Öykü

Kallavi

12 Ekim 2017

Şehrazat Hanım denizden yeni çıkmış, cüssesinden beklenmeyecek bir atiklikle kabinlere doğru yürüyordu. Attığı her adımda tahta döşemeler esneyip gıcırdıyor, elinde tuttuğu rengarenk peştamalı bu mahşer-i sedaya tezat bir neşeyle bir o yana bir bu yana savruluyordu. Yaşları ilerledikçe hayata daha sıkı sarılan insanların ihtirasından öte bir samimiyet vardı halinde. Pamuk şeker rengine boyattığı saçları “Lütfen bizi kurtarın!” dercesine taktığı bonenin altından tel tel firar etmeseler, bir Rönesans ressamının zoraki kusursuzluğuna baktığınızı düşünebilirdiniz.

Deniz, etrafta ilgileneceği başka bir müşteri olmadığından tüm dikkatini Şehrazat Hanım’a vermişti. Birkaç dakika sonra kabinden çıkınca yaşlı kadının mayosunun sırtı açıkta bırakan kesiminden, sünmüş derisinin bir kumaş parçası gibi sarktığını gördü. Sanki Şehrazat Hanım değil de mayo kendine bir beden küçük gelen Şehrazat Hanım’ı giymiş gibiydi. Gülünç bir tragedya izler gibi kıvrıldı biçimli dudakları. Okuldaki drama hocası görse bu sahneyi sıradan bir durumun grotesk sunumu olarak betimlerdi. Bunu hemen not almalıyım diye düşündüğü sırada Şehrazat Hanım dengesini kaybedecek gibi oldu. Ama birkaç saniyelik zamanda toparlandı hemen. Ağır ağır şezlonguna yürürken, bir taraftan da barın olduğu tarafa doğru bakıyordu. Deniz, sipariş vermek için mi yoksa dengesini kaybettiğinin görülüp görülmediğini kontrol etmek için mi baktığını anlamadığından ilk seçeneği değerlendirip hızlı adımlarla yaşlı kadının olduğu yere doğru seğirtti.

“Sipariş mi verecektiniz?”

Şehrazat Hanım, hayranlıkla bir Yunan tanrıçasının güzelliğini yüzünde taşıyan genç kadına baktı. Konservatuarda okuduğunu söylemişlerdi. Bu güzellikle onca yapılacak iş varken neden yaz sıcağının altında çalışmayı istediğini anlayamıyordu. Mabadını ağır ağır şezlonga yerleştirirken sigaradan kalınlaşmış davudi sesiyle cevap verdi.

“Yavrum bana şöyle kallavi bir kahve getir”

Kallavi derken işaret parmağı ile başparmağı arasında görünmez bir telve kalıbı tutuyor gibi gösteriyordu. Deniz, ne söylendiğinden ziyade nasıl söylendiğine dikkat eden insanlar gibi karşısındaki kadının el hareketine dalmıştı.

Şehrazat Hanım, hayali telve kalıbına aval aval bakınan Deniz’e gözlerini dikerek;

“Anladın mı yavrum beni?” diye sordu.

“Hı hı anladım.”

Oysa Deniz kallavi kahve yapımı diye bir şey olmadığından sadece Şehrazat Hanım’ın işaret parmağı ile başparmağı arasındaki mesafeyi telve ölçüsü olarak alıyordu. Siparişini hazırlamak için bara doğru giderken, plajın merdivenlerinden çıngıraklı kahkahası ile inen Şermin’e yakalandı. Gençliğinde popüler dizilerde isim yapıp, olgunluk döneminde dümenini tiyatroya kıran ancak istediği performansı yakalayamayan –magazin sayfalarında öyle yazıyordu– namıdiğer tiyatrocu Şermin. Oyunculuğu ile hayatında bir kere bile tiyatro perdesini aralamamasına rağmen iskelede herkes onu bu isimle anıyordu.

“Deniiiiiiz” diye seslendi Şermin.

Merdivenlerin son basamağında bir elini boşluğa uzatmış bekliyordu. Deniz mümkün olan en yavaş adımlarla yaklaşıp önce sağ elindeki çantayı –ne koymuş lan bunun içine, eşek ölüsü gibi ağır!- aldı, sonra da diğer eliyle Şermin’in havada duran elini tutup son basamaktan inmesine yardımcı oldu. Burada çalışmaya başladığının ikinci haftasında Şermin’in plaja inen otuz dört basamağı tek başına inip de neden otuz beşinci basamağı tek başına inemediğini sorgulamayı bırakmıştı. Şermin hemen, Deniz’in elini bırakıp Şehrazat Hanım’a doğru uçar adımlarla yaklaştı.

