Uykusuz Klavye

Bir Tetikçi ile Mülakat

8 Mart 2018

Tetikçi

Bugün birini öldürdüm.

Genelde öldürdüğüm insanların kim oldukları ile ilgilenmem. Onlar benim için bir isim ve fotoğraftan ibaretlerdir. Bilmek benim işim de değil zaten. Ben söyleneni yapan bir tetikçiyim sadece. Çoğunlukla bu dünyadan bir pisliği temizlemiş olmanın haklılığına dayandırdığım rahatlıkla gözümü kırpmadan yapıyorum bu işi. Senin adın ne diye sorar bazen işverenler. İşveren dediğime bakmayın. Çoğu işi verirken korkar. Benimle virane köşklerin kuytularında oynaşan fareler gibi kendi kıtıpiyoz imparatorluklarına yuvalanmış kibrin verdiği cesaretle konuşurlar. Hepsinin bir adı var elbette. Doğumda verilen isimlerinin masumiyetini benim gibiler ile tanışırken lekelememek için sonradan edindikleri çürük, bozuk adlar.

Köhneliğin kokusu sinmiş hayatların yaşandığı bu karanlık ortamda benim ise adım yok. Tetikçi diyorlar sadece.

Neyse nerede kalmıştık? Evet, bugün birini öldürdüğümden bahsediyordum. Diğer maktullerden onu ayıran ve ölümünü bir pranga gibi geçmişime asılı bırakan bir laneti var. Siz bilmezsiniz ama bizim işte tek lanet maktulü tanımanızdır. Hata yaptırır çünkü. Ama bugüne gelene kadar asıl, işi aldığım güne gitmemiz gerek ki; olayların nasıl buralara vardığını anlayabilesiniz.

Maslak’taki büyük plazaların birinde konuşlanmış holdingin en üst katında, kimsenin benim gibi biriyle işi olmayacağını düşüneceği ülkenin en tanınmış, öldürmekten ziyade yaşatmak için çalışan vakıfların hamisi iş adamının ofisine çağrılmıştım. Mesleğim gereği gizlilik birincil önem arz ettiğinden ilk başta bana bu çağrıyı ileten aracıya kuşkuyla yaklaşmıştım. Her ne kadar işini iyi yapan bir tetikçi olsam da ve ismim camiada biliniyor olsa bile; magazin sayfalarında görmeye alışık olduğum bir insanla güpegündüz iş yerinde görüşmeye çağrılmam kafamı karıştırmıştı.

Beni bulan aracının vermiş olduğu güvence ile görüşmeyi kabul ettim.

Ne var ki; işverenin görüşme şartları biraz garipti. Demin de bahsettiğim gibi benimle kendi ofisinde ancak bir iş mülakatı çerçevesinde görüşmek istiyordu. Tamam, dedim. Sonuçta benim bütün işlerim mülakata dayanmaktaydı. Fakat aracı, bunu holdingdeki boş bir pozisyon için İnsan Kaynakları dedikleri bir yere başvurarak yapmam gerektiğini söylüyordu. Alt tarafı birini öldürmemi isteyeceklerdi, bu kadar prosedüre ne gerek var diye düşündüm. Bir de insan lafı geçen bir yere başvurup sonra bir insan öldürmek kafama yatmamıştı.

Teklifin ardındaki gerekçeleri dinleyip daha fazla bilgi almak istedim. Sonuçta işimin püf noktalarından biri de yakalanmamak. Aracı, işverenimin mutlaka kurumsal prosedürlere uygun davranmak istediğini, tüm özlük haklarımın şirketten karşılanacağını dolayısıyla da zavazingo… Özetle, benim vereceğim işte benim düdüğüm öter diyor yani. Kabul ettim.

Bana bir özgeçmiş yaz, dediler.

“Neyyy!” dedim. Aracı bana zurnaymışım gibi bakmaya başladı. Özgeçmiş neymiş? Oturduğumuz lokantanın yarı karartılmış, titrek floresanları altında aracının da bıyıkları titrer gibi oldu.

