye yapıyorum bunu kendime?  Midemdeki ağrı biraz daha artmaya başladı ama bu sefer bu yumrunun acısı değil sadece. İnanılmaz bir acı; sanki ince iğneler batıyormuş gibi. Sanırım yemek yemeliyim.

Mutfağa gidip, buzdolabını açtım. Evde sadece iki yumurta, o akşamdan kalma mezeler, birkaç brokoli ve çikolatalı puding var. Bunların arasında en depresif duranını seçtim tabi. Ocağa su dolu tencereyi koyup brokolileri içine attım. Suyun kaynamasını beklerken salona gidip televizyona baktım biraz. Sonra kırmızı koltuğun orta kısmındaki ağır ve yalnız çöküntüyü gördüm. Yerini daha da belirginleştirmek ister gibi tam da gidip o çöküntünün üzerine oturdum. Güne başlayalı tam on dört saat oldu ama ben bir tek damla gözyaşı dökmedim bugün. Sanırım bu iyiye işaret olsa gerek.

Dün gece rüyamda gördüklerimi düşündüm, rafı, onu… Neden ağlıyordu acaba? Öğrenemeden, biri çekip beni rüyanın dışına çıkarmıştı. Brokoli mi bu kokan? Yoksa ben miyim? Hiç halim yok banyo için. Hem zaten insan içine çıkmak gibi bir düşüncem de yok. Birden aklıma geldi, acaba şu kokuşmuş halimle başıma bir şey gelse? Allah korusun ya kalp krizi geçirirsem ya da apandistim patlarsa veya mide kanaması geçirirsem ki; bu en sonuncusu şu anki durumuma da çok uygundu, beni herhalde saatler sonra hatta belki günler sonra bulurlardı.

Gazete manşetlerini hayal edebiliyorum:

“İstanbul’un en nezih semtinde bile çöp ev bulundu. Evde ölü bulunan kadının, yapış yapış saçlarla ve üstündeki eskimiş kirli eşofmanlarla bu eve gizlice girmiş zavallı bir evsiz olduğu üzerinde duruluyor.“

Gazete manşetlerinden tencere kapağının sesi sayesinde sıyrılabildim. Su kaynamış, kapağı zorluyordu. Brokoliler olmuş. Üçüncü günün ardından dört adet brokoliden oluşan ilk akşam yemeğimi alıp, salona geldim. O kara gece öncesinde okumaya başladığım “Imprimatur” orta sehpanın üzerinde. O gece masadan kalkıp, kırmızı koltuğa geçtiğimizde alıp bakmıştı kaç sayfa okudum diye. Münasebetsiz! Kitaba uzanıyorum, kokluyorum, belki elinin kokusu kalmıştır diye ama hayal kırıklığı ile tekrar kitabı bırakıyorum olduğu yere. Ümitsiz!

Brokoliler biraz fazla pişmiş gibi, neredeyse dağılma noktasına gelmiş. Çatal bile tutmuyor. Sıkılıyorum, iki tanesini yiyip, tabağı bırakıyorum mutfağa. İçim daralıyor; ne dışarı çıkmak istiyorum, ne de içeride kalmak. Öyle bomboş hissediyorum ki… Keşke şimdi yanımda olsa…

Gözlerim doldu ama ağlamayacağım ve bu gece onun hayali ile uyuyacağım son defa, hem de kendi yatağımda.

Devamı Haftaya…

>> Sonraki Bölüm

<< Önceki Bölüm

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 26 Nisan 2018 at 18:54

    Annem meraktan çıldırıyor. Devamlı beni sıkıştırıyor; sende tamamı varsa ver okuyayım, diye 😂 Bana kalırsa Buket Yaman’ı bir güzel pataklasın, sonra da arkasına bakmadan “Next” desin 😝

  • Cevapla Beril Erem 26 Nisan 2018 at 19:17

    Ben de kesinlikle aynı görüşteyim ama bu Buket aramızda kalsın biraz acı çekmeyi seven bir tip gibi, adeta melankoli ile besleniyor hatun. Baksana kaç gündür aç, nefesi kokuyor artık! Yani ne kadar acı çektiğini dinlemekten bana gına geldi! Gerçi ummadığın taş baş da yarar derler… inşallah dediğin gibi olur canım😁🙏

  • Cevap Yaz