Didem'in Köşesi

Murphy İş Başındaysa…

7 Ağustos 2017

Murphy iş başındaysa, yapacak pek de bir şey yok…

Ne zaman “Tanrım her şey harika gidiyor” diye düşünsem hemen ardından bir korku sarar tüm benliğimi, başıma ne gelecek de huzurum kaçacak diye… İşte bunu düşündüğümde de korktuğum ne varsa sırasıyla gerçekleşir… Bunu o kadar çok yaşadım ki, bazen ‘mutluyum’ demeye korkuyorum…

O gün yani geçtiğimiz Çarşamba kendim için harika bir kaçış yapıp, tatildeki arkadaşlarımın yanına gitmek üzere Bursa’dan Kemer’e doğru hareket ediyordum. Beni ertesi gün bekleyen dostlarıma süpriz yapacak, kaldıkları evin kapısından girerek “Süprizzz… Erken geldim.” diyecektim.

Yol boyunca kendi düşüncelerimle baş başa kalmanın da etkisiyle iç hesaplaşmalarımı yapıyordum. Boşanmanın ardından yeniden eski Didem’i ayağa kaldırdığım, sonunda da huzuru ve mutluluğu bulduğum için kendimle gurur duyuyordum. İşte tam o anda korkularım hemen “Biz hâlâ burdayız” diye yüreğimi yakmaya başladı. “Saçmalama Didem, çağırma olumsuzlukları. Şükret. Kötü bir şey olmayacak.” diye sakinleştirmeye çalıştım kendimi. Ama Murphy harekete geçmişti bile…

Murphy Kanunları, No 1 : Ters gidebilecek her şey, ters gider.

Çocukları o gece babaları evden alacak, kendi evine götürecek, sabaha karşı onlar da Kıbrıs’a gitmek üzere Bursa’dan Sabiha Gökçen Havaalanına doğru sabah sekizdeki uçuşları için harekete geçeceklerdi.

Telefonum çaldı. Arayan 13 yaşındaki oğlumdu. Sesi panik içindeydi. “Anne Casper kusuyor. Çok korkuyorum. Ne yapmam gerekiyor?” diye soruyordu.

Casper bizim yeni kedimiz ve daha eve geleli dört gün olmuştu. Ama hikaye bundan ibaret değil. Bu şirin kedi, ne yazı ki ikinci Casper’ımız. İlki de yanımızda sadece dört gün kalabilmişti. Kedilerdeki gençlik hastalığından kaybettik ilk Casper’ı. Buradan tüm lanetleri ve hakaretleri yağdırabilirim petshop’lara ama suç sadece onlarda mı? Benim gibi gidip petshop’dan minik dostlarını satın alan herkes bu ticaretteki çarkları döndürdüğü sürece, hepimiz suçluyuz.

O zaman bu gençlik hastalığından haberim yoktu. Çok bitkin göründüğünü fark eder etmez çocuklarla kendimizi veterinerde bulmuştuk. “Hemen serum bağlayalım. Bir iki gün de klinikte kalsın” dedikleri için gözü yaşlı çocuklarımla, Casper’ı klinikte bırakıp eve dönmüştük. Ertesi gün ve ondan ertesi gün Casper’ı ziyaret etmeye kliniğe gittik. Her gün bir öncekinden kötü gözüküyordu Casper. Üçüncü gün Casper’ı görmeye tek başıma gittim kliniğe. Kedinizi görmeye gittiğinizde tedavi gördüğü odada değil başka bir odada görünüyorsunuz sevgili dostunuzu. Beni aldıkları odaya veteriner hekim tek başına girdiğinde ayağa fırlayıp; “Ne oluyor? Casper nerede? Yoksa öldü mü?” diye ağlamaya başlamıştım bile.

Veteriner hekimimiz çok tatlı genç bir kız. “Yok Didem hanım elbette ölmedi. Petshop Casper’ı bizden aldı. Annesinin yanına götürdü. Sonuçta anne sütü serumdan daha etkili. Bir süre annesinin yanında kalacak. Bu sürede size yeni bir kedi verecekler.” dediğinde şoka girmiştim. Bir yandan bu zincirdeki en suçsuz hekime bağırıyor, bir yandan da ağlıyordum; “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz? Bu kediler yurt dışından getiriliyor. Nereye gönderdiniz kediyi, uçağa koyup annesinin yanına mı!!! Zaten çok erken dönemde annelerinden ayrılıp, inanılmaz uzun yolculuklar yaptıkları için hasta oluyorlar. Bir canlıdan bahsettiğimizin farkında mısınız? Benim t-shirt’im ilk yıkamada bozulmuş da siz bana yeni bir t-shirt veriyormuşsunuz gibi davranamazsınız. Çocuklarım ve ben bir bağ kurduk onunla, o kedi iyileşecek o kadar”.