“Abi, patron öyle istiyor. İlla yaptıklarını detaylı anlatmana gerek yok. Kendinden genel bahset yeter.” dedi.

“O zaman kendimden bahsedeyim önce size.” diye başladım anlatmaya. “Tam on iki yıldır bu işi yapıyorum. Artık sektörde bir marka oldum diyebilirim. Sessizlik ve hız işimin en önemli özelliği. Yıllar içinde ilmek ilmek yarattığım bir marka değerim, itibarım var. Zaten tercih edilmemin en büyük sebebi de bu. İşimi asla yarım bırakmam. Planlama ve strateji oluşturma konularında tecrübeliyim. Prezantabl olmamdan mütevellit şüpheye mahal vermeyen bir yaklaşımım olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki bunu teyit edecek kişiler artık aramızda değiller.”

Derin bir nefes alıp durup, bekledim. Karşımdaki niyetimi anlar da belki bir laf eder diye. Ben susunca, o daha da sustu. Sağır bir kasırga kopuyordu belki. Patlayıverdim sonunda.

“Yahu, siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Ben meslek hayatımda böyle zevzeklik görmedim.”

“Yok, abi estağfurullah. Olur mu öyle şey. Bizim patron nasıl desem, çok cins adamdır. Kafasına koyduysa bir kere, her şey o düzende ve planda ilerlesin ister. Bak şöyle yapalım istersen,”

Yandaki sandalyenin üstünde duran portföy çantasına uzandı, içinden birkaç tane çizgisiz dosya kâğıdı ile kalem çıkardı.

“Ben sana sorayım, sen cevap verdikçe de kâğıda geçireyim. Bittiğinde de sana okuturum. Tamam dersen, ben İnsan Kaynaklarına götürür, elden teslim ederim.”

“Eh, madem işi böyle verecek senin cins patron, o zaman sor bakalım.”

Lokantanın ahşap doğrama pencerelerinden bembeyaz masa örtülerine ışık kareleri düşüyordu. Birazdan bütün masalar öğle arasına çıkacak plaza çalışanları tarafından işgal edilecekti. Buralarda görünmem aslında hiç iyi olmazdı. Bana kimi ihale ettiklerini de bilmiyordum üstelik. Belki birazdan burayı dolduracak kalabalığın içinden biri de pekâlâ olabilirdi. Bu düşünce gelip yerleştikten sonra içime, iyice huzursuzlandım.

Aracının özgeçmiş ile ilgili soruları bitince de hemen topuk. Bir iki hafta ses çıkmadı bunlardan. Ya unuttular ya da gerçekten benimle dalga geçiyorlar diye düşündüm ilk. Ama sonra ne iş yaptığımı bilmelerinden ötürü ikinci seçeneği eledim hemen. Unuttuklarına kanaat getirip aracıyı arayacaktım ancak kartını almamışım. Bazı anlar vardır hani; hayatının sonuna kadar o ana çapalanmış, zincir misali uzayan bir tesadüfler silsilesinin başlangıç anı olduğunu bilirsin. Bu başıma gelenler de o hesap işte. Neyse mecbur beklemeye koyuldum. Arada da gelen işleri geri çevirmek zorunda kaldım. İki hafta sonra beni aradılar. İnsan Kaynaklarından Burcu Hanım diye bir kadın. Özgeçmişim düşünülen pozisyon için uygunmuş, müsaitsem eğer bu hafta içinde görüşmeye çağırmak istiyorlarmış. La havle… çeke çeke peki dedik. Madem patron böyle oynamak istiyor, bize bok yemek düşer.
Söyledikleri gün ve saatte gittim görüşmeye. Burcu Hanım karşıladı beni. Hemen küçük bir toplantı odasına aldılar.

Oturduk karşılıklı.

“Görüşme talebimize çabuk döndüğünüz için öncelikle teşekkür ederiz.”