“Ah şekerim, günaydın. Yine erkencisin bugün.”

“Günaydın Şermin’ciğim. Sen de erkencisin, hayırdır Eşref Bey’ler yok mu?”

“Ah hayatım sorma. Dün acil bir telefon geldi, apar topar İstanbul’a dönmek zorunda kaldı yine. Ofiste bana gelen de bir sürü proje birikmiş, onları getirecek dönüşte. Ay hiç çalışasım yok bu sene ama işte hatırlı ahbaplar olunca baştan geri çevirmek olmaz, mecbur bakacağım bir iki tanesine.”

Arkada Şermin’in çantasıyla iki büklüm bekleyen Deniz, kadının ayaküstü bu kadar yalanı bir çırpıda nasıl söyleyebildiğine hayret etmişti. Herkes, kocasının İstanbul’daki yapım şirketini başkasına devrettiğini ve yeni yetme bir konservatuar öğrencisinin hem aşığı hem menajeri olduğunu -geçenlerde bir magazin programında aynen böyle afişe etmişlerdi- öğrenmişti. O gün ve onu takip eden üç gün boyunca Şermin iskeleye inmemişti hiç. Tüm site ahalisi günlerce bira yanında patates cipsi yer gibi, bu dedikoduyu çerez gibi keyifle tüketmiş, Şermin de apar topar kocasını Bodrum’a çağırıp dördüncü gün iskeleye Eşref Bey ile el ele yine o çıngıraklı kahkahasını ata ata inmişti.

Şermin arkasında bekleyen Deniz’i fark edince şaşırmış gibi yaptı.

“Aaa güzelim, sen hala burada mısın? Koysana şekerim çantamı şuraya” Eliyle Şehrazat Hanım’ın yanındaki şezlongu işaret ediyordu.
Deniz, ikiletmeden dediğini yaptı. Tam gidecekken, Şermin seslendi tekrar.

“Ayol, dur. Sipariş vereceğim. Nereye hemen böyle kaçar gibi?”

“Pardon Şermin Hanım, Şehrazat Hanım’ın da siparişi vardı da…” diye ağzında geveledi Deniz.

“Ah, öyle mi? Ne içiyorsun hayatım?” diyerek Şehrazat Hanım’a döndü Şermin.

Şehrazat Hanım, biraz önce kulağında bir sinek vızıldamış gibi ilgisizce dirseklerini kremliyordu. Sabah sabah tek kişilik dev kadronun yarattığı bu tantanadan memnun olmadığı yüzündeki ekşi ifadeden belliydi. Aynı rahatsızlığı paylaşıyorlarmış gibi gözlerini devirerek Deniz’e çevirdi yüzünü.
Deniz o anda cevap vermesi gereken kişinin kendisi olduğunu anlamıştı.

“Türk kahvesi istedi Şehrazat Hanım” diye cevapladı Şermin’i.

“Ay hadi bana da yap ama benimki şekerli biliyorsun” deyip Şehrazat Hanım’ın yanındaki şezlonga kuruldu.

Deniz siparişleri hazırlamaya giderken Şermin de mahşer midillisi gibi anlatmaya başlamıştı.

“Ay bizim Muteber yok mu? Hani konsolosun karısı.”

“E,ne olmuş ona?” diye ilgisizce sordu Şehrazat Hanım.

“Ayol, haberin yok! Geçen gün bizim Sevda gelip anlattı. Alt kattaki Müşerref ile kavgaya tutuşmuşlar.”

Şehrazat Hanım rahatsız kıpırdandı şezlongunda. Hiç sevmezdi dedikoduyu. Ne yazık ki o anda nefes almadan konuşan Şermin’i durdurmasına alet edeceği kimsecikler yoktu etrafta. Şermin zembereğinden boşalmış saat gibi anlatmaya devam ediyordu.

“Düşünebiliyor musun? Kadınbudu köfte yüzünden hem de! Konsolos bey nereden bilsin köfteyi Müşerref’in getirdiğini ayol? Kadın basmış galeta ununu, oh bir de kızartmış bol yağda. Adama şerbet-i huri gelmiş tabi. Muteber yaptı zannedince de Müşerref’in yanında bir övmüş bir övmüş kadınbudu köfteyi. Ay bak hatta dur ne demiş? Hah, hatırladım. ‘Kadınbudu değil, huri budu olmuş bu hatun.’ Ay bak sen şu azgın tekeye ayol! Huri budu demiş.”