40 yaşındaki kadının iki gözü iki çeşme dört günlük kediyle kurduğu bağ sonucunda hüngür hüngür ağlaması karşısında şok olan hekimimiz gene de üzerine düşen görevi yerine getirerek bir yandan petshopu savunmaya diğer yandan beni rahatlatmaya çalışıyordu. “İnanın düşündüğünüz gibi değil, evet yurtdışından getirilenler var fakat burada da çiftlikler var. Casper burada doğdu ve şimdi annesinin yanında”

Evet, sekiz yaşındaki kızıma söylediğimde onun bile inanmadığı bu cümleleri duyduktan sonra; “O kedi iyileşecek. O kadar” diye yineleyip klinikten çıktım. Eve gelir gelmez de petshop’u aradım. “Aman efendim olur mu öyle şey? Elbette Casper için elimizden geleni yapıyoruz. Biz de vicdansız insanlar değiliz” sözlerinin ardından artık yapacak birşeyim kalmamıştı.

İki aydan uzun süre, belki de daha veterinerde annesine yollandığı söylediğinde çoktan ölmüş olan dostumuzun iyileşmesini bekledik çocuklarımla beraber. Bu sürenin ardından bize dostumuzun iyileşemediği söylendi. Ve beni de eşşekler tepsin ki bize yeni bir kedi vermelerini kabul ettim.

Sekiz yaşımdaki kızıma önce Casper’ın iyileştiğini ve yanımıza geleceğini söylemek geçti aklımdan ama yapamadım. Yalanlarla büyüterek onu hayatın acımasızlığından koruduğunu sanmanın daha büyük bir hata olduğuna karar verdiğim için doğruyu anlattım. İlk başta üçümüz de isim konusunda ne yapacağımıza karar veremedik. İsmi değiştirmek ayrı üzücü yeni isim vermek ayrı… Sonuçta yeniden Casper’da karar kıldık çocuklarla. Belki de ilkini kaybettiğimizi unutturmaya çalışıyorduk kendimize…

Şimdi anlıyor musunuz ikinci kedi de kusmaya başladığında oğlumun yaşadığı korkuyu?

Üç saattir yoldaydım. “Demir hemen babanı ara. Birlikte veterinere gidin vakit kaybetmeden” dedim. Demir babasına ulaşamadı. Ondan ümit olmadığını anladığımda Demir’e bir taksi çağırmasını, Casper’ı alıp kendisinin veterinere gitmek zorunda olduğunu anlattım. Bu arada ben de veteriner hekimimizi aradım.

Casper karşılandı. Gençlik hastalığı var mı diye test yapıldı ve sonuç gene pozitif. Hala yoldaydım, hekimimizle telefonla konuşarak alıyordum haberleri. Zavallı kız haberi verirken benden kötü. İnanılmaz üzgün, inanamıyor yaşananlara. “Herşeyi yapacağım, siz merak etmeyin.” diyor. Kurtuluş ihtimali zor farkındayım çünkü artık hastalığın seyrinin biliyorum … Öncelikli hedef ilk üç günü atlatması ve Casper üç günü atlattı. Şimdiki hedef yedi günü atlatabilmesi. Bekliyoruz… Yapacak bir şeyimiz yok… Dua ediyorum… Casper için, çocuklarım ve kendim için… Bu acıyı bir daha yaşatma bize Tanrım, diye…

Murphy Kanunları, No 3 : Her şey yolunda gidiyorsa, açıkçası bir şeyi gözden kaçırmışsın demektir.

Yazının başlığı Murphy ya, gün sadece bundan ibaret değil tabiki. Yolculuğun beşinci saatinde eski eşim aradı bu sefer de. Casper’ı öğrendi her halde diye düşünerek açtım telefonu. Gayet gergin bir şekilde; “Didem çocukların kimliğini evde bırakmışsındır umarım” dediği cümleyi duyduğum anda elim ayağım boşaldı çünkü bırakmayı unutmuştum, tam da yanı başımda cüzdanımdaydı ikisinin de kimliği.

Karşımdaki çözümden çok, çıkardığım sorunla ilgilendiğinden öncelikle; “Olan oldu, kavga etmenin anlamı yok. Çözüm düşünelim.” deyip telefonu kapattım. Onun için tek çözüm benim geldiğim beş saatlik yolu geri dönmem. Gece yarısı Bursa’ya varacak olmamın ya da durmaksızın onca saat stresle araba kullanmamın hatta sonuncunda kaza yapabilecek olmam bile başka bir çözüm bulmaya çalışmak için neden değil. “Didem bu senin hatan. Dön!”

Benim hatam gerçekten bunu biliyorum. Akılsız başın cezasını da ayaklar çeker evet ama işte ben de iş ayaklarıma gelmeden akılla çözme derdindeyim…

Murphy Kanunları, No 5 : Baskı altındayken işler daha da kötü gider.