“Estağfurullah. Cem Bey çağırmış, gelmez miyiz?”

“Cem Bey?”

“Sizin büyük patron yahu.”

Hoşnutsuz kıpırdandı dudağının kenarındaki kaslar. Karşısında kocaman bir yanlış duruyor da sanki ne tarafından tutup düzelteceği önündeki kağıtlarda yazıyormuş gibi sayfaları karıştırdı. Sonra çözümü bulmuş gibi alttaki sayfalardan birini çekip diğerlerinin üstüne koydu.

“Evet Cem Bey, doğru. Biliyorsunuz aslında holding binasında değil, Cem Bey’in Kanlıca’daki yalısında çalışacaksınız.”

“Valla, işin nerede yapılacağı söylenmemişti daha önce. Ben genelde mobil çalışırım, yani hedef verildi mi yeri, zamanı önemli değil. Hallederim.”

“Harika. Demek hedeflerle çalışmaya alışıksınız.”

“Elbette işim gereği.”

“Bu iyi çünkü Cem Bey, yalıda çalışanların da holdingde olduğu gibi prim sistemine dahil edilmesini istedi. Dolayısı ile hedeflerle çalışmaya alışık olmanız sizin değerlendirilmeniz açısından bir artı.”

“Yani, ayrıca prime gerek yok. Ben zaten ücretimin tamamını iş bitiminde elden alırım.”

“Evet, evet. Hakan Bey bahsetti. Aslında şirket prosedürü gereği bir ayınızı tamamlamadan ücret hakkı kazanamıyorsunuz. Ancak, Cem Bey daha önce çalıştığınız yerden çok iyi referans almış. Söz konusu vereceğiniz hizmet olunca da; Hakan Bey’e ilettiğiniz gibi bir avans talimatı yazdırdı kendisi.”

“Sağ olsun, eksik olmasın. Daha önceki işverenim önerdi demek?”

“Evet, öyle söylemişti Hakan Bey.”

“Hakan Bey dediğiniz hani benimle görüşmeye gelen mi?”

“Aynen öyle.”

“Yani daha önce aldığım iş biraz zordu açıkçası. İşi bana vereni de hiç görmedim. Bir aracı vasıtası ile iletişim kurduk. Bizim işlerde genelde direkt patronla görüşülmez. İlk defa Cem Bey talep etti böyle bir şey.”

“Cem Bey, nasıl desem, biraz titizdir. Bire bir çalışacağı insanlarla mutlaka kendisi de mülakat yapmak ister.”

Sıkılmaya başlamıştım. Bir tetikçi için gereğinden fazla ihtimam gösteriliyordu.

Garip bir işkence yöntemi olmalı bu. Sorguya alınıp da sorgulanmamak ve ne zaman sorgulanacağını da bilememek gibi bir şey.

Sonunda Cem Bey’in asistanı arayıp yukarıya büyük patronun odasına gelmemi istedi. Nihayet görüşecektim. Garip bir biçimde heyecan hissettim. Halbuki genelde ben değil, bana işi verecek insanlar tedirgin ve heyecanlı olurlardı. Asansörün kapısı en üst katta açıldığında, karşımda kırklarının ortasında janti bir adam duruyordu. İlk intiba önemlidir derler ya. Ben de vay be dedim, bu genç yaşta kiminle ne derdi var acaba diye düşündüm.

“Merhaba.”

“Merhaba.”

“Şöyle buyurun lütfen” deyip odanın en ucundaki pencerenin önündeki masayı gösterdi.

“Ali Bey” dedi.

“Buyrun efendim”

“Sanırım size iş ile ilgili genel bir bilgi verildi. Daha önce yanında çalıştığınız Mümtaz Duru sizi özellikle önerdi bana. Malum bugünlerde güvenilir, ağzı sıkı birini bulmak çok zor.”

Mümtaz Duru da kim? Daha önceki işi düşündüm. Patronu direkt görmemiştim, bana işi veren adam da hiçbir şey söylememişti.