Huri kelimesine vurgu yaparak söylemişti son cümlesini. Sonra da benzetmeyi kendi yapmış gibi tiz bir kahkaha attı.

Şehrazat Hanım, hiç ilgilenmiyor gözükmekle seviyeyi koruyarak bilgi almak arasında ince bir çizgide dinliyordu Şermin’i. Bunca yıllık ömründe fazla muhabbetin tez ayrılıklar getirdiğine binlerce kez şahit olmuştu. Böyle ucuz toplara girip itibarını zedeleyecek dedikoduların tarafı olmazdı. Ama dinlemek farklıydı. Sonuçta laf onun ağzından çıkmıyordu. Şermin ise sabah sporunu yapmaya devam ediyordu.

“Ay bu arada gördün mü üç numaradaki kiracıyı?”

“Kiracı mı geldi oraya?” diye sordu Şehrazat Hanım.

“A aaaa?! Ayol valla senin dünyadan haberin yok! Şekerim, hani reklam ajansı sahibi Hande vardı ya üç numarada, boşandı o. Mal paylaşımında sorun çıkınca da mecburen sattılar buradaki evi. İşte, yeni alanlar da bu ayı kiraya vermişler. Valla tam bir mala kiralamışlar affedersin.”

Mal derken, platin sarısı saçlarını arkaya doğru savurup dudaklarını hiç sevmediği birinden bahseder gibi ekşi ekşi büzmüştü Şermin.

“Yahu, gelmişsin böyle elit bir siteye. Biraz adabını takınıp da gireceksin ortamlara, değil mi şekerim? Kadın denize girmiyor sanki vaftiz oluyor. Hele o duştaki halleri… Bildiğin duşasutra! Ayol kim o kadar okşuyor orasını burasını duş alırken? Alt tarafı bir tuz akıtacaksın üstünden.”

Şermin hızını alamadan son sürat koşuyordu finale. Sonunda kesin kan çıkacaktı. Şehrazat Hanım, gidişatın neden bu kadar kanlı bir yola saptığını anlamıştı. Şermin kocasını kıskanıyordu. Eşref Bey’in eşref saati gibi tam kıvamında şahlanmış libidosunu kendinden başka doyuracak nitelikte görsel şölenin varlığı rahatsız ediyordu Şermin’i. Görmüş geçirmiş biri olarak bu çok konuşmaların, içe susuşlardan kaynaklandığını bildiğinden Şermin’in bu boş gevezeliklerine aldırış etmemeye çalışıyordu Şehrazat Hanım. Ne var ki; onun dedikodu heybesinin de alacağı miktarın bir ölçüsü vardı ve Şermin bu ölçüyü çoktan aşmıştı. Sıkıntıyla barın olduğu tarafa döndü. Nerede kalmıştı bu kahveler?
İskelenin öte tarafındaki barda kahve makinesinin uyarı ışığı yanıp sönmeye başlamıştı. Deniz ikinci kahve fincanını da doldurup, şimdi ikisi de ellerindeki magazin dergilerine gömülmüş iki kadına servis etmeye hazırlanıyordu. Tam o sırada cep telefonunun ekranını aydınlatan mesajı gördü.

– Aşkım, yeni sezonda başlayacak dizi için yapım şirketiyle görüştüm. İlgilendiğin rol için seçmeye çağırıyorlar. Uçak biletini ben hallederim. Seni çok özledim. Eşref.

Öğle güneşi yerini almış, sıcaklığı ile iskelenin tahtalarını kavurmaya başlamıştı. İnsanın içindeki en mahrem ve olmayacağı oldurtacak hevesleri canlandıran hercai mevsime teslim olan Deniz, Eylül güneşinde demlenen yaseminler gibi sıkıntıyla oturduğu yerde kımıldanıp duruyordu.

Instagram : @berilerem

E-Posta : beril.erem@bursaveben.com

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

2 Yorum

  • Cevapla Ilgın Cenkçiler 4 Kasım 2017 at 21:53

    Eşref, ah o Eşref, adı gibi tam zamanını bulmuş 😉

  • Cevapla Beril Erem 12 Kasım 2017 at 22:30

    😁🙈

  • Cevap Yaz