Önce pasaportlarıyla çıkabileceklerini düşündüm fakat öğrendik ki pasaportlu çıkışlarda muvaffakiyet belgesi gerekiyor gidilecek yer Kıbrıs olsa bile isteme olasılıkları var. Bu riske girilmez.

Antalya’ya bir buçuk saatlik yolum kaldığından, otogara gidip Bursa’ya giden bir otobüsle yollayayım, dedim. “Antalya’ya kadar bekleme. Olduğun noktaya en yakın şehre git.” emriyle 50 km gerideki Isparta’ya döndüm. Birinci hatam bu oldu. Daha büyük şehir varken ne diye ufağına gidersin ve ne diye kendi bildiğimi okumuyorum? Çünkü suçluyum, unuttum kimlikleri bırakmayı. Bu yüzden her denileni sorgusuz yerine getiriyorum.

Isparta’ya vardığımda tüm otobüs şirketleriyle konuştum. Tek sefer vardı hepsinde, onlar da gece yarısı kalkıyordu ve hiçbiri istediğimiz zamanda Bursa’da olamayacaktı… Tabi gene “Didem dön…” seçeneğiyle karşı karşıyaydım.

Bu arada son bir umutla THY’de hostes olan kuzenimi aramak geldi aklıma. Havaalanına gider, uçuş görevlilerinden biriyle İstanbul’a yollarım diye düşünüyordum. Bu sefer de OHAL’e takıldım. “Ablacım normalde de bir şey almıyoruz yolculardan fakat özellikle bu dönem kimse değil kimlik, kağıt bile almaz” cevabını aldım.

Artık bitti diye düşündüğümden beni yarın görmeyi planlayan arkadaşımı aradım. Başıma gelenleri anlatıp, geri dönüşe geçtiğimi, döndükten sonra da bir daha yarın sabah yola çıkacak takatim kalamayacağını söylediğimde Fatma çıldırdı. “Bir saatlik mesafedesin ve geri mi döneceksin? Bu ne saçmalık! Bir çözüm olmalı. Kıpırdama olduğun yerden. Bana beş dakika ver. Çözeceğim.” deyip kapattı. Beş dakika sonra iki ayrı çözüm bulmuştu hatta üç.

Üç çözüm de Antalya Havaalanından geçiyordu. İlki uçak kargoyla yollamak. İkincisi Sabiha Gökçen’e uçan bir yolcudan kimlikleri götürmesini istemek. Bu arada Levent yani Fatma’nın eşi de havaalanından kimlikleri aldırıp eski eşime teslim ettirecekti. Sonuncusu ise ilk uçakla gidip, kimlikleri emanete bırakıp bir sonraki uçakla Antalya’ya dönmekti. Bursa’ya dönmek ise seçenekler arasında bile değildi 😉

Isparta otogarından iki saat sonra Antalya havalimanındaydım. Sabiha Gökçen’e uçan yolcuların olduğu bankoya gittiğimde genç bir çift check-in yaptırmak üzere sıradaydı. Size ne kadar tuhaf hissettiğimi anlatamam. İnsanlardan bir şey istemeye alışık değilim. Beni terörist ya da dolandırıcı sanacaklar diye korka korka yanlarına gidip başıma gelenleri kısaca anlattım. O kadar güler yüzle ve çabuk kabul ettiler ki şok oldum. Devamlı “Oldu mu şimdi? Bu kadar kolay mı oldu? Uçmayacak mıyım İstanbul’a?” deyip duruyordum. “Oldu Didem; git ve bizden haber bekle.” dediklerinde bu güzel çifte sıkıca sarılmamak için kendimi zor tutup yanlarından ayrıldım.

Çocuklarım ertesi sabah kimlikleriyle Kıbrıs’a uçabildiler. Teşekkürler Güner…

Havaalanından iki saat sonra arkadaşlarımın yanındaydım. Şarabı soğutmuş beni bekliyorlardı. Tüm gün yaşadığım stresle önce biraz ağladım. Beklentiler, değişim, ilerleme üzerine konuştuk. Son olarak ‘kabul’lerde karar kıldık. Ve ben bir kere daha yanımda olanlar için şükrettim.

Fatma ve Levent, iyi ki varsınız sizi çok seviyorum. Daha da ötesi kıymetinizi ve ne kadar ender sahip olunabilecek bir dostluğumuz olduğunu biliyorum 🙏🏼

Sakın unutmayın; çözüm istenildiğinde bulunur, sorun istenildiğinde ise elde edilen sadece sorundur.

