Öykü & Deneme

Sızı

11 Mart 2018

Sızı. Kadına şiddeti resmeden elinde kana bulanmış beyaz bir gül tutan kadın fotoğrafı

Kapının çarpmasıyla aynı ana denk geldi bileğindeki sızıyı fark etmesi. Kalkmak için eliyle destek almaya çalıştı yerden. Kafasındaki zonklama başını döndürüyor, elini kolunu kullanacak yetileri çalışmıyordu. Sarsılarak da olsa kalktı. Sendeledi, düşecek gibi oldu, duvara tutundu. An önce çarpıldığı duvara!

Lavaboya gitti, aynadaki aksinden gözünü kaçırarak hızlıca soğuk su çarptı yüzüne, bileğini ovdu suyun altında. Boğazına oturan yumru yetmezmiş gibi bir tane de bileğine oturmuştu. Hasar kontrol yapamayacak kadar bitkin hissediyordu ama kendinden başkası yoktu yaralarını saracak. Aynaya bakmaktan kaçınarak başını eliyle muayene etti, ufak bir yumru, hafif bir sızı da orada vardı. Yüzüne bakmadan çıktı banyodan.

Asıl sızı ruhta

Buzdolabının önüne gelip kaldı. Neden orada olduğunu unutmuş, boş gözlerle dolaba bakıyordu. Saçları at kuyruğu yaptığı yerden dağılmış, toka saçının ucunda asılı kalmış, tişörtünün yakası omzundan aşağıya kaymış, sefil dağılmış hali, buzdolabının parlak kaplamasından kendine bakıyordu. Sendeledi yeniden, tutunacak yer arandı, bulamayınca buzdolabının önüne çöktü, aksine baktı.

Delice ağlamaya başladı.

Boğazından çıkan hırıltılı çığlıklarına sağlam kalan eliyle zemine vurarak çıkardığı ses eşlik ediyor, mutfağın duvarlarına çarpıp başka bir kulağa ulaşmadan girdap oluşturuyordu. Zemine vurmaktan eli, çığlıklarından boğazı yorulmuş halde cenin pozisyonunda yere kıvrıldı. Ana rahmine dönüp orada kalabilmiş, ya da hiç olmamış olmayı dileyerek orada sızdı.

Güneşin gözüne vuran ışıltısıyla kırpıştırarak gözlerini açtı. Her yeri sızı içinde, ne olduğunu anlamaz haliyle doğrulmaya çalıştı. Bugün kaçıncı defa doğrulmaya çalıştığının farkında değildi. Güneşin ışıltısından anladığı kadarıyla gün yarılanmıştı. Günü hesaplayabildiğime göre kafam çalışıyor hala, diyerek kendine şaşırdı.

Kalktı, buzdolabından bir iki kalıp buz aldı, sandalyeyi çekip oturdu. Kalıbı başına ve bileğine koydu. Soğuktan içi ürperdi ama vazgeçmedi. Masadaki terk edilmiş kahvaltı sofrasına baktı. Çatalın ucunda kalmış peynir, çay tabağına yarım oturtulmuş bardak, bir lokmalık bölünmüş ekmek… Rönesans tablosu gibi diye düşündü.

Buzları attı, bir kahve yaptı kafasını açması gerektiğini düşünerek. Tablo gibi masayı es geçti, pencere kenarına keyif anları için koyduğu berjere gitti oturdu. Bir sigara yaktı, sigaranın dumanı pus oluşturdu gözünde, camı açtı. Sitenin bahçesinden gelen normal yaşam seslerini dinledi, bahçıvanın budama makasının sesi, çocukların kahkaha dolu sesleri, “Pelin eve gel annecim” diyen komşu Sertap’ın sesi…

Hayat devam ediyor!

Bana rağmen, tüm yaşananlara rağmen diye düşündü. Bacaklarını göğsüne doğru çekip bir koluyla sarmaladı kendini. Diğer elinde hala sigarası tütüyordu. Nasıl bu hale geldiklerini anlamaya çalıştı. Nerede başlamıştı ilk bu şiddet gösterileri? Yıllarını verdiği adam nasıl bu hale gelmişti? Sakince kahvaltılarını yaparken yarın raporunun bittiğini söylemesiyle kocasının içindeki canavar ortaya çıkmış, önce sandalyeyi devirmiş, ardından kolundan tutup kapıya kadar çekiştirmiş, “Şimdi git, hadi” diye bağırırken, ne düşündüğü anlaşılmadan “O işe gidilmeyecek” höykürmesiyle kolundan çektiği gibi duvara çarpmıştı.

İlk şiddeti değildi bu.

