Uykusuz Klavye

Kapımda Ayrılık Var – 2

12 Nisan 2018

ayrılık ve aşk

Ah Ayrılık! Yaman Ayrılık!

Şirkete geldim ama ayaklarım beni geri geri götürdüğünden varmam neredeyse öğleni buldu. Gözler kan çanağı, burun kızarık, üst dudak şişmiş. Mutsuzluğun izlerini kapatacak bir fondöten daha icat edilmediğinden, görünüşümü viral bir yalanla kapatmak zorunda kaldım mecburen. O nedenle şirkete girer girmez soran herkese nezle olduğumu söyleyip soruları geçiştirmeye çalıştım. Bir an önce odama gidip dünyanın geri kalanından sıyrılmak istiyorum.

Asistanım öğleden sonraki toplantıların notlarını tutuşturdu elime odaya girerken. Şöyle bir göz ucuyla baktım, ilk sırada Yaman’ın da olacağı toplantı var. Açıkçası ilk aklıma gelen şey; dış görünüşüm oluyor. “Ne aptalca!” diyebilirsiniz. Bir insanın birlikte olduğu kişiden vazgeçecek kadar gözünün görmemesini sadece dış görünüşe bağlamak; ayrılıkta biz kadınların tutunduğu incecik bir dal. Zayıf bir umut. Bir ihtimal. Her şeyin düzeltebileceğine dair estetik bir sanrı. Evet, mantığım böyle söylüyor. Kalbim ve aklımsa -Oh be! İyi ki bu bej elbiseyi giymişim- diyor. Yaman’ın bir kadında bu tip detaylara önem verdiğini biliyorum çünkü. Yani demem o ki; bunu düşünmem benim suçum değil. Kadın bedenime, kadın aklıma, türümün devamını sağlamak için işlenmiş gizli bir kod.

Otoparktan ofise gelene kadar geçen iki dakika elli altı saniyede belki ondan bir e-posta gelmiştir diye ilk iş gelen e-postalara bakıyorum. Onca gönderinin içinde gelen hiçbir şey yok. Ondan tabi. Biten her dakika ayrılığımıza geçerlilik kazandıran noter gibi sevimsiz, sınırlayıcı ve zalim.

Zamanla birlikte can yakma yarışında bayrağı elden bırakmayan bir de aklımdaki sorular var.

“En son ne zaman birlikte olmuştuk?”

“O zaman da var mıydı bu kadın?”

“Daha geçen hafta beni sevdiğini söylememiş miydi?”

“Kim bu kadın?”

“Şirketten mi?”

“Offf! Yeter!”

Şu anda dışarıdaki seslere dahi tahammül edemezken kendi iç sesimi dinlemeye hazır değilim. Müzik dinlemeliyim. İçimdeki sesleri bir tek müzik susturur. Kulaklıklarımı takıp, atmosferi terk eden mekik gibi kendi boşluğuma bırakıyorum kendimi. Nouvelle Vogue çalıyor şansıma.

This is not a love song. Materyalist dünya!

Dün akşamdan beri hiçbir şey yemedim ne var ki; aç da hissetmiyorum. Üstelik balığın da ancak yarısını yiyebilmiştim. Kahve almalıyım, o kadar az uyudum ki, sanki hiç uyumamış gibiyim. Bir ara kapıda görür gibi oldum onu, oturduğum tarafa çok kısa göz ucuyla baktığını hissettim ama kafamı kaldırmak istemedim. Ağladığımı anlamasını istemiyorum. O yüzden yanından geçerken yüzüne bile bakmadan geçiyorum. Asistanım sürekli kapıdan başını uzatıp “Size bir şey getirmemi ister misiniz?” diye sorup duruyor. Ona inat kahve almaya kendim gidiyorum bugün. Gıcık oldum. Başka zaman olsa; içeriden adını megafonla seslenmek gerekiyor kıçını kaldırıp kapıdan bir zahmet bakması için. Bugün haspam gördü ya beni böyle şiş gözler, kıpkırmızı bir burun, ne olup bittiğini anlamak için kafası kertenkele gibi sürekli odaya girip çıkıyor. Az önce kahvemi alıp yerime dönerken, Yaman’la kapının girişinde neredeyse burun buruna geldik. Bu sefer de o bakmadı yüzüme.

Bütün gün, aklımda milyonlarca uçuşan düşünceyi bir araya getirip de şöyle adam akıllı tek bir fikir çıkartamadan geçip gidiyor. Öğleden sonra toplantıya girdik, ikimiz de huzursuzuz. Sanırım gece o da uyumamış.

Herkes bir şeyler söylüyor, her kafadan bir ses. Belli ki bir başka toplantı daha yapılması gerekecek. Karşımda alt ürün gruplarından sorumlu müdür yardımcısı konuşuyor, ona bakıyorum ama duymuyorum. İçimden ağlamak geliyor yine, onunla aynı odada aynı havayı soluyorum ama birbirimizin yüzüne bile bakamıyoruz. Nihayet toplantı bitiyor, apar topar toparlanıp eve gidiyorum. Yoldan bir şişe kırmızı şarap aldım, bu gece buna çok ihtiyacım olacak.

Eve gider gitmez açtım şarabı. Ve hala bir şey yemedim ama midem şu anda umurumda değil.

İnsan kendi kendine ne zaman konuşmaya başlar?

Yalnız hissettiğinde? Delirdiğinde? Ya da belki delirmemek için? Ya da içinde çok şey biriktirdiğinde? Bakmayın, hepimizin içi çöplüğe dönmüş durumda aslında. Dönüştürmeden veya atamadan o çer çöpü bastıra bastıra en derinlerimize sıkıştırıyoruz. Bir gün gelir lazım olur diye. Bu da bana ders olsun! Asla unutmayacağım. Neleri unutmuyoruz halbuki!