“Doğru.” dedim. “Bizim işlerde çalışacağınız kişinin güvenilir olması ve sessiz kalması çok önemlidir.”

“O nedenle başka bir arayışa girmedik. Eğer siz de kabul ederseniz hemen yarın işe başlayabilirsiniz.”

“Kim peki? diye sordum.

“Kim, kim?” diye o da bana sordu.

Hayda! Burada dinleme cihazı falan mı var acaba? Yoksa bunlar beni katakulliye mi getiriyorlar? Ağzımdan laf almaya çalışıyorlar gibi geldi bana.

“Efendim, yani bana ihale edeceğiniz iş kim?”

“Hakikaten Hakan’ın dediği kadar varmışsınız Ali Bey. Çok enteresan gerçekten. Yani şimdi siz kime şoförlük yapacağınızı soruyorsanız; tabi ki bana.”

“Anlamadım?”

“Yani gayet açık konuştuğumu düşünüyorum. Her sabah beni yalıdan Maslak’taki ofise getireceksiniz. Gün içinde de diğer getir götür işleri için asistanım Hande Hanım sizi bilgilendirir. Neyse şimdi bir toplantıya yetişmem gerekiyor. Tamam değil mi?”

“…..”

“Siz ücret konusunda galiba tereddütlüsünüz. Mümtaz Bey söylemişti, piyasanın üstünde çalıştığınızı. O zaman o konuya da açıklık getireyim. Hakan Bey ile size ilettiğim ücret aylık maaşınızın yarısı. Diğer yarısını ay sonunda muhasebeden gelip alabilirsiniz. Bunun yanında diğer çalışanlar gibi sizi de bir hedef sistemine dahil edecekler. Oradan da üç ayda bir prim alacaksınız. İş akdiniz gereği alacağınız diğer haklar ile ilgili insan kaynakları size detaylı bilgi verir. Şimdi eğer sizin için de tamamsa benim çıkmam gerekiyor.”

Ayağa kalktı ve elini uzattı.

Ne derler bilirsiniz. Günah iyi bir şeye yol açıyorsa erdemdir; erdem de kötülük amacıyla kullanılırsa günah olur. Bugüne kadar işlediğim günahlar şimdi bir kol mesafesinde uzaklaşıyorlardı benden.

Kalktım, elini sıktım. Tamam, dedim. Yarın gelir başlarım.

İşte böyle öldürdüm tetikçi Ali Demir’i. Tek kurşun sıkmadan.

Beril Erem

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

5 Yorum

  • Cevapla Didem Çelebi Özkan 8 Mart 2018 at 14:15

    Çok sevdim 😍 Tüm hikayelerini seviyorum aslında. Çoğunda da şok oluyorum; bambaşka bir hayatın içindeyken, toplumun genelinin dışında kalan bu insanlara dair onlardan biri gibi yazabilmene, hissettirebilmene. Tebrikler canım, gene harika bir iş çıkartmışsın 👏🏻👏🏻

  • Cevapla Beril Erem 8 Mart 2018 at 16:03

    Canım benim çok teşekkür ederim ☺️ İyi yorumlar beni hep mutlu ediyor tabi ki her yazar da olduğu gibi. Ama sen, hem bir okur, hem bir yazar, hem de yayımcı gözüyle okuduğun için daha da önemsiyorum senin yorumlarını 🙏 💕

  • Cevapla Didem Elif 9 Mart 2018 at 05:41

    Emekçi kadınlar gününde bir kadının yapabileceği en güzel şeyi yapmışsın. Üretmek… Üstelik hakkını vermişsin. 👌👍👏
     
    💛💛💛 Keyifle okunan bir öyküye harika bir son!!!

    • Cevapla Beril Erem 9 Mart 2018 at 10:38

      Elifcim çok teşekkür ediyorum 🙏 Senden böyle güzel yorumlar almak çok hoşuma gidiyor, bilesin ☺️❤️😘

    Cevap Yaz