Instagram : @didemcelebiozkan

E-Posta : didem.c.ozkan@bursaveben.com

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

12 Yorum

  • Cevapla Burcu Birinci Çaydavul 7 Ağustos 2017 at 17:22

    Didemcim,
    Ne kadar stres yaşamışsın ama sonucunda yazacak ve ders alınacak harika bir hikaye çıkmış. Bu Murphy kanunlarında var mı acaba? 😉
     
    Yazını bir nefeste okudum, her yazına bayılıyorum.
     
    Looking forward to the next one 😘

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 7 Ağustos 2017 at 18:14

      Canım benim; sen, ben, Mine, Hande, Sinem(ler) ve Burçak mesafelarin, yılların çocukluk dostluklarında hiçbir önemi olmadığının kanıtıyız. Ülke bile değil ayrı kıtalarda yaşıyoruz 😉 Afrika, Amerika, Asya… Bence olağanüstü bir başarı. Birbirimizle gurur duymalıyız. Seni ve güzel aileni hasretle kucaklıyorum canım.
       
      Sevgiler 💗💗

  • Cevapla Gönül Verim 7 Ağustos 2017 at 19:32

    İyiler iyileri… yumuşak ve temiz kalpler iyi sonları hak eder… öyle de olmuş… hep olsun lütfen… 🙏🏼

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 7 Ağustos 2017 at 19:56

      Gönülcüm ne kadar güzel ve onere edici bir yorum. Çok çok teşekkür ederim.

  • Cevapla Fatma çakmak 7 Ağustos 2017 at 22:17

    Kıymet değer dostluk … Bu kelimeler seninle anlamlı canım benim. Şurası gerçek ki o kadar güzel bir kalbin ve o doğrultuda ektiklerin var ki bu hayatta sen, sadece zor zamanlarında bunları biçiyorsun. Seni çok seviyorum hayatımın rengi 😉
     
    Yine çok samimi, yine her kadının yaşadığı baskıları çok naif bir anlatım. Öğretilmiş çaresizlik sanırım biz kadınların en farkında olmadığı,sıradanlaştırdığı en büyük sorunu.
     
    ‘HAYIR’ güzel bir kelime, her daim 90 dakika bitmeden sağ elimizde hazır olarak beklemeli. Maalesef uzatmalar için hayat çok kısa 😉 🙋

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 7 Ağustos 2017 at 23:43

      Öğretilmiş çaresizlik ne doğru bir tanımlama olmuş… Hayırı sağ elimde pankart olarak her daim hazır tutma fikri de güzelmiş :)) Fakat ben ‘Hayır’ diyemediğimde bile sen zaten ‘Hayırrrr’ diye bağırıyorsun. Sanırım benim pankartım sensin 😉🤗

  • Cevapla Hande Koşar 8 Ağustos 2017 at 00:31

    O kimlikleri nasıl ulaştıracağım diye düşünürken nasıl şişmiştir için… Boşver kuzum, Murphy Kanunlarını falan, Fatma’yla ben icabında Murphy Efendiye de pabucunu ters giydiririz. Rahat ol sen 😉😘😘

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 8 Ağustos 2017 at 10:05

      Ahhahahahhahahah yerim seni yaaa ❤️❤️ Cidden giydirirsin Murphy’e pabucunu ters. Üç numaralı bakışınla başlayacağına ve ardının geleceğine eminim :))) Bu durumda sanırım vay haline Murphy’nin 😉😘😘😘😘

  • Cevapla Sabahat Karakaşlılar 8 Ağustos 2017 at 13:40

    Murphy, arkadaşlıkların yanında barınamamış 😂💝💐

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 8 Ağustos 2017 at 13:53

      Aynen canım 🙃🙃 Çok şanslıyım 🙏🏼🙏🏼🙏🏼

  • Cevapla Mine ipek 8 Ağustos 2017 at 17:25

    Hayatın içerinsinde biz ve kendimizin asistanı olan diğer biz! Herşeyi mükemmel yaptığımız için hiçbir görevi başkasına devredemediğimizden günün sonunda kabus ya da mutluluk kumarıyla karşı karşıya kalıyoruz. Yangın söndürüyoruz ama o yangın çıkmasın diye en başında görevler vermiyoruz başkalarına.
     
    Hayatta terslik olmaz mı, olur elbette. Murphy de zaten ensemizde!
     
    Çok mutluyken rahatlıktan çıkan hastalıklar gibi, hayat hep süprizlere gebe…
     
    Fakat bunlar da olmazsa olmazı hayatın. Yoksa yarınlara taşımak için ne kadar anımız olurdu cebimizde 😉😘

    • Cevapla Didem Çelebi Özkan 8 Ağustos 2017 at 18:24

      Ne kadar da doğru söylüyorsun canım. Asla üstümüzdeki yükleri hafifletmeye çalışmıyor aksine yükledikçe yüklüyoruz bedenimize ve ruhumuza…

    Cevap Yaz