Bana gelince; ne kadar çok şey biriktirmişim içimde, ne kadar çok canım yanmış ki; şarabımdan ilk yudumumu almamla beraber tekrar karşı duvara dökülüyorum. Sanki karşımda onun hayali duruyor da beni dinliyor gibi. Nasıl olsa o da son gece konuşmamıştı, aynı bu duvar gibi ruhsuz, duygusuz oturmuştu yanımda. Bak yine ağlamaya başladım, bu sefer nefesim kesilecek gibi ağlıyorum, çünkü ağlarken aynı zamanda karşımdaki duvara da hesap soruyorum. Boğazımın inanılmaz yandığını hissediyorum ama hiçbir şey gelmiyor elimden, çünkü gözyaşlarım yine kontrolümün dışında.

Ayşegül arıyor.

Ona bu akşam için söz vermiştim güya. Aradığında geliyor aklıma. Milat kadar uzak şimdi o günler. Yaman o kapıyı çekip çıktığı anda kocaman bir aralık koydu her şeyle benim arama. Devasa bir boşluk. Ayşegül’e daha yeni eve geldiğimi, biraz geç kalacağımı söyleyip kapatıyorum telefonu. Üçüncü kadehi dolduruyorum, yavaş yavaş kafam bulanmaya başladı. Keşke sızıp kalsam şuracıkta. Acısız bir uykuya dalabilsem. O kadar uykum var ki aslında, ama gözlerimi kapattığım anda göz kapaklarım sanki bu duruma isyan eder gibi sızlamaya başlıyor. Bu kadar gözyaşı nereden çıkıyor anlamıyorum.

Şarap bitiyor, sigaramda bitti.  Ayşegül’e gitme vakti geldi. Saat 21.00. Yani yaklaşık bir buçuk saattir ağlıyorum.

Ayşegül kapıyı açtığında ilk önce anlık bir şok yaşıyor. Uzun zamandır görmedik birbirimizi ne de olsa, Ankara’dan daha geçen hafta taşındı buraya. Gözlerim iyice kızarmış, göz kapaklarım şişmiş içeriye giriyorum. İlk önce sarılıyor bana ve ne olduğunu soruyor. Birden hatırlıyorum; Ayşegül beni en son ekim ayında Ankara’da gördüğünde de ben ağlıyordum, üstelik yine aynı kişi yüzünden. Mutfağa geçip konuşmaya başlıyoruz. Neler olduğundan çok, neler hissettiğimi anlatmak istiyorum. Öyle de yapıyorum. İçimi döküyorum ona. Zaten olan bitenin ne önemi var ki artık? Bu hissettiklerim olmasa onların hiçbir geçerliliği olmazdı.

“Neden ben yaşıyorum bir tek bunu?”

“Neden ben tek başıma çekiyorum bu acıyı?”

“Neden o da benim gibi üzülmüyor?”

“Neden üstüne bir de aşkla ödüllendiriliyor?”

“İlahi adalet dedikleri bu mu? Ne yaptım ki ben bu kadar kötü?”

Cevabını bilmediğim bir sürü soru.

“Bak, Allah hep en sevdiği kullarına acı çektirirmiş.” diyor Ayşegül birden.

“Ne yani şimdi ben bu kadar acıyı, Allah beni çok sevdiği için mi çekiyorum? Allah’ın sevdiği ve sevmediği kulları diye bir ayrım olduğunu sanmıyorum Ayşegül’cüğüm.”

Tartışma uzayacak gibi, ama benim Tanrının sevdiği ve sevmediği kul seçimi ile ilgili felsefi boyutta düşünecek enerjim kalmadı. Daha sonra tekrar ve daha uzun oturmaya geleceğimi söyleyip çıktım evden. Allah’tan yakın mesafelerdeyiz birbirimize. Yoksa bu saatte eve de gidemeyecektim.

Saat şu anda 01:30

Ve ben yine bir ağlama krizinin eşiğindeyim. Eve girer girmez gördüğüm ilk şey; kırmızı güller. Onları oradan kaldırmam gerektiğini bilmeme rağmen; artık vücudum da kontrolden çıktığı için güllere sadece bakıyor, onların oradan kalkmaları gerektiğini düşünüyor ancak bir türlü eyleme geçemiyorum. Karnımda inanılmaz bir sızı var, sanki gittikçe büyüyor. Bir de ellerimde bir gariplik var, sanki karıncalanma gibi, sanki bana ait değillermiş gibi garip bir his. Ama şimdi bununla ilgilenecek durumda değilim. Bütün gün hiçbir şey yemememe rağmen hala aç hissetmiyorum. Oysa bünyem inanılmaz zayıftır. Özellikle bu aylarda en ufak bir yorgunluğun ardından hemen hasta olurum. Bence ruhum öyle büyük bir yara aldı ki; fiziksel acıları hissedemez oldum sanırım. Yoksa şimdiye kadar sadece bir buçuk şişe şarap, iki paket sigara ve fincanlarca kahvenin girdiği vücudum çoktan iflas etmiş olurdu.

Televizyonu açtım ve yatak odasından yastığımı alıp salondaki koltuğa uzandım. Bu gece içimden o yatakta yatmak gelmiyor.

Gözyaşlarıma aldırmadan kapattım gözlerimi.

>> Sonraki Bölüm
<< Önceki Bölüm

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Esra Ocak 14 Nisan 2018 at 23:26

    Tebrikler 🎈 Devamını bekliyorum.

  • Cevapla Beril Erem 19 Nisan 2018 at 15:49

    Canım şimdi gördüm mesajını🤦🏼‍♀️ Çok teşekkür ediyorum güzel arkadaşım ❤️

  • Cevap Yaz