Daha önceleri de fiziki şiddet görmüştü. Bu kez biraz daha hafif atlatmıştı. Gördüğü psikolojik şiddetleri saymıyordu bile. Giydiği kotların darlığından, eteğinin boyuna, saçının renginden, kırmızı rujuna, konuşma şeklinden, gülümsemesine kadar aranıyorsun ithamlarıyla bir fiil sözlü saldırıyordu. Özgecan Aslan’ın katledilişinde o da “Mini etek giymeseydi” diyen insan artığı mahluka hak verdiği an, kocasının içinde var olan artıkla ilk tanışmasıydı. Sonra ardı sıra dökülmüştü içindeki canavar. Sözlü ve fiziki olarak çeşitli varyasyonlar halinde kendini göstermişti. İş yerinde ciddi, arkadaş ortamında esprili, akrabalar arasında beyefendi, sokakta elit takılan adam, evin içinde başka bir mahluka dönüşüyor, çok karakterli yapısına her gün başka bir ben ekliyordu.

İlk fiziki şiddetin ertesinde

Evi terk etmiş, boşanmak istemiş, araya hatırı sayılır büyükler, eş dost girip barıştırmışlar, birlikte aile danışmana gidilmiş, tatile çıkılmış, ev ortamı değiştirilmiş, artık iyi olacak zannı yerleştiği anda yeniden pörtlemişti canavar. Televizyonlarda, gazetelerde, çevrede, artık aile ortamlarında bile konuşulan kadına şiddet muhabbetleri böyle yabanıl adamlarda evrimleşme süreci başlatmıştı. Toplumdan lağvedilebilme ihtimali arttıkça şiddet tekniklerinde çeşitlenmelere başvuruyorlar, kadının görünür yerlerinden görünmeyen yerlere fiziki, kadının kendinin bile ulaşamayacağı ruhuna, psikolojik şiddetlerle hayatlarında yeni bir döneme giriyorlardı.

Kadını sevgisiz bırakmaktan tutun da, yalnızlığın içine bırakıp, kimsesizlik duygusunu tattırmak. Üstüne kadınlığından vurarak toplumun büyük bir kesiminin hali hazırda beklediği namus kirlenmesi yaftalamasıyla ruhunda onarılmaz yaralar açarak kendine mahkum, kimsesiz insanlar yaratır olmuşlardı. Yabanıl erkekler ordusu toplumda kendine yer açtıkça, kadınlara, kendi ruhlarına bile ulaşma imkanı vermez hale gelmişlerdi.

Ne de güzel kandırıyordu insanları kocası

Elinde çiçekle eve gelen, beyefendi çizgisinden çıkmayan, aranılan erkek olgusuyla. Daha birkaç gün önce kadınlar günü kutlaması sebebiyle, kendini yemeğe götürmüş orada masumiyetinin en yalın göstergesi notuyla kocaman beyaz güllerden oluşan bir buket vermişti.

Gözü masadaki Rönesans tablosunu bozan o beyaz güllere takıldı. Ne gün ama dedi, kadınlar günü! İnsan artığı adamların elinde oyuncak olmuş, nefes almak bile bir şükür haline gelmiş kadınların günü! Binlerce kadının canları pahasına direnişleriyle elde ettikleri kadınlara adanan bu günün bile erkeklerin lütfuyla kutlanıyor olması içine bir sızı daha düşürdü.

Değişim

Tam da o anda yüzü değişmeye başladı; üzgün, sorgucu, ürkek bakışlarında bir şeyler değişti. Özgüvenli bir ışık yerleşti önce bakışlarına, sonra oturduğu berjerden kalktı. Hafif bir rüzgar perdeleri uçuşturdu ardından. Beyaz gülleri vazosuyla birlikte alıp, uçuşan perdelerin arasındaki cama fırlattı.
Camın kırılma sesi, içine bir ferahlık verdi. Başının, bileğinin, içinin sızısına aldırmadan hızlıca hazırlandı. Çarpıldığı duvarı es geçip, kapının yanındaki aynada kendine baktı. Her şey eksikti kırıktı içinde ama yüzündeki solgun ifadesi kendine bile kırgın geldi. Aklına gelen fikirle gözü ışıldadı.
Çantasından kırmızı rujunu çıkartıp sürdü, gururla aynadaki aksine baktı ve seslendi;

“Yeniden başlıyoruz, tüm kadınlar adına…”

Özge Can

NOT: 8 Mart Dünya Kadınlar günü haftasında sitemizde kadın sorunları üzerine kaleme alınmış iki yazının daha hoşunuza gidebileceğini düşünerek linklerini alta ekliyorum:

Bir gün… Evet bir gün…, Didem Çelebi Özkan
Kadın, Gönül Verim

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 11 Mart 2018 at 20:10

    Özgecim, gene harika bir öykü… Kalemine, yüreğine sağlık canım.
     
    Hikayenin sonundaki dönüşüm gibi, her türlü şiddet karşısında kadınların “Yeter” diyebilecek gücü kendilerinde bulmasını dilerim Tanrı’dan.

  • Cevapla Özge Can 11 Mart 2018 at 20:31

    Teşekkür ederim canım.
     
    Kadının ruhunda vardır güç, her ihtiyaç anında ulaşılır olması umuduyla…

  • Cevap